18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Bizim Nesibe (страница 3)

18

Sinemadan dönüşte evdekilere söyledim. Biliyorlarmış. Nesibe bizim eve de gelmiş, süsünü göstermiş. Yengem beğeniyor.

“Dilenci milenci ama karısına gül gibi bakıyor.” dedi.

Ağabeyim de:

“Gidip evini görmeli. Ben merak ediyorum.” dedi.

Düşündüm. Ben dilenciliği pek kötü bellemiştim. Bizim evdekiler de ilkin, Nesibe’nin kocasını çok hor görmüşlerdi. Şimdi para kazanıyor, karısına iyi bakıyor diye herifi sevmeye başladık. Baksana dilenciliğin sevabı bile varmış!

Ancak iş dilencilikle kalmadı. Bir sabah Nesibe bize gelmiş. Beni görmek istiyormuş.

“Ne var, ne istiyorsun?” dedim.

“Aman Küçük Bey, ne olursa sizden olur. Bizimkini ‘üfürükçü’ diye alıp götürdüler, mahkemeye verip süreceklermiş; sizin tanıdıklarınız çoktur. Bir telefon etseniz bırakırlar diyorlar…”

Yalvarıyor!

Elindeki işi bırakıp annem:

“Senin kocan dilenci değil mi? Git kendin söyle.” dedi.

Nesibe:

“Dilenciyi de sürüyorlar hanımcığım.” dedi. “Hem ben söylersem bırakırlar mı? Küçük Bey söylerse bırakırlar.”

Yengem, biraz acıdığından, biraz da kocası gibi hükûmeti çekiştirmekten hoşlandığından:

“Canım.” dedi. “Ne isterler elin fıkarasından, yapacak başka işleri mi kalmadı?”

Düşündüm. Yalan bir şey söyleyecek değilim ya dilenciye dilenci diyeceğiz.

“Bakayım.” dedi. “Bir tanıdığa rastgelebilirsem…”

Nesibe dua etti, gitti.

Ertesi gün haber almaya gelmişti:

“Kızım.” dedim. “Senin kocan bal gibi üfürükçü imiş. Bana niçin yalan söyledin? Başına da yeşil sarık sarıyor, sırtına da cübbe giyip köşeye oturuyor, gelene gidene okuyor, muska veriyor, büyü yapıyormuş!..”

Nesibe:

“Aaa, vallahi yalan, hiç büyü yapmaz.” dedi. “Bak gördünüz mü nasıl iftira ediyorlar!”

“Ben onu bunu bilmem.” dedim. “Adını Himmet Hoca koymuş. Üfürükçü dediğinin de boynuzu olmaz ya!”

“Adı Himmet ise o da suç mu? Sonradan koymadı ya. Sarığı da evde sarıyor. Onu evde ben oturtuyorum Küçük Bey! Yoruluyor. Kolay mı? Yağmurda, karda… Çocuk muşambasından içine gömlek yaptım; o da tutmadı, hastalandı. Allah bizim rızkımızı verecekse evde de verir. Onu tanıyanlar, nezirleri,2 eksik olmasınlar, eve getirip veriyorlar. Anasından eli vardır: Baş ağrısına, göz ağrısına, sıkıntıya okur. Bu ayıp mı? Çalmıyoruz ya! Kimseden para istemeyiz. Herkes gönlünden ne koparsa verir. Niçin üfürükçü olsun? Asıl üfürükçü, polisin kaynatasını ayağa kaldıracağım diye elli lirasını alanlardır. Sorsunlar polise…”

Nesibe anlattı, söylendi; benden bir yardım olmayacağını anlayınca kalktı, gitti.

Ben Nesibe’yi tanımıyormuşum. Benim bildiğimden daha çok becerikli imiş! Anlaşılıyor ki bu herife üfürükçülüğü o yaptırıyor. Bir dilenciden bir üfürükçü çıkarmak da epeyce bir iştir!

Bir gün evimizin önündeki ağaçlardan birinin dibine sakat bir adam oturmuştu. Odun kesmek için sokakları dolaşan baltacılardan biri geldi, sakat adamın yanına çömeldi; uzun uzun konuştular.

Oduncu’nun:

“Senin yüzünden ben de beş-on para kazanırım.” dediğini işittim. Biraz sonra baltacı sakat adamı arkasına alıp götürdü. Birtakımları da köylerden çocukları toplayıp şehirlerde dilendiriyorlar. Nesibe de bunların bir başka türlüsü.

Nesibe gittikten sonra annem:

“Bu herifi sürerlerse bu kız ne yapar?” dedi.

“Evet, işe yarar bir dilenci bulmak kolay değil…” dedim.

Yengem de:

“İnsafları yok ki…” dedi. Kimler için söyledi bilmem. Dilencileri sürenlere söylemiş olsa gerek.

Ağabeyim dilencilere kızıyormuş.

“Bunları sürmek değil, becerikli bir hükûmet olsa hepsini öldürür, dedi.

Kız kardeşim:

“Bu da yenisi.” dedi. “Zavallıların kime ne zararları var? Öldüreceklerse ortalığı soyanları öldürsünler.”

Ağabeyim hükûmetin beceriksizliğine atıp tuttu.

