Люси Мод Монтгомери – Adanın Kızı Anne (страница 3)
Anne bu daveti önceden haber almaştı. Ancak topluluğun kurucuları olan şahsına ve Gilbert’a iltifatlarla dolu bir “hitabet” gerçekleştirileceğinden ve “saygı nişanesi” olarak hediyeler verileceğinden habersizdi. Anne’e Shakespeare oyunlarından oluşan bir kitap, Gilbert’a ise bir dolma kalem hediye edilmişti. Moody Spurgeon’ın ciddi ve resmî ses tonuyla belirtilen güzel şeyler onu öylesine şaşırtmış ve sevindirmişti ki gri renkli iri gözlerindeki ışıltı, gözyaşlarıyla boğulmuştu. A.K.G.T (Avonlea Köy Geliştirme Topluluğu) için canla başla çalışmıştı ve topluluk üyelerinin çabalarını samimiyetle takdir etmesi kalbini yumuşacık yapmıştı. Üstelik herkes çok kibar dost canlısı ve neşeliydi. Pye kızlarının bile güzel tarafları vardı. Anne o an için bütün dünyayı seviyordu.
O akşamdan müthiş keyif aldı. Ancak gecenin sonunda bütün keyfi kaçtı. Ay ışığının aydınlattığı verandada yemek yedikleri sırada Gilbert bir kez daha romantik şeyler söyleme hatasını yaptı. Anne de onu cezalandırmak için Charlie Sloane’a eve kendisiyle birlikte yürüme lütfunu bahşetti. Ne var ki kısa süre sonra öğrendiği üzere intikam en çok bu duyguyla kavrulanlara zarar veriyordu. Gilbert, Ruby Gillis ile birlikte havalı bir şekilde yürümeye başladı. Hareketsiz, ayazlı sonbahar havasında aylak aylak yürüdükleri sırada ettikleri neşeli sohbetleri ve kahkahalarını duyabiliyordu. Aralıksız konuşan ve yanlışlıkla da olsa dinlenmeye değer tek bir söz sarf etmeyen Charlie Sloane ölümüne sıkıcıyken onlar belli ki çok iyi vakit geçiriyorlardı. Anne arada bir ilgisizce “evet” ya da “hayır” şeklinde cevaplar veriyor, o gece Ruby’nin ne kadar güzel göründüğünü, Charlie’nin gözlerinin ay ışığında -gün ışığından bile daha kötü bir şekilde- ne kadar pörtlek olduğunu düşünüyordu. Bir de her nasılsa dünyanın akşamın ilk saatlerinde olduğu kadar güzel bir yer olmadığına inanmaya başlamıştı.
“Sadece yoruldum, bütün derdim bu.” dedi müteşekkir hâlde kendisini odasında yapayalnız bulduğu sırada. Buna da gerçekten inanıyordu üstelik. Ancak bir sonraki akşam Gilbert’ın sert ve aceleci adımlarla Lanetli Koru’dan aşağı doğru hızlıca yürüyüp eski kütük köprüden geçtiğini gördüğü sırada gizli ve bilinmeyen bir nehirden fışkırmışa benzer ufak bir neşe hissetti içinde. Demek ki Gilbert bu son akşamı Ruby Gillis ile geçirmeyecekti!
“Yorgun görünüyorsun Anne.” dedi.
“Yorgunum, daha da kötüsü canım sıkkın. Yorgunum çünkü bütün gün bavulumu topladım ve dikiş diktim. Canım sıkkın çünkü bana veda etmek üzere buraya tam altı kadın geldi ve altısı da hayatın rengini söküp geriye, kasım sabahı griliği, kasveti ve neşesizliği bırakacak bir şeyler söylemeyi başardı.”
“Cadaloz kocakarılar!” şeklinde nazik bir yorum yaptı Gilbert.
