Mehmet Rauf – Yara (страница 2)
Atiye: (
Sabih: Kız kardeşim sizlere ömür, hanımefendi…
Atiye: Ya! Allah size ömür versin. (
Leyla: Aman teyzeciğim… (
Sabih: Yok, müsaade buyurunuz, efendim rica ederim. İhtimal hakları vardır. Bakalım işi bir defa anlayalım da hükmü sonra veririz değil mi?
Atiye: İşte bu sözlerden anladım ki siz de onlar gibi sersemin biri değilsiniz. Makul bir adama benziyorsunuz… Efendim, Necmi’nin hakkı var, evet öldüm öldüm de yeniden dirildim. Âdeta bir cenaze gibi yatağın içine uzattılar, yatırdılar. Gelen doktorların hiçbirisi de bir şey anlamıyordu. Onlara: “Ne oluyorum, neyim var Allah aşkına… Bu nasıl hastalık? Hiç olmazsa, ne olduğumu öğreneyim!” diyordum. Cevap olarak: “Sinir… Sinir…” diyorlardı.
Necmi: Zaten doktorlar bir hastalığı anlamadılar mı, hemen sinir derler çıkarlar…
Sabih: Pek yanlış da değil sanki…
Atiye: Hasılı kımıldayamayacak bir hâle geldim. Yemeye içmeye zayıfladım, zayıfladım, o derecede ki artık öleceğime kendim de inanmaya başladım.
Necini: (
Atiye: Ulan bana inandıramazsın ya… Yeni camideki dükkânlara nihayet kavuşacağım diye ne kadar sevinmişindir kim bilir?
(
Necmi: Aman halacığım!
Atiye: (
Saniha, Leyla, Necmi: Aman! Ey, ey, ey…
Atiye: O vakit, birdenbire vücudumda büyük bir yay kurulur gibi oldu… Yumruklarımı sıktım. “Siz iyi etmiyorsunuz ha, öyle ise ben kendim iyi olayım da siz görünüz!” diye haykırarak “ya Allah!” dedim, bir sıçradım… Ayağıma bir terlik taktım, başıma bir örtü attım, odadan dışarı fırladım… Haydi paldır küldür merdivenlerden aşağı… Kendimi sokakta bulur bulmaz koşmaya başladım.
Şabih: Allah Allah!
Atiye: Koştum, koştum, koştum… Koştukça gözlerim açılıyor, vücuduma kuvvet geliyordu… Nihayet yine eski katana Atiye oluyordum. Hasta bakıcılar, uşaklar, hepsi beni deli oldu zannetmişler… Arkamdan peşime düşmüşler… Hâlbuki ben deli değil iyi olmuştum… Vapur iskelesine gelince bir etrafıma baktım… Oh hayat ve dünya varmış! İşte o vakit anladım… İnsan için vücudu sağlam olarak bir nefes almak bile ne derin bir saadet!
Necmi: Elbette… Elbette… “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…”
Atiye: Bu sefer bu hastalıkta şunu öğrendim ki bir insan her sabah yatağından uyanıp da vücudunu sağlam bulunca, ilk işi hemen Allah’a şükretmek olmalı…
Necmi: Aksi olacak ya ben sabahları uyanınca, en evvel böyle bir sabah yatağımda ölmüş veya mezara gömülmüş bulunacağımı düşünürüm. (
Atiye: A, üstüme iyilik sağlık a dostlar! Herifler beni “sinir” diye diri diri götürecekler mezara yatıracaklardı yahu… Neyse ellerinden canımı kurtardım ya… Şimdi buraya sizin başınıza bela geldim.
Saniha: Aman teyzeciğim, o nasıl söz?
Atiye: Yo, sözün doğrusu bu… Fakat ne olursa olsun, ister memnun olunuz, ister olmayınız… Bu yaz sizde, buradayım… Hava değiştireceğim… Şimdiye kadar rahmetlinin sebebine Sarıyer Sarıyer diye o murdar köye takıldım kaldım, buraları âdeta cennete benziyor vallahi çocuklar… Vapur Sarayburnu’nu döndü, içimde bir ferahlık, ferahlık ki sormayınız… Hele şu çamların güzelliği yok mu? Şu güzelliğe bakınız…
Saniha: Teyzeciğim, bu lütfunuz için size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Ana kız Leylacığımla beraber hele o hasta iken nasıl yalnız, nasıl kimsesiz idik… Bizi âdeta yeniden dirilteceksiniz…
Sabih: (
Leyla: Vay, o ne o, yine gidiyor musunuz? Bugün kalacaksınız diye seviniyordum.