Annem de ne düşündü ise:

“Şimdi artık dilenci olmayacak mı? Herkes sadakasını kime verecek?” dedi.

Kimse sesini çıkarmadı.

Aradan aylar geçti. Nesibe’den haber alamamıştık. Bayramda anneme gelmiş. Keyfi yerinde imiş. Kocasını sürmüşler. Çalışmış, iki ay sonra getirtmişler. İşin hoşu, bu sürgün onlara yaramış. Himmet Hoca’nın adı duyulmuş! Mamak’ta kendilerine bir ev alıyorlarmış.

ESKİ KINA GECESİ

Bundan tam kırk yıl önce, İstanbul’da, Kovacılar’da, Asmalı Hamam Sokağı’nda rahmetli Hacı İsmail Bey’in evinde düğün var. Oğlu, Maliye ketebesinden3 İbrahim Sıtkı Bey evleniyor, kına gecesi olacak.

Çağrılanlar: Sıtkı Bey’in kalem arkadaşları, mahalle komşuları, hısım akraba şöyle bir kırk-elli kişi, eh çağrılmadan gelenler de olursa bir altmış-yetmiş kişilik bir toplantı, eş dost arasında bir eğlenti. Saz da kendilerinden. Aksaraylı Hafız İsmail Efendi getirebilirse Hanende Selim ile Kanuni Nazmi’yi getirecek. Getiremezse, eh, mahallede ut çalan iki komşu var. Bir de tambur. Tambur çalan biraz acemi ise de, zararı yok, gene tamburdur. Kanuni Cemal Bey de var, hepsini sürükler! Hafız İsmail de okur. Fasıl yerinde!

Evde hazırlığa, sabah erkenden başladılar. Mahalle kahvecisi Naim Efendi, bu gibi hayırlı işlere yardım etmekten hoşlanır bir adam, düğün aşçısını hazırladı. İki de sofracı karı bulmuş. Erkenden geldiler. Aşçı bahçeye eğreti bir ocak kurdu, üstüne de iki kazan oturttu.

Bir hamal, arkasında küfe ile geldi. Bardak, tabak getirdi. Sayıp aldılar. Evdeki hanımlar ortalığı topladılar. Konsolun önünde kırılacak, dökülecek her ne varsa kaldırdılar. “Meze dökülür, sarhoşlar kirletir.” diye yerdeki halıları kaldırıp yerine alt katın eski kilimlerini serdiler.

Sofracı kadınların biri Rum, biri Yahudi. Gelir gelmez, ilkin ayna karşısına geçip süslendiler. Sonra tabakları silip hazırlamaya başladılar.

Biraz sonra bir hamal, bir damacana rakı getirdi.

İbrahim Sıtkı Bey’in babasının anası, Raziye Hanım sağdır. Başını örttü, birkaç günlüğüne ahret kızına gidiyor. Bastonuna dayanarak sofadan geçerken damacanayı gördü. Kendi kendine söyler gibi:

“Ziftin pekini içsinler.” dedi.

Gelini duydu:

“Tuhafsınız.” dedi. “Evladımın mürüvveti olmasa kapıdan içeri sokar mıyım acaba! Evlat hatırı için nelere katlanmıyoruz!”

Kaynanası durdu.

“Ben bir şey demedim ki ayol!”

“Ziftin pekini içsinler diyorsunuz!”

“Ne diyeyim? Afiyet olsun, içsinler diyecek değilim ya!”

Gelin sustu. Raziye Hanım da çıkıp gitti.

Meyzin’in4 oğlu Sadrettin ile Arap Cevher’in oğlu Arif, biri on sekiz yaşlarında, ayağında çuha şalvar, belinde şal kuşak, gümüş saat, kordon, aktar çıraklığı eder bir çocuk; öteki yirmi yaşlarında, kıvırcık saçlı, açık kahve renkli, babasının yanında çalışır bir dadı çocuğu, sık sık gelip gitmeye, sofracı karılarla âşıktaşlık etmeye yeltenir oldular.

Yahudi kızı biraz daha genç, Rum karısı biraz daha yaşlı gibi ise de Yahudi kızından daha güzel. İkisi de taburla yahut bölükle değil ise de takımla erkeğin bir başından girip bir başından çıkmış kadınlar. Sadri ile Arif’e metelik vermediler.

Sıtkı’nın anası Nazire Hanım, yağlanmış, etlenmiş ama ihtiyarlığa boyun eğmemiş, saçları kınalı, gözleri sürmeli bir hanım; başına bir namaz bezi örtmüş, ortalıkta dolaşıyor, sanki iş yapıyor, bir yandan da yerli yersiz:

“Bugün de beni görmedik erkek kalmadı; bereket versin boynumda nikâhım yok.” diyor. Allah bilir içinden de neler geçiyor.

Bugün erkekler yalnız onu değil, evdeki bütün kadınları, bunlar arasında güveyin kız kardeşi yirmi üç yaşında Fahrünnisa ile besleme, on dokuz yaşlarında İkbal’i de görüyorlardı. Kızlar ne yapsınlar; hangi kapıyı açsalar bir erkeğin gözü, çalı dikeni gibi gözlerine batıyor.

Öğleye doğru güveyi, kan ter içinde geldi. İki küfe dolusu et, erzak getirilip aşçının önüne konuldu.