“Hayır, öyle değillerdi.” dedi Anne ciddiyetle. “Sorun da burada. Eğer cadaloz kocakarılar olsalardı onlara aldırmazdım. Ama hepsi de kibar, ince, anaç, benim sevdiğim ve beni seven insanlardı. İşte bu sebepten söyledikleri ya da ima ettikleri şeyler üzerime ağırlık olarak çöktü. Redmond’a giderek lisans derecesi almaya çalışmamın delilik olduğunu düşündüklerini anladım. O zamandan beri de acaba öyle mi diye düşünür oldum. Bayan Peter Sloane derin bir iç çekerek okulu bitirmeye dayanacağım ümidinde olduğunu söyledi. Ben de kendimi bir anda üçüncü yılın sonunda gergin bir tükenmişliğin ümitsiz kurbanı olarak gördüm. Bayan Eben Wright, Redmond’da dört yılın çok pahalıya mal olacağını söyledi. Ben de Marilla’nın parasını ve kendi paramı böyle bir çılgınlık için çarçur etmenin affedilemez bir hata olduğunu düşündüm. Bayan Jasper Bell, kolejin beni şımartmamasını diledi. Ben de Redmond’daki dördüncü yılımın sonunda çekilmez bir yaratık olduğumu iliklerime kadar hissettim. Çokbilmiş, Avonlea’deki herkese ve her şeye yukarıdan bakan biri olmak… Bayan Elisha Wright’ın bildiği kadarıyla Redmond kızları, özellikle de Kingsportlular ‘aşırı süslü ve havalılarmış’ ve onların arasında muhtemelen yabancılık çekermişim. Ben de kendimi hakir görülen, kılıksız, aşağılanan bir köylü kızı olarak, Redmond’ın klasik koridorlarında bakır ökçeli botlarla yürürken gördüm.”
Anne, sözlerini sona erdirirken bir yandan kahkaha attı, bir yandan iç çekti. Hassas doğasından ötürü her türlü onaylamamanın ağırlığını hissederdi. Düşüncelerine çok az saygı duyduklarının onaylamaması bile onu zorlardı. O an için hayatı tatsız tuzsuzdu ve içindeki bütün heves, sönmüş mumun ateşi misali kaybolmuştu.
“Ne dediklerine aldırmamalısın ama.” diyerek itiraz etti Gilbert. “Her ne kadar mükemmel kimseler olsalar da hayata bakışlarının ne kadar kısıtlı olduğunu biliyorsun. Hiç yapmadıkları bir şey onlara imkânsız gibi gelir. Sen koleje gidecek ilk Avonlea kızısın ve bütün öncülerin çılgın olmakla itham edildiğini çok iyi biliyorsun.”
“Biliyorum aslında. Ama hissetmek bilmekten çok farklı. Sağduyum söylenebilecek her şeyi söylüyor bana. Ama sağduyunun bile fayda etmediği zamanlar oluyor. O zaman bilinçsizlik devralıyor ruhumu. Bayan Elisha gittiğinde toplanmayı güç bela bitirdim.”
“Sadece yorgunsun Anne. Hadi her şeyi unut ve bataklığın ötesindeki ağaçlığa kadar benimle bir yürüyüş yap. Orada sana göstermek istediğim bir şey olabilir.”
“Olabilir mi? Olup olmadığından emin değilsin yani.”
“Hayır, ilkbaharda gördüğüm bir şeyden dolayı olabileceğini biliyorum sadece. Hadi bakalım. İki çocukmuşuz gibi davranacağız ve rüzgâr bizi nereye götürürse oraya gideceğiz.”
Neşeyle yola koyuldular. Önceki gecenin tatsızlığını hatırlayan Anne, Gilbert’a çok iyi davranıyordu. Akıllıca davranmayı öğrenen Gilbert ise okul arkadaşı dışında bir şey olmamak için büyük özen gösterdi. Bayan Lynde ve Marilla onları mutfak penceresinden izliyorlardı.
“Bunlar bir gün evlenecekler.” dedi Bayan Lynde onaylayarak.
Marilla ise yüzünü hafifçe buruşturdu. Kalbinden geçenler bu birlikteliğin gerçekleşmesi yönünde olsa da konunun Bayan Lynde’in dedikoducu tavrıyla dile getirilmesi hoşuna gitmedi.
“Onlar hâlâ çocuk.” dedi kısaca.
Bayan Lynde iyi niyetli bir kahkaha attı.
