Мемдух Шевкет Эсендал – Gödeli Mehmet (страница 3)
Parlak bir sema altında bu kocaman çayırda başıboş koşup eğlenen yavruların hâllerini gördükçe İstanbul’un rutubetli bahçelerinde hapsedilen arkadaşlarına derin derin acıdım.
Öğleden sonra çayıra, çocukların bu hâlini görmeye kadınlar da geliyordu. Rengârenk yeldirmeler, bir sürü kelebek gibi koşup kaçan çocuk fırtınasının arasında ne kadar hoş bir şey oluyor.
Merak ettim, acaba köyümüzün çocukları yalnız bu kadar mıdır? Bayramın ikinci günü evimize gelen misafirlerden sordum. Onlar haber verdiler ki büyük tepe buradan daha çok kalabalık imiş… Oh, çok şükür! Demek ki bizim köy çocuk doludur. Bizim köy, İstanbul’un pek zengin bir köyü değildir. Kadınları Zühre11 ile çok az tanışırlar. Görülüyor ki daima meşru sebeplerle kanaat ederek bol çocuk yetiştiriyorlar! Zengin yerlerde ise bu hâl galiba aksi olup gitmektedir. Hanımlar, taravetlerinin bozulmasından, gençliklerinin zevalinden korkuyorlar. Memnu meyveye dudaklarını pek az sürüyorlar…
Bu bayram bununla teselli buldum, kendi kendime çocuklara dualar ettim.
Çocuklar neşedir, sevinçtir. Hayatın manasıdır. Bahtiyarlığın ölçüsüdür. Yaşayacak memleketlerin sokakları çocuk doludur. Mahallelerimizin, sokaklarımızın onlarla dolduğunu görmek beni ne kadar sevindirecek…
ÇAMLICA’DAKİ KONAK
Hıfza çalışmak ve cami derslerine devam etmek için babasından pek çok dayak yedi ve işkence gördüyse de ne hafız oldu ne de derse gitti.
On üç-on dört yaşına gelmişti; bir gün babasının evinden kaçtı, mahallede şunun bunun yanında birkaç gece kaldı. Bir-iki geceyi de teyzesinin evinde geçirdi. Herkes babasından korkardı; onu hep iade etmek istediler, nasihat verdiler, oralardan da kaçtı. Nihayet kahve peykelerinde yattı, daha sonra sabahçı kahvelerine, kumar yataklarına, esrarhanelere düştü. Babasının evine dönmedi. Çünkü babası zalim, amansız, şerir bir adamdı. İmamlık ettiği mahallede ve hocalık ettiği mahalle mektebinde herkes ondan titrerdi. Âdeta mahallenin teneşire uzanmış ölülerini, onun ellerinin teması ürpertecek gibi gelirdi. Ona Arap Hoca derlerdi. Hakikat Arap mıdır, kimse bilmez ve dili çalmazdı; çehresi ise Arap’tan ziyade Acem’e benziyordu. Uzun bir sakalı vardı. Kaşları bitişik ve çoklukla çatık dururdu.
İsmail, babasından ayrıldıktan sonra bir gün, bir tesadüfle paşalardan birinin konağına bahçıvan olarak girdi. Bütün gün bahçede meşgul olur, acemiliğine rağmen çabucak öğrendiği çiçek yetiştirme merakıyla güzel, renkli renkli çiçekler yetiştirirdi. Paşa, onu mektebe de göndermiş, okuyup yazmayı böylece öğrenmişti. Konağın arkasındaki tahta kulübelerden birinde yatıp kalkardı; orada bahçıvanlık aletleri de dururdu. Bir gün, bahçede çalışırken genç bir kız gördü. Bu, konağa yeni alınan beslemeydi. İsmail, ondan sonraki günlerde hep onu görmek istedi, her yerde onu arıyordu. Günler böylece geçti. Besleme kız da ona yakınlık duyuyor, zaman zaman bahçede çalışırken gelip onunla konuşuyordu. Bu yakınlık, herkesin dikkatini çekmişti. Sonra paşa da buna muttali oldu.
