реклама
Бургер менюБургер меню

Луиза Мэй Олкотт – Jo'nun Oğulları (страница 17)

18

Tom ve Nan, Plumfield’da eski arkadaşlarıyla eğlenebilmek için mümkün olduğunca derslerine zaman ayırmaya çalıştılar; ne de olsa Emil’in bir sonraki seferi oldukça uzun sürecekti, Nat’in yokluğunun ne kadar süreceği belirsizdi ve Dan’in tekrar ortaya ne zaman çıkacağını kimse bilmiyordu. Gençlerin hepsi hayatın ciddiye binmeye başladığının farkına varmaya başlamışlardı ve birlikte geçirdikleri bu çok hoş yaz gecelerinde eğlenirken bile hepsi artık çocuk olmadıklarının bilincindeydiler. Eğlence sırasında gelecekteki planları ve umutları hakkında sık sık konuşur olmuşlardı, ayrı ayrı yollarda hayatlarına devam ettiklerinde bağlarını daha fazla koparmadan âdeta birbirlerini tanımak ve yardım etmek için çaba harcıyorlardı.

Birlikte geçirecekleri sadece birkaç haftaları kalmıştı; sonra “Brenda” hazır olacaktı. Nat, New York’tan denizlere açılacaktı ve Dan de uğurlamak için onunla limana gidecekti; bu arada kendi planları kafasının içinde dönüp duruyordu ve bir an önce başlamak için sabırsızlanıyorlardı. Parnassus’ta gezgincilerin onuruna bir veda dansı verildi ve hepsi en iyi kıyafetleri ve neşeli hâlleriyle bir araya geldiler. George ve Dolly, Harvard Üniversitesine küçük dağları ben yarattım havasıyla katıldılar, görülmeye değer bir cakayla. Kuyruklu ceketleri ve tepeden basık şapkalarıyla, Josie’nin dediği gibi her ikisinin çocuksu ruhları olmasına rağmen o gece müstesna nezaketleriyle gurur kaynağı idiler. Jack ve Ned gelemedikleri için pişmanlıklarını ve en iyi dileklerini ilettiler, kimse onların yoklukları için yas tutmadı; ne de olsa onlar Bayan Jo’nun dediği gibi birer fiyaskoydu. Her zamanki gibi zavallı Tom yine başını belaya soktu, kafasının her tarafına çok ağır bir kokusu olan bir preparat sürdü, boşuna bir çabayla o kıvrım kıvrım buklelerini düzleştirmek ve yumuşacık yapmak için uğraştı, ne de olsa modaydı. Ama maalesef o isyankâr kısa saçları daha da birbirine dolandı, birçok berber dükkânlarının karışımı gibi olan koku, yok etmeye çalışmasına rağmen zıvanadan çıkmış hâlde ona yapışıp kalmıştı. Nan kendisine yaklaşmasına asla izin vermedi, ne zaman onu ortalıkta dolaşırken görse yelpazesini şiddetli bir şekilde sallamaya başlardı, bu da tabii Tom’un içinin parçalanmasına neden olurdu ve cennete girmesi engellenen peri gibi hissetmesini sağlardı. Elbette arkadaşları onunla alay ettiler ama yapısı gereği bastırılamaz neşesi, onun umutsuzluğa düşmesine engel oluyordu.

Emil yeni üniformasıyla göz kamaştırıcıydı, sadece denizcilerin bilebileceği bir tarzda dans etti. Bağcıksız gece ayakkabıları odanın her bir tarafındaymış gibi gözüküyordu ve partnerleri ona ayak uydurmaktan nefes nefese kalıyorlardı ama bütün kızlar, onun dansı çok iyi yönlendirdiğini ifade ediyordu. Onca hızlı hareketlerine rağmen kimse kimseyle çarpışmadı, sonuç olarak Emil mutluydu ve gemisiyle açıldığında genç kızların yokluğunu hissetmeyecekti.

