реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 6)

18

“İnsan kolza tarlasında ne yapar? Bu işte bir gariplik olduğu kesin. Tabii panik içerisinde olacağım.”

Wallander bu konuşmayı en kısa zamanda noktalaması gerektiğini düşünüyordu. Yaşlı adamın tüm bunları uydurduğu açıkça ortadaydı. Ertesi gün adamın durumunu anlatmak için sosyal hizmetlerle bağlantı kurmaya karar verdi.

“Yapabileceğim fazla bir şey yok,” dedi Wallander. “Kız büyük olasılıkla çekip gitmiş olmalı. Dolayısıyla da endişelenmeniz için bir neden yok ortada.”

“Gitmedi,” dedi Salomonsson. “Onu görebiliyorum.”

Wallander dönerek Salomonsson’un işaret ettiği yere baktı.

Genç kız kolza tarlasından yaklaşık elli metre ötede duruyordu. Wallander kızın saçlarının siyah olduğunu fark etti. Sarı tarlada siyah saçları göze çarpıyordu.

“Gidip onunla konuşacağım,” dedi Wallander. “Beni burada bekleyin.” Arabasının bagajından bir çift çizme çıkarıp giydi. Sonra da tüm bu olay sanki gerçek dışıymış gibi bir duyguya kapılarak kolza tarlasına doğru ilerledi. Genç kız kıpırdamadan ona bakıyordu. Wallander kıza yaklaştığında sadece saçlarının değil derisinin de kara olduğunu gördü. Tarlanın yanına geldiğinde durdu. Elini kaldırarak kıza doğru salladı. Genç kız kıpırdamadan durmayı sürdürdü. Wallander ondan uzak olmasına ve başaklar yüzünü örtmesine karşın kızın çok güzel olduğu izlenimine kapılmıştı. Seslenerek yanına gelmesini söyledi. Kız yerinden kıpırdamayınca ona doğru bir adım attı. Bu adımla birlikte de genç kız kaçıp gitti. Her şey o denli çabuk olmuştu ki Wallander bir an için kızın bir hayvan hayaleti olabileceğini düşündü. Ama aynı zamanda da öfkeleniyordu. Dört bir yana bakarak tarlada yürüdü. Onu yeniden gördüğünde kız tarlanın doğu köşesindeydi. Wallander koşmaya başladı. Kız çok hızlı hareket ettiğinden Wallander soluk soluğa kalmıştı. Genç kıza yirmi metre kadar yaklaştığında artık her ikisi de tarlanın ortasındaydı. Bağırarak durmasını söyledi.

“Polis!” diye haykırdı. “Dur!”

Kıza doğru yürümeye başladı. Sonra birden durdu. Ve her şey çok çabuk olup bitti. Genç kız plastik bir şişeyi başına doğru kaldırarak şişenin içindeki renksiz sıvıyı saçlarına, yüzüne ve bedenine döktü. Wallander kızın bu şişeyi başından beri yanında taşıdığını düşündü. Onun korktuğunu hissediyordu. Kız gözlerini iri iri açmış bakıyordu.

“Polis!” diye haykırdı Wallander bir kez daha. “Seninle konuşmak istiyorum.”

Aynı anda da benzin kokusu genzini yaktı. Genç kızın elindeki çakmağı ve sonra da saçlarını tutuşturuşunu gördü. Bir meşale gibi saçları alev alırken Wallander çığlık attı. Şaşkınlıktan donakalmıştı. Alevler kızın bedenini sarmış, tarlaya doğru yayılıyordu. Wallander kendi çığlıklarını duyuyordu. Ne var ki yanan genç kız sesini bile çıkarmıyordu. Daha sonra Wallander kızın çığlıklarını duyup duymadığını hatırlayamayacaktı.

Sonunda kendini toplayıp tarladan kaçmaya başladığında tüm tarla alevler içinde kalmıştı. Birden çevresi alev ve dumanla çevriliverdi. Elleriyle yüzünü kapatarak hangi yöne gittiğini kestiremeden koştu. Tarlanın kenarına ulaştığında tökezledi. Arkasını dönüp bakınca alevlerin arasına düşüp kül olmadan önce son bir kez daha kızı gördü. Kız merhamet dilercesine kollarını gökyüzüne doğru kaldırmıştı.