Sabih: Benim için de bu bir saadettir; fakat İstanbul’a dönmeliyim… Vazife…
Leyla: Oh vazife, daima vazife… Bu insanı bıktıran vazife… Hiç sevmiyorum. Ne vakit sizden bir ricada bulunsam, dikkat ettim, hep olamaz diyorsunuz. Ama hep vazife bahanesiyle…
Sabih: Doktor olduğumu, sizden başka daha birçok hastam bulunduğunu düşünürseniz ne kadar haksız olduğunuzu anlarsınız Leyla Hanım…
Leyla: Evet evet, ben de onu söyleyeceğim ya… Zaten sizi doktor olduğunuz için sevmiyorum… Böyle konuşurken ne iyisiniz… Doktor olunca ağır, ciddi, çekilmez bir adam oluyorsunuz… Hep sıkıcı şeyler söylüyor, hep fena şeyler istiyorsunuz…
Sabih: İşte yine o söz, yine o mazeret: Vazife!
Leyla: Beni sevindirmek isterseniz bir daha yanımda “vazife” kelimesini istemem… İşte artık iyileştim, canım efendim… Hem daha şikâyetlerim de var… Dün gece düşündüm de kendi kendime acıdım. Hasta oldum, bana hastalığın keyfini çıkartmadınız! Benim bildiğim hastalar buyurucu (
Sabih: Evet, elbette… Fakat bu tahakküm ve naz, tedaviden başka yollarda… Tedavi yolunda doktor olduğum için buyurma, emir verme tabii bende olacak… İşte ben bu sıfatla emrediyorum: Haydi enjeksiyona!
Leyla: Peki… Fakat bilmiş olunuz ki ben de intikam hakkımı korumayı düşünerek itaat ediyorum… Peki, Doktor Bey, haydi enjeksiyona! Böyle her şeyi vazifeye feda eden adamları hiç sevmem… Hâlbuki siz sade Sabih Bey olduğunuz vakit… Biliyorsunuz ya ne vakit Sabih Bey olursanız… Beni derece ile enjeksiyonla rahatsız etmediğiniz, yüz dirhem tereyağını, koca tabak makarnayı bir oturuşta tek başıma yemeye, mutlaka rahatlanma lakırtılarıyla saatlerce mum gibi oturmaya mecbur etmediğiniz vakitler… O vakit, ne kadar tatlı, ne kadar iyi bir adamsınız…
Sabih: Maatteessüf5 bu tatlılık yalancıktandır Leyla Hanım. Çünkü ben yalnız doktorum… Yahut Sabih olsam bile Doktor Sabih’im ki bu da doktorlukla karıştığı için yine vazife sever olmak mecburiyetindedir. (Saniha gülerek Şadan’a emirler verir.)
Leyla: Bugün yemeğe kalırsanız makarnamı bir nefeste bitireceğime söz veririm…
Sabih: Kalamadığıma çok teessüf ediyorum… Fakat siz makarnanızı hanımefendiyi üzmeden bitireceğinizi vaddederseniz ben de pazar günü için akşama kadar kalmaya söz veriyorum…
Leyla: Pazar mı? Bugün ne? Salı… O… Ne kadar cömertsiniz. Bir hafta bekleyeceğim. Fakat her neyse mademki söz veriyorsunuz… Bekleyelim… (
Saniha (
Necmi: Evvela ben halamla biraz görüşmek istiyorum…
Saniha: (
(
Necmi: Aman halacığım… Bilseniz sizi böyle sapasağlam görünce ne kadar sevindim. Mümkün değil anlayamazsınız…
Atiye: Ey, çabuk söyle… Bekliyorum… Haydi durma…
Necmi: Evet, sizinle açık görüşmek hepsinden iyidir. Dalavereye, masala hiç gelmezsiniz… Fakat ne de olsa işin başlangıcı var, yalnız anlatmak için. (Şezlonga ters tarafından ilişir.)
Atiye: Canım onları geçiver… Sen de kısa, ben de kısa. Ne sen masal söyle ne ben. Sen ne kadar istiyorsan yalnız onu söyle. Ben olur ya da olmaz diye cevap vereyim de şu angaryadan kurtulalım…
Necmi: Şu ki… Olur cevabı âlâ ama… Olmaz cevabı pek fena. Bahusus6 siz bir defa olmaz dediniz mi, katiyen yapmazsınız. Fakat çare yok ki… Boynumu satırın altına uzatıyorum… Bir tek sözle beni ya öldüreceksiniz ya da hayat vereceksiniz…
Atiye: (
Necmi: Otuz…
Atiye: Hey Allah göstermesin… Aklını başına topla oğlum… Otuz lira mı? Beni deli etmek mi istiyorsun?
Necmi: Ey, peki peki, yirmi beş olsun canım… Yirmi beş… Artık bunu da geri çeviremezsiniz ya…
Atiye: Anlaşıldı, sen kendine benim kadar da acımıyorsun… Satırı kendin indiriyorsun! Oğlum, son sözüm beş tane liram var… Eğer elverirse işini yaparsa onları al… Başka tek bir mangır bile yok…
Necmi: Ne kadar inatçı olduğunu bilirim… Birçok tecrübem var… Eğer ihtiyaç çok şiddetli olmasaydı, almayacaktım, fakat ne yapayım, kabulden başka çare yok ki…
Atiye: İstersen bak, reddet… Her hâlde darılmayacağıma emin ol. (
Saniha: (
Necmi: Amma ediyorsun ha… Bu ödünç alma değil bir alelhesap…7 (