Giyeceği bir kıyafeti olmadığından Dan, Meksika kıyafetini giymeye ikna oldu ve kendisini çok rahat hissetti bol düğmeli pantolonunda, bol ceketinde ve parlak kuşağında. Renkli şalını abartılı bir şekilde omzunun üzerine attı. Çok yakışıklı görünüyordu. Josie’ye değişik dans adımlarını gösterirken yüksek mahmuzlarıyla muhteşem figürler sergiliyordu. Asla konuşmaya cesaret edemeyeceği bazı sarışın genç kızlara da beğeni ile simsiyah gözleriyle baştan çıkarıcı bakışlar atmayı da ihmal etmiyordu.

Anneler çardakta oturarak herkese rozetler dağıtıyor, gülücükler atıyor ve tatlı sözler söylüyorlardı, özellikle bu tür etkinliklere pek alışık olmayan, zor durumda kalan yeni gelen gençlere, solmuş muslinli ve temizlenmiş eldivenli utangaç kızlara. Hoş bir görüntüydü. Heybetli Bayan Amy’nin kalın çizmeli, geniş alınlı, uzun boylu bir taşra çocuğunun kolunda etrafta gezinmesi ya da genç bir kız gibi Bayan Jo’nun utangaç, kollarını tulumba gibi sallayan, müdürünün eşinin ayak parmaklarına basma onuruyla şaşkın ama aynı zamanda gururlu ve bundan dolayı yüzü kıpkırmızı kesilen bir çocukla dans etmesi gibiydi. Bayan Meg’in her zaman koltuğunda iki ya da üç kız için yeri vardı. Bay Laurie sade, kötü giyinen küçük hanımlara kendini adadı, iyi niyetli nezaketiyle kalplerini fethetti ve onları mutlu etmeyi başardı. İyi huylu Profesör ise odada dağıtılan yiyecekler kadar hızlı bir şekilde etrafta dolandı, herkese eşit bir hâlde neşeyle hitap etti. Diğer taraftan Bay March oldukça ciddi genç erkeklerle çalışma odasında Yunan komedyasını tartıştı, belli ki o muazzam zihinleri hayatın önemsiz, keyif verici olaylarıyla meşgul olmamıştı.

Büyük müzik odası, salon, koridor ve veranda beyaz elbiseli genç kızlar ve onlara eşlik eden gölgelerle doluydu. Ortamda capcanlı sesler duyuluyor ve müzik grubu hareketli parçalar çaldıkça kalplerin ve aynı zamanda ayakların ritmi birbirleriyle uyum içinde hareket ediyordu, tabii neşe saçan ay parçası da o ortamı büyülemek için elinden geleni yapıyordu.

“Yırtıkları iğneyle tutturuver Meg, o sevimli Dunbar oğlanı Bay Peggotty’nin deyimiyle beni ‘parçalara ayırdı’. Ama yine de kendisi ne kadar çok eğlendi, özellikle arkadaşlarına sürekli toslarken ve beni de bir paspas gibi savururken. Böyle durumlarda görüyorum ki ne eskisi gibi gencim ne de eskisi gibi çevik. On yıl sonra birer minder gibi kenarda öylece duracağız kardeşim, bu nedenle kaderimize boyun eğmeliyiz.” Bunun üzerine insaniyet namına harcadığı çabasıyla darmaduman olmuş hâlde bir köşeye çekildi.

“Eminim ki ben güçlü kuvvetli olacağım ama senin bu kadar hareketle ete kemiğe bürüneceğini hiç sanmıyorum canımın içi. Ama bizim Amy her zaman vücut hatlarını koruyacak. Bu gece beyaz elbisesi ve gülleriyle on sekizinde gibi durduğuna eminim.” diye cevap verdi Meg, bir taraftan kız kardeşlerinden birinin yırtılmış fırfırını tutuşturuyor, diğer taraftan diğer kardeşinin zarif hareketlerini izliyordu, doğruyu söylemek gerekirse Meg, eskiden beri Amy’yi bir farklı seviyordu.

Jo’nun şişmanlıyor olması aile arasında bir espriye dönüşmüştü, gerçi şimdi ona çok yakışan dolgun hatlara sahipti. Yakında çift gerdanlı olacağı konusunda gülüşüyorlardı ki Bay Laurie görevinden bir anlığına uzaklaştı.