Kolza tarlası yanıyordu.

Arkasından bir yerlerden gelen Salomonsson’un hıçkırıklarını duydu.

Wallander yerinde doğruldu. Bacakları titriyordu.

Arkasını dönerek kustu.

3

Daha sonraları Wallander kolza ekili tarlada yanan kızı, unutmak istediği bir karabasan gibi hatırlayacaktı. Akşamın geri kalan bölümünü oldukça sakin geçirmesine karşın hiç de hoş olmayan ayrıntıları hatırlayıp durmuştu. Martinson, Hansson ve özellikle de Ann-Britt Höglund onun vurdumduymazlığına çok kızmışlardı. Ne var ki kendisini korumak için oluşturduğu sert kabuğun altında ne tür fırtınaların koptuğunu görememişlerdi. Aslında iç dünyasında kıyamet kopuyordu.

Sabahın ikisinde evine gitti. Üstünde hâlâ kirli giysileri ve çamurlu botlarıyla kanepeye oturduğunda ancak o zaman kendini bıraktı. Bir duble viski hazırladı. Balkon kapısını ardına dek açtı, sonra bir çocuk gibi hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

Kendini yakan kız çok gençti. Kızı Linda’yı anımsatmıştı ona.

Polis teşkilatında çalışmaya başladığı günden beri olay yerine her çağrıldığında kendisini hep en kötüsüne hazırlamayı öğrenmişti. Kendilerini asan, ağızlarına kurşun sıkan ya da kafalarını havaya uçuran insanlar görmüştü. Gördüklerine bir şekilde katlanmayı, sonra da bir kenara atmayı öğrenmişti. Ama kurbanlar genç ya da çocuk olduğunda bu öğrendiklerini ne yazık ki uygulayamıyordu. Öylesi zamanlarda kendisini işe yeni başlayan acemi bir polis gibi savunmasız hissederdi. Polislerin çoğunun da aynı şekilde tepki gösterdiğini biliyordu. Çocuklar ya da gençler vahşice öldüklerinde devreye giren savunma mekanizması işe yaramazdı, polis olarak çalışmayı sürdürdükçe de bunun kaçınılmaz olacağının farkındaydı.

Tarlayla birlikte genç kızın cayır cayır yanmasına tanık olduktan sonra kusmuştu. Ağzında kusmuklarla dehşet içinde Salomonsson’un yanına gitmişti. Yaşlı çiftçi gözlerini yanan tarlasından alamıyordu. Wallander çiftçiye telefonun nerede olduğunu sormuştu. Yaşlı adam söylenileni anlayamadığından ya da belki de duyamadığından Wallander adamcağızı eve doğru sürüklemek zorunda kalmıştı. Evin içi yıkanmamış yaşlı bir adamın sürdürdüğü yaşamın tuhaf kokusunu yansıtıyordu. Telefon holdeydi. Wallander 90 000 numarasını çevirdi, telefona yanıt veren santral memuru daha sonra onun son derece sakin bir sesle konuştuğunu söylemişti.

Alevler gökyüzüne yükselirken Wallander, Martinson’un evine telefon etti. Önce kızıyla konuştu, sonra da arka bahçede çimleri biçen Martinson’u telefona çağırmasını rica etti. Elinden geldiğince net bir şekilde olayı anlatarak Martinson’a Hansson’la Höglund’a haber vermesini söyledi. Telefonu kapattığında hemen mutfağa gidip yüzünü yıkadı. Dışarı çıktığında Salomonsson hâlâ aynı yerde duruyor ve boş gözlerle yanan tarlasına bakıyordu. Salomonsson’un komşuları arabalarıyla gelmişlerdi ama Wallander bağırarak yaklaşmamalarını söyledi onlara. Komşuların Salomonsson’a yaklaşmalarına bile izin vermemişti. Uzaklardan gelen itfaiye sirenlerini duydu. İtfaiyeden kısa süre sonra da iki polis arabasıyla ambulans geldi. İtfaiye erlerinin başında Wallander’in çok güvendiği Peter Edler vardı.

