реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Huzursuz Adam (страница 8)

18

“Sizinle nereye geleyim?”

Linda şaşırmış gibi oldu.

“Sana söylemedim mi? Stockholm’e gidiyoruz. Håkan’ın yetmiş beşinci yaş günü. Sen de gel!”

“Hayır,” dedi. “Ben burada kalacağım. Eğlenecek havada değilim. Restorandaki akşam yemeğinde yeterince eğlendim.”

“Yarından sonraki gün yola çıkıyoruz. Bir düşün istersen.”

Wallander o gece yatağa giderken hiçbir yere kıpırdamayacağına emindi. Fakat ertesi gün fikrini değiştirdi. Jussi’yi komşularına bırakabilirdi. Birkaç günlüğüne sırra kadem basmak iyi bir fikirdi.

Takip eden gün Stockholm’e uçtu. Linda ve ailesi arabayla geliyorlardı. Merkez Gar’ın karşısındaki bir otele yerleşti. Akşam baskısı gazeteleri karıştırırken kendi silah hikâyesinin çoktan gazetelerin iç sayfa haberleri arasına düşmüş olduğunu gördü. Günün büyük haberi, sıra dışı bir cesaretle Göteborg’da, yüzlerine ABBA maskesi takmış dört soyguncu tarafından gerçekleştirilmiş bir banka soygunuydu. İstemeye istemeye içinden soygunculara minnetini sundu.

O gece otel yatağında uzun zamandır olmadığı gibi huzurla uyudu.

4

Håkan von Enke’nin doğum günü partisi, Stockholm’ün kalburüstü semtlerinden Djursholm’de, davetler için kiralanan bir mekânda veriliyordu. Wallander buraya daha önce hiç gelmemişti. Linda bir takım elbise giymesinin yeterli olacağını söylemişti. (Von Enke smokin ve fraktan nefret ediyordu ama uzun denizcilik kariyeri boyunca kullandığı değişik üniformaları giymeyi severdi). Wallander de eğer istese polis üniformasını giyebilirdi ama yanına en iyi takım elbisesini almayı tercih etmişti; şu anki şartlar altında üniformasını kullanmak ona doğru gelmiyordu.

Arlanda Havaalanı’ndan bindiği ekspres tren Merkez Gar’a vardığında, Stockholm’e gelmeyi neden kabul ettim sanki, diye sorguluyordu kendini. Belki başka bir yere gitse çok daha iyi olurdu. Eskiden ara sıra Danimarka’da Skagen’e kısa yolculuklar yapardı. Orada sahil boyunca yürüyüş yapmayı sever, sanat galerilerine gider ve son otuz yıldır hep kaldığı pansiyonlardan birinde güzel zaman geçirirdi. Yıllar önce polis teşkilatından istifa etme fikri aklını kurcaladığı sıralar düşünmek için çekildiği köşe yine Skagen olmuştu. Ama işte şimdi buraya, Stockholm’e gelmişti ve bir doğum günü partisine katılıyordu.