“Anne on sekiz yaşında. Ben de evlendiğimde o yaştaydım. Bizim gibi ihtiyarlar çocukların asla büyümediğini düşünmeye meyilli oluyorlar o kadar. Anne genç bir kadın, Gilbert ise bir adam. Üstelik Anne’in üzerinde yürüdüğü yola tapıyor, herkesin de görebildiği gibi. O düzgün bir delikanlı ve Anne daha iyisini bulamaz. Umarım Redmond’da kafasını romantik saçmalıklarla bulandırmaz. Ben zaten o karma eğitim veren kurumları hiç onaylamıyorum, o kadar. Bence…” diye konuşmasını bitirdi Bayan Lynde ciddiyetle. “O kolejlerdeki öğrenciler flört etmek dışında bir şey yapmıyorlar.”
“Herhâlde biraz ders çalışıyorlardır.” dedi Marilla gülümseyerek.
“Çok az.” diyerek burun kıvırdı Bayan Rachel. “Ama ben Anne’in ders çalışacağına inanıyorum. Hiçbir zaman oynak bir kız olmadı. Ama Gilbert’ın kıymetini bilmiyor, o kadar. Ben kızları iyi tanırım. Charlie Sloane da ona deli oluyor. Ama ben bir Sloane ile evlenmesini asla tavsiye etmezdim. Elbette Sloanelar iyi, dürüst, saygın insanlar. Ama eninde sonunda Sloanelar.”
Marilla kafasını salladı. Dışarıdan bakan biri için Sloaneların Sloane olmaları çok da aydınlatıcı bir ifade olmasa da Marilla arkadaşının söylemek istediğini anlıyordu. Her köyde bulunur böyle aileler: Dürüst, saygıdeğer insanlar olsalar da onlar Sloane’du ve hep böyle kalacaklardı, insanların hatta meleklerin diliyle konuşsalar bile.
Geleceklerinin Bayan Rachel tarafından bu şekilde dizayn edildiğinden habersiz olan Gilbert ve Anne, Lanetli Koru’nun gölgelerinde geziniyorlardı. Ötedeki tarlalar gün batımının kehribar rengi ışıltısında, gül rengi ve mavi gökyüzünün solgun güzelliğinin altında uzanıyordu. Uzaklardaki ladin korusu bronz misali parlıyordu ve ağaçların uzun gölgeleri yayla çayırlarına düşüyordu. Etraflarında gezinen rüzgârsa köknarların arasında şarkısını mırıldanıyordu. Bu şarkıda bahar tınısı vardı.
“Bu koru artık gerçekten de lanetlendi, eski hatıralar tarafından.” dedi Anne ayazın bembeyaz yaptığı eğreltilerden bir tutam toplamak için eğildiğinde. “Diana ve benim küçüklük hâllerimiz hâlâ burada oynuyor gibi geliyor. Alaca karanlık vakitlerinde Orman Tanrıçası Baloncuğu’nun yanında oturuyor, hayaletlerle buluşuyorlar sanki. İnanır mısın gün batımından sonra bu patikadan o eski korkuyu ve ürpertiyi az da olsa hissetmeden geçemiyorum hâlâ. Yarattığımız hayaletlerden biri özellikle korkutucuydu. İnsana arkasından sürünerek yaklaşıp soğuk elleriyle dokunan cinayet kurbanı çocuğun hayaleti… Buraya gece vakti geldiğimde arkamdaki o küçük ve sinsi adımlarını düşlemekten bugün dahi kendimi alamıyorum. Beyazlı kadın, kafasız adam ya da iskeletlerden korkmuyorum. Ama keşke o bebeğin hayalini kurup da hayat vermeseydim diye düşünüyorum. Marilla ve Bayan Barry bu olaydan sonra nasıl da kızmışlardı.” diyerek sözlerini noktalayan Anne, eskileri yâd eden bir kahkaha attı.
Bataklığın başını çevreleyen ağaçlar ince ince işlenmiş morluklarla doluydu. Eğri büğrü ladin ağaçlarının olduğu sert bir araziden ve akçaağaçların püskül misali çevrelediği sıcacık bir çukurdan geçtikten sonra Gilbert’ın aradığı şeye ulaştılar.
“İşte burada!” dedi Gilbert memnun bir şekilde.