Paşa, bir gün İsmail’i çağırttı ve kendisinin besleme Şemsifer ile izdivaç edip etmeyeceğini sordu. İsmail, önce utandı, yüzünü yere eğdi, ellerini göbeğinin üstünde bağladı. Duyulur duyulmaz bir sesle “Uygun bulursanız.” dedi. Büyük hanımefendi de Şemsifer ile konuştu. O da kabul edince ikisini evlendirmeye karar verdiler.
İsmail akıllı bir delikanlı idi. Paşa, onu, Posta Nezareti’ndeki kalemlerden birine yerleştirdi. Oraya çabuk alıştı. Bir süre sonra da düğünlerini yaptılar. Şemsifer ile İsmail, Zeyrek taraflarında bir eve taşındılar. Seneler böylece geçip giderken İsmail de Şemsifer de yaşlanıyorlardı. Derken günlerden bir gün Şemsifer hastalandı, yataklara düştü. Bir zaman sonra da öldü.
İsmail, artık İsmail Efendi olmuştu. Amma bu ölüm onu harap etti. Neredeyse eriyip gidiyordu o da. Bereket, çocukları olmamıştı.
Paşa, konağından yetişmiş İsmail Efendi’nin bu durumuna gerçi çok üzülüyordu. Zaman içinde paşanın nüfuzu da kalmamış gibi idi. Varidatı da gittikçe azalıyordu. Bu sırada İsmail Efendi’yi, konakta çalışanlardan bir kızla, bir Çerkez halayıkla evlendirmek istedi. İsmail Efendi, paşanın konağından çıkmış bir kadınla ikinci defa evleniyordu. İzdivaçtan sonra Zeyrek’teki evde yaşadılar. İsmail Efendi, bu zevcine de çok iyi muamele ediyordu. Fakat karısı hamile kaldıktan sonra hastalanıverdi. Hamilelikle bu hastalık kadını fena yapıyordu. İsmail Efendi, komşulardan yaşlıca bir kadından yardım istedi. Bu yaşlı kadın, zevcine bir ana gibi bakıyordu.
Doğum sancıları başladığında zevci iyice kötü olmuştu. Bütün gayretler semere vermiyordu. Nihayet bir sabah, doğum oldu. Ama karısı, doğan kızını göremeden gözlerini yumdu. İsmail Efendi’nin çırpınmaları semereli olmadı. Bütün bu gayretleri, o ihtiyar kadın bilir. İsmail Efendi’nin hayatını, izdivaçlarını, evdeki çabalarını, çocuğuna bakmak için çırpınışlarını, üzüntülerini, ağlayışlarını da bilir. Delikanlılık günlerindeki İsmail ile şimdiki İsmail Efendi’yi de iyi bilir. Fakat ondan ziyade bunu bilen bir ihtiyar Çerkez dadı idi, bu kadın da aynı konaktan çırak edilmiş eski bir kalfa idi. Onu vaktiyle bir adama vermişler, üç-dört sene onunla birlikte yaşamış, sonra o adam ölmüş, bu kalfa da üvey kızıyla eski efendilerinin evine dönmüştü. Bu kalfaya Emsal Kadın ve daha sonraları Emsal derlerdi. Üvey kızı Talât da on iki-on üç yaşına girdikten sonra babasının uşaklık ettiği efendilerinin yanına dönmüş ve üvey anasını terk etmiş idi; ancak ara sıra gelir, yoklar ve bütün bütün onu da bırakmazdı.
Kadının vefatına İsmail Efendi ağlamadı, zaten hiçbir şeye ağlamazdı; onun için bundan mükedder veya memnun olduğunu kimse anlayamadı, kızını baktırmak için bu ihtiyar kadını yanında alıkoydu.