Wallander Djursholm’e geldiği zaman, Håkan von Enke yanına kadar gelip kendisini karşıladı. Wallander’i gördüğü için gerçekten sevinmiş gibiydi. Ona ev sahibinin masasında, Linda ile bir tuğamiralin dul karısı arasında yer ayrılmıştı. Hök isimli dul kadın seksen yaşlarındaydı, işitme cihazı kullanıyordu ve her bir fırsatta şarap kadehini yeniden doldurtuyordu. Daha çorbalar içilirken hafiften açık saçık fıkralar anlatmaya başlamıştı bile. Wallander kadının sohbetinden hoşlanmış, özellikle altı çocuğundan birinin Lund’da adli tıp uzmanı olduğunu öğrenmek ilgisini çekmişti; genç adamla birkaç sebeple karşılaşmışlar ve kendisinde iyi bir izlenim bırakmıştı. Yemekte günün anlam ve önemini belirten bir sürü konuşma yapıldı ama neyse ki hepsi kısaydı. Tam bir asker disiplini, diye düşündü Wallander. Şerefe kadeh kaldırma olayı, konuşmasına birkaç esprili yorum katan ve Wallander’in de hayli eğlenceli bulduğu Tobiasson adında bir komutan tarafından yapılmıştı. Tuğamiralin dul karısı işitme cihazının aksilik çıkarması yüzünden bir süre sessiz kalınca, Wallander kendi yetmiş beş yaş kutlamasının nasıl geçeceğini düşünüp merak etti. Parti verdiğini düşünse bile kimler gelirdi ki? Linda ona kutlama için salon tutmanın Håkan von Enke’nin fikri olduğunu söylemişti. Wallander yanlış anlamadıysa bu duruma von Enke’nin eşi Louise bayağı şaşırmıştı çünkü kocası genellikle doğum günü kutlamalarına öyle fazla önem vermezdi ama bu kez nedense fikrini değiştirmiş ve bu büyük ziyafeti ayarlamıştı.

Kahveler parti salonuna bitişik bir yan mekânda, yine rahat koltuklarda oturmalı olarak servis edildi. Yemek olayı tamamen bitince Wallander biraz bacaklarını açmak amacıyla mekânın kış bahçesine çıktı. Restoranın arazisi büyüktü; eski sahibi İsveç’in ilk ve en zengin sanayicilerinden biriydi.

Birdenbire yanında Håkan vo Enke’nin belirdiğini görünce irkildi; adam elinde modası geçmiş bir pipo ile tütün paketi tutuyordu. Wallander markayı hemen tanıdı: Hamilton’s Blend. Yirmili yaşlarına doğru kendisi de bir süre pipo içmiş ve o da aynı tütün markasını kullanmıştı.

“Kış,” dedi von Enke, “ve hava tahminlerine göre kar fırtınası geliyormuş.”

Von Enke eğilip camdan dışarı karanlık gökyüzüne baktı.

“Belli bir derinlikte denizaltında olduğunuz zaman, iklim ve hava şartları insanın hiç umurunda olmaz. Etrafınızdaki her şey bir sükûnet içinde oluyor, kendinizi okyanusun bodrum katında gibi hissediyorsunuz. Baltık Denizi’nde eğer fazla rüzgâr yoksa yirmi beş metre derinlik kâfidir. Kuzey Denizi daha zordur. Bir keresinde fırtınalı bir havada İskoçya’dan ayrılışımızı hatırlıyorum. Otuz metre derinlikte on beş derece kaydetmiştik. Hiç de hoş bir şey değildi.”

Piposunu yaktı, inceleyen bakışlarla Wallander’i süzdü.

“Bir polis memuruna göre fazla mı dramatik?”

“Hayır, ama benim için denizaltı olayı bambaşka bir dünya. Hatta biraz korkutucu diye eklemeliyim.”

Komutan piposunu büyük bir zevkle içine çekti.

“Açık konuşalım,” dedi. “Bu parti ikimizi de sıkıntıdan boğuyor. Herkes benim düzenlediğimi biliyor. Bunu yaptım çünkü dostlarımın beklentisi bu yöndeydi. Ama istersek biz yan odalardan birinde biraz saklanabiliriz. Karım eninde sonunda beni aramaya çıkacaktır ama o âna kadar rahat rahat konuşabiliriz.”

“Ama bu gecenin yıldızı sizsiniz,” dedi Wallander.

“Tıpkı iyi yazılmış bir sahne oyunundaki gibi,” dedi von Enke. “Heyecanı artırmak için başkarakterin sürekli sahnede olması gerekmez. Olay örgüsünün önemli bazı kısımlarının yan kanatlarda gelişmesi oyun açısından daha avantajlı olabilir.”

Susmuştu. Susuşu çok ani olmuştu; fazla ani, diye düşündü Wallander. Von Enke, Wallander’in arkasında bir yere dikmişti gözlerini. Wallander de arkasına döