Люси Мод Монтгомери – Adanın Kızı Anne (страница 10)
Anne’in deyimiyle “haylaz P’ler” bu “dost canlısı” amaçlarına ulaştılar. Ne var ki Sloane, mesut bir cehalet hâlindeydi. Böyle iki kız öğrenci, özellikle de sınıfın en güzeli Philippa Gordon ile birlikte yürüdüğü için hoş bir delikanlı olduğunu düşündü. Anne bundan etkilenecekti ona soracak olursanız. Bazı insanların kıymet bildiğini görecekti genç kız.
Liman kıyısından yukarı çıkan yolda parktaki çam ağaçlarının altında diğerlerinin az biraz arkasında yürüyen Gilbert ve Anne sonbahar öğleden sonrasının sakin ve hareketsiz güzelliğinin tadını çıkarıyorlardı.
“Buradaki sessizlik dua gibi değil mi?” dedi Anne gözlerini parlak gökyüzüne çevirerek. “Çamları ne kadar da seviyorum. Sanki kökleriyle tüm zamanların romantizmine vuruyor gibiler. Onlarla güzel bir sohbet etmek için arada bir kaçamak yapmak çok rahatlatıcı. Burada hep mutlu hissediyorum kendimi.”
Bret Harte’ın şiirinden bir bölüm okudu Gilbert.
“Hırslarımızın küçük ve değersiz görünmesine sebep oluyorlar öyle değil mi Anne?”
“Eğer büyük bir kedere kapılsaydım teselli bulmak için çamlara gelirdim diye düşünüyorum.”
“Umarım hiç büyük bir kedere kapılmazsın Anne.” dedi Gilbert. Yanındaki canlı, neşeli yaratığı keder fikriyle bağdaştıramıyordu. En yükseklere uçabilenlerin en derinlere de gömülebileceklerinin farkında değildi. En coşkun neşeyi yaşayanların en keskin acıları da yaşayanlar olduğunu bilmiyordu.
“Ama bazen…” diye hülyalı bir şekilde konuştu Anne. “Hayat dudaklarıma uzatılmış bir kadeh saadet gibi. Ama her bir kadehte bir miktar acı da olmalı. Bir gün o acıyı tadacağım muhtemelen. Ümit ederim ki bu acı benim hatamdan dolayı gelmez. Doktor Davis’in geçen pazar akşamı ne dediğini hatırlıyor musun? Tanrı’nın bize yolladığı her bir acının içinde teselli ve güç var. Kendi aptallığımız ya da kötülüğümüzden dolayı başımıza gelen acılar ise dayanması en zor olanları. Ama böylesi bir günde kederden bahsetmemeliyiz. Bu gün sadece saf bir sevinç için var olmuş gibi değil mi?”
“Eğer bana kalsaydı hayatındaki mutluluk ve keyif dışındaki her şeyi yok ederdim Anne.” dedi Gilbert “tehlikenin yaklaşmakta olduğuna” işaret eden bir ses tonuyla.
“O zaman çok da akıllıca davranmamış olurdun.” diye cevap verdi Anne aceleyle. “Bir miktar imtihan ve hüzün içermeyen hiçbir hayat törpülenip geliştirilemez. Tabii sanırım bu sadece bunu kabul edebilecek noktaya geldiğimizde olur. Hadi gel, diğerleri çardağa varmışlar ve bize işaret ediyorlar.”
Koyu kırmızı ve soluk altın rengindeki sonbahar gün batımını seyretmek için küçük çardağa oturdular. Menekşe rengi dumanın örtü misali kapladığı çatıları ve çan kuleleri hafif karanlıkta kalan Kingsport uzanıyordu sol taraflarında. Saten pürüzsüzlüğünde ve gümüş griliğindeki su ışıl ışıl parlarken uzaktaki sislerin arasında beliren William Adası ise şehri güçlü kuvvetli bir buldok misali koruyordu. Adanın deniz feneri ise sislerin arasından uğursuz bir yıldız gibi göz kırpıyordu ve ona uzak ufuklardaki bir başkası cevap veriyordu.
“Bu kadar güçlü görünen başka bir yer gördünüz mü?” diye sordu Philippa. “William Adası’nı özellikle istediğimi söyleyemem ama istesem de alamayacağıma eminim. Kalenin zirvesinde, bayrağın hemen yanında duran nöbetçiye bakar mısınız? Romantik bir hikâyeden fırlamış gibi görünmüyor mu?”
“Romantik demişken…” dedi Priscilla. “Süpürge çalısı aradık ama bulamadık hiç. Mevsiminde değiliz galiba.”
“Süpürge çalısı!” diye haykırdı Anne. “Süpürge çalısı Amerika’da yetişmiyordu, değil mi?”
“Koca kıtada sadece iki yerde var.” dedi Phil. “Bu yerlerden biri bu park diğeri ise Nova Scotia’da bir yer. Nerede olduğunu unuttum. Meşhur Highland Alayı’nın Siyah Muhafızları burada bir yıl boyunca kamp yapmışlar. Askerler bahar vakti yataklarındaki samanları silkelediklerinde bazı süpürge otu tohumları kök salmış.”
“Ne kadar da hoş!” dedi büyülenmiş Anne.
“Hadi eve Spofford Bulvarı’ndan gidelim.” diye bir öneride bulundu Gilbert. “Zengin soyluların ikamet ettiği güzel evleri görebiliriz. Spofford Bulvarı, Kingsport’un en nezih caddesi. Milyoner olmayanlar buraya ev yapamıyorlar.”
“Hayır yapıyorlar.” dedi Phil. “Benim de sana göstermek istediğim mükemmel küçük bir yer var Anne. Bir milyoner tarafından yapılmamış. Parktan çıkar çıkmaz gördüğün ilk yer. Spofford Bulvarı hâlâ bir köy yoluyken yetişmiş. İnşa edilmemiş, yetişmiş! Bulvardaki evler umurumda değil. Çok yeniler. Ama bu bahsettiğim yer âdeta rüya gibi ve adı… En iyisi görünceye kadar bekle.”
Parkın dışındaki çamlarla püskül misali çevrelenmiş tepeden çıkarken bu yeri gördüler. Tam da zirvenin üzerinde, Spofford Bulvarı’nın düz bir yola doğru tükendiği yerde, iki tarafındaki çamların koruyucu kollarını alçak çatısının üzerine uzattığı beyaz ve küçük bir ev vardı. Kırmızı ve altın renginde asmaların arasındaki yeşil panjurlardan pencereler dışarı bakıyordu. Evin önünde alçak taş duvarlarla çevrili küçük bir bahçe vardı. hâlâ ekim ayında olsalar da bahçe eski usul, mistik çiçekler ve fundalarla süslüydü. Mayıs çiçekleri, kara pelinler, melisalar, mine çiçekleri, petunyalar, çuha çiçekleri ve kasımpatılarla doluydu bahçe. Zikzak örülmüş ufak bir kiremit duvar uzanıyordu bahçe kapısından verandaya kadar. Evin tamamı uzaklardaki bir köy evinden taşınmış gibiydi sanki. Yine de bu evde, en yakın komşusu olan tütün kralının kocaman bir bahçe ile çevrili sarayını kaba saba ve basit gösteren bir detay vardı. Phil’in de dediği gibi bu fark, yapılmış olmakla yetişmiş olmak arasındaki farktı.
“Hayatımda gördüğüm en tatlı yer.” dedi Anne keyifle. “Bana o eski, tatlı, tuhaf sızılarımdan birini yaşatıyor. Bayan Lavendar’ın taş evinden bile daha tatlı ve tuhaf.”
“Özellikle ismine dikkat etmenizi istiyorum.” dedi Phil. “Dış kapının üzerindeki kemere beyaz harflerle ne yazıldığına bakın. ‘Patty’nin Yeri’… Dehşet bir şey değil mi? Hem de Pinehursts, Elmwolds ve Cedarcroftsların bulunduğu bir bulvarda ‘Patty’nin Yeri’ olmak! Bayıldım!”
“Patty’nin kim olduğunu biliyor musun peki?” diye sordu Priscilla.
“Patty Spofford’un bu evin sahibi olan yaşlı kadın olduğunu öğrendim. Burada yeğeni ile yüzyıldır yaşıyor neredeyse. Yani muhtemelen o kadar da değildir Anne. Abartı şiirsel düşlerin bir parçası. Anladığım kadarıyla zengin ahali bu evi birçok kez satın almaya kalkmış. İnanır mısınız evin karşılığı ufak bir servet ediyormuş ama ‘Patty’ hiçbir şekilde satmaya yanaşmamış. Evin arkasında ise avlu yerine elma bahçesi var. Biraz geçtiğimizde görürsünüz. Spofford Bulvarı’nda gerçek bir elma bahçesi!”