Bu esnada Acıbadem yolunda ve Çamlıca’nın eteklerinde hali12 arsalar arasında bir de köşk yaptırmış idi. Güya neticeyi biliyormuş gibi bu tenha yerde tabına pek muvafık olan bu evi de yaptırdıktan biraz sonra Nezaret’te13 onca pek mühim bir değişiklik vuku buldu ve hiç de anlaşamadığı bir amir ile çalışmak mecburiyetinde kaldı. Bir müddet idare edecek gibi iken ve yavaş yavaş ümitleri de var iken günün birinde ona gizlice bir haber gönderildi ve istifa teklif olundu. Çehresinde hiçbir değişme yoktu, derin derin düşündü, kösece olmasına rağmen babasının sakalına benzeyen sakalını karıştırdı. Çünkü izdivaç ettikten sonra sakal salıvermişti ve çabucak silahını teslim etmedi. Ara yerde birçok haberler gitti, geldi; anlaşılan onun da tehdit edecek, korkutacak otları, tüfekleri varmış lakin pek az bir şey koparabildi ve tekaüde sevk olundu. Takriben elli beş yaşlarında bulunuyordu. Esmer, kuru bir adamdı ve saçlarında karadan ziyade ak vardı.
Bu köşk tozlu bir yolun kenarında ve birtakım boş arsaların ortasında yapılmıştı. Nadiren, tek bir uzun arabanın, perdeleri sallanarak yolun bozuk taşları üstünden geçip aşağı Kadıköy tarafına yahut Çamlıca’ya bir müşteri götürdüğü ve arkasında büyük bir toz bulutu bıraktığı görülüyordu. Yoldan insanların ayakları, arabaların tekerlekleri ile yahut rüzgârın savurması suretiyle kalkan bu toz bulutu, yazın sıcak günlerinde bir müddet havada kalır, sonra yavaş yavaş ağaçların yapraklarına, yolun kenarında çıkan otların, civardaki ekili bahçelerin sebzelerinin üstüne yahut odalarına, dolaplarına, çekmecelerine hatta kutularına kadar nüfuz eder ve onları hastalandırırdı.
Bu yapışkan ve nüfuz edici bir şeydi; bir-iki yağmurla bu otların, yaprakların üstünden çıkmaz ve onları cılızlaştırırdı.
Bu köşke taşındıktan sonra artık bütün günleri birbirine benzedi. Kız, ihtiyar dadının odasında büyüyordu, babası onu okşamaz, yüzüne gülmezdi ve evin içinde çocuk gürültüsü yoktu. Besime ya bahçede köşk kapısının önünde yahut dadının yaz kış içinden mangal çıkmayan sıcak odasının köşesinde kendi kendine oynar, söylenir bir çocuktu.
Evde daima bir hizmetçileriyle bir de aşçıları bulunurdu. Besime’nin çocukluğunda hesapsız aşçılar, uşaklar ve hizmetçiler bu evden gelip geçtiler; içinde az duranlar, çok duranlar oldu ancak hiçbiri buranın mutat olan sükûnunu bozamadı.
İsmail Efendi ayrı yemek yerdi. Sabahleyin kalkınca kahvesini kendi pişirir sonra bahçeye çıkardı. Bu bahçe şimdi artık onun yegâne eğlencesi, işi. Patlıcan karıklarının arasında gezer, kabaklarını, fasulyelerini dolaşır, saatlerce onlarla oynar ve dünyada en ziyade köstebeklerle uğraşırdı. Onu, civardan geçenler, ekseriya başı açık, arkasında uzun bir entari, belinden kuşağı bağlanmış, gözlerini açarak köstebeğin yeni oynadığı topraklara dikmiş, fevkalade mühim bir heyecan içinde, âdeta çenesi titrerken görürlerdi. Köstebeklere, onun bakla tarlalarının arasında eşinen kedilere cezası pek şiddetli idi. Bazısını ökçesinin altında çiğner, doyamaz; birtakımını diri diri ateşte yakardı.
Onu Tophanelioğlu’nda, yolun kenarındaki arabacıların kahvesinde, arkasında Şam hırkası ve hâlâ asker püskülüyle sallanan rengi uçuk fesiyle, elindeki ekşi elmadan dikenli bastonuna dayanmış su terazisinin önünde otururken görenler, kendisinin hayvanata karşı gösterdiği nefreti, hele böyle onun tarlalarının içinde oynayan köstebeklere gösterdiği cezayı hiç tahmin edemezlerdi.