“Her zamanki gibi hasar mı gideriyorsun Jo? Giysilerin paçavraya dönüşmeden hiç yumuşak ve nazik şekilde dans edememişsindir. Hadi gel beraber sessiz sakin bir yürüyüş yapalım, akşam yemeğinde de yatışmış olursun. Sana birkaç tane çok hoş tablo göstermek istiyorum. Bu arada Meg de peltek konuşan Bayan Carr’ın hevesle anlattıklarını dinliyor. Neyse ki bir ara sohbet etmesi için Demi’yi yanına göndermiştim.”

Aralarında laflarken Laurie, Jo’yu müzik odasına doğru yönlendirdi. Genç erkek ve kızlar artık bahçeye ve kabul salonuna geçtiklerinden dans odası neredeyse boş sayılırdı. Oldukça geniş bir verandaya açılan dört büyük pencerenin ilkinin önünde durdular. Laurie dışarıdaki bir gruba işaret etti. “Bunun adı Jack Ashore.” diyordu içlerinden bir tanesi.

Altta bağcıksız gece ayakkabılarıyla mavi pantolon giymiş bir çift uzun bacak, sarmaşıkların arasında verandanın çatısında asılı duruyordu. Belli ki sözü geçen bacaklarla ilgisi olan ve görülmemiş eller tarafından toplanmış güller, aşağıdaki tırabzana bembeyaz kuş sürüsü gibi tünemiş birkaç genç kızın kucağına atılıyordu. O sırada “kayan yıldız gibi” bir erkek sesi üzücü bir şarkıyı oldukça değerbilir bir dinleyici topluluğuna söylüyordu:

Doğudaki tepeye ay tırmanıyordu, Dee’nin kumları arasından yükseliyordu, Ve dağın zirvesinden sızıyordu, Kulelerin ve ağaçların üzerinden gümüş bir ışık, Mary onu uyuması için bıraktığında Aklı denizlere açılmış Sandy’deydi. Yumuşak ve alçak bir ses duymuştu, Mary benim için artık ağlama, diyordu. Yastığından yavaşça kafasını kaldırdı, Kimin olabileceğini görmek için, Karşısında Sandy duruyordu, titriyordu Yüzü solmuş boş boş bakıyordu. Ah, Mary sevgilim, vücudum soğuk; Fırtınalı denizlerin dibinde yatıyor; Uzak, çok uzaklarda senden, ahiret yolculuğundayım. Sevgili Mary, benim için artık ağlama. Üç fırtınalı gece ve üç fırtınalı gün Öfkeden kudurmuş okyanusta debelendik. Gemimizi kurtarmak için çok çabaladık; Ama tüm bu çaba boşunaydı. O anlarda bile terör içime işlediğinde, Kalbim yine sana olan sevgimle doluydu. Fırtına dindi, ben de huzura kavuştum. O yüzden Mary, benim için artık ağlama. Ah masum sevgilim, kendini hazırla; O kıyıda pek yakında yine karşılaşacağız Aşkın, dert ve tasadan uzak, özgür olduğu yerde, Ve biz bir daha hiç ayrılmayacağız. Horoz çok sesli öttü, gölge de hemen yok oldu; Sandy’i bir daha hiç göremedi; Ama ayrılırken o ruh sessizce fısıldadı, Sevgili Mary, benim için artık ağlama.

“O çocuğun sürekli eğlence peşinde olması, onun için bir servet değerinde. Böylesine neşeli bir ruh hâliyle hayatı boyunca ayakta kalabilecek bir yapıya sahip.” dedi Bayan Jo. O sırada söylenen şarkı sona erdiğinde büyük bir alkış koparak gülleri geriye attılar.

“Aynen öyle. Tanrı’nın bir lütfu bu, minnettar olmalıyız, öyle değil mi? Bizim gibi değişken ruh hâli olan insanlar onun değerini iyi bilir. Sana gösterdiğim ilk tabloyu beğenmene sevindim. Gel de ikinciye bir göz at. Umarım berbat edilmemiştir. Biraz önce gayet iyi durumdaydı. Burada Othello başından geçen maceralarını Desdemona’ya anlatıyor.”