“Bu gece Patty’nin Evi’nin hayalini kuracağım.” dedi Anne. Nedense buraya ait olduğumu hissediyorum. Acaba evin içini görme şansımız olur mu?”
“Pek olası değil.” dedi Priscilla.
Anne gizemli bir tebessüm etti.
“Evet, olası değil. Ama ben bunun olacağına inanıyorum. İçimdeki tuhaf, sinsi bir his, buna önsezi de diyebilirsiniz, Patty’nin Evi ile tanışacağımızı söylüyor.”
BÖLÜM 7
YENİDEN EVDE
Redmond’daki ilk haftalar uzun gibi gelse de dönemin geri kalan kısmı rüzgârın kanatları misali uçup gitti. Öğrenciler daha ne olduğunu anlayamadan kendilerini Noel sınavlarının kıskacında buluverdiler ve bu zorlu durumdan iyi kötü zaferle ayrıldılar. Birinci sınıflar liderliği şerefi Anne, Gilbert ve Philippa arasında gidip geliyordu. Priscilla ise oldukça başarılıydı. Charlie Sloane ise ucu ucuna geçmeyi başardı. Tabii kendinden emin bir şekilde her şeyde liderliğe oynar gibi davranmayı ihmal etmedi.
“Yarın bu zamanlar Green Gables’ta olacağıma inanamıyorum.” dedi Anne seyahatinden bir önceki gece. “Ama olacağım ve sen Phil, Alec ve Alonzo ile birlikte Bolingbroke’ta olacaksın.”
“Onları görmek için can atıyorum.” diye itiraf etti Phil kemirdiği çikolataya ara verince. “Onlar çok hoş çocuklar biliyor musun? Dansların, gezintilerin eğlencelerin sonu gelmiyor. Tatillerde benimle birlikte gelmediğin için seni asla affetmeyeceğim Kraliçe Anne.”
“Senin için ‘asla’ sadece üç gün sürer Phil. Bana sorman çok tatlıydı ve bir gün seninle Bolingbroke’a gitmek isterim. Ama bu yıl olmaz. Eve gitmek zorundayım. Bunu ne kadar istediğimi bilemezsin.”
“Çok da iyi zaman geçirmeyeceksin.” dedi Phil küçümsercesine. “Bir iki el işi ekibi olacaktır diye tahmin ediyorum. Bütün ihtiyar dedikoducular hem yüzüne karşı hem de arkandan konuşacaklar. Yalnızlıktan öleceksin yavrum.”
“Avonlea’de mi?” dedi fazlasıyla eğlenen Anne.
“Eğer benimle gelseydin muhteşem vakit geçirirdin. Bolingbroke saçlarına, tarzına, her şeyine deli olurdu Kraliçe Anne. Sen çok farklısın. Tam bir başarı olurdun ve ben senin yansıyan ışığında aydınlanırdım. ‘Gül olmasam bile güle yakın olurdum.’ Gelsen ya işte Anne!”
“Sosyal zafer tasvirlerin oldukça etkileyici Phil. Ama ben bu tasviri dengeleyecek başka bir tasvir yapacağım. Her ne kadar şimdilerde rengi solmuş olsa da bir zamanlar yeşil olan eski bir çiftlik evinin olduğu bir kırsala gidiyorum. Yapraksız elma bahçelerinin arasında duruyor. Aşağısında bir dere, ötelerde ise aralık köknarlarının olduğu bir koru var. Yağmurun ve rüzgârın parmaklarının çaldığı arpın sesini duyabiliyorum. Yakınlarında şu sıralar grileşmiş ve kuluçkaya yatmış bir gölet var. Evin içinde yaşlıca iki hanım var. Biri ince uzun, diğeri şişman ve kısa. Bir çift de ikiz var. Bunlardan biri model olacak çocuk, diğer ise Bayan Lynde’in tabiriyle ‘aşırı haylaz’. Verandanın üzerinde üst katta, eski hayallerin duvarında asıldığı, pansiyon döşeği sonrasında lüksün zirvesi olacak kocaman, şişman, görkemli bir tüy yatak barındıran bir oda var. Benim tasvirim nasıl Phil?”