“Ne oldu?” diye sordu Peter Edler.

“Sonra anlatırım,” diye karşılık verdi Wallander. “Tarlada bir ceset var.”

“Ev tehlikede değil,” dedi Edler. “Söndürmeye başlayalım.”

Sonra Salomonsson’a dönerek traktör yoluyla tarlaların arasındaki hendeklerin genişliklerini sordu. Bu arada ambulansla gelen doktor yanlarına yaklaştı. Wallander onunla daha önce de karşılaşmıştı ama adını hatırlayamıyordu.

“Yaralı var mı?” diye sordu doktor.

Wallander başını hayır dercesine salladı.

“Bir kişi öldü,” dedi. “Tarlada.”

“O zaman cenaze arabası gerekecek,” dedi ambulansın şoförü. “Ne oldu?”

Wallander’in içinden yanıt vermek gelmiyordu. Bunun yerine orada bulunanların arasından en iyi tanıdığı polise, Norén’e döndü.

“Tarlada bir ceset var. Yangın sönünceye kadar bir şey yapamayız ama sonra cesedi oradan almalıyız.”

Norén tamam dercesine başını salladı.

“Kaza mı oldu?” Norén merakını gizleyememişti.

“İntihar,” dedi Wallander.

Birkaç dakika sonra Norén, Wallander’e kâğıt bardakta kahve uzatırken Martinson da olay yerine geldi. Wallander kahvesini almak için elini uzattığında elinin titrediğini şaşkınlıkla fark etti. Ann-Britt Höglund da Hansson’la birlikte gelmişti. Wallander olanları meslektaşlarına anlattı.

Sürekli aynı cümleyi kullanıyordu: Genç kız meşale gibi yandı.

“Bu korkunç bir şey,” dedi Höglund.

“Çok korkunçtu. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Hiçbirinizin böylesi bir şeyle karşı karşıya kalmamanızı dilerim.” Wallander bunları söyledikten sonra susmuştu.

Bir süre yangını söndürmeye çalışan itfaiye erlerini sessizce izlediler. Meraklılar doluşmuştu fakat polis onları yaklaştırmıyordu.

“Kız nasıl biriydi?” diye sordu Martinson. “Yakından görebildin mi?”

Wallander evet dercesine başını salladı.

“Birinin yaşlı adamla konuşması gerek. Adamın adı Salomonsson.”

Hansson, Salomonsson’un koluna girmiş onu mutfağa doğru götürüyordu. Höglund, Peter Edler’in yanına giderek onunla konuşmaya başladı. Yangını denetim altına alabilmişlerdi. Höglund geri döndüğünde yangının kısa süre sonra tamamıyla söndürüleceğini söyledi.

“Kolzalar çabuk alev alıyor,” dedi. “Ayrıca dün yağmur yağdığı için toprak da ıslak.”

“Çok gençti,” dedi Wallander. “Kara saçlı ve kara deriliydi. Üstünde sarı bir rüzgârlıkla, eğer yanlış hatırlamıyorsam, kot pantolon vardı. Ayaklarında ne olduğunu bilmiyorum. Çok korkuyordu.”

“Neden korkuyordu?” diye sordu Martinson.

Wallander karşılık vermeden bir an sustu.

“Benden korkuyordu. Tam olarak emin değilim ama polis olduğumu ve durmasını söylediğimde korkusu daha da artmıştı. Bunun dışında başka neden korktuğunu bilemiyorum.”

“Söylediklerini anladı mı?”

“Hiçbir şeyi anlamasa polis sözcüğünü anlamıştır. Bundan eminim.”

Yangından geriye yalnızca kalın bir duman tabakası kalmıştı.

“Tarlada başka kimse yok muydu?” diye sordu Höglund. “Kızın yalnız olduğundan emin misin?”

“Hayır,” dedi Wallander. “Emin değilim. Ama onun dışında kimseyi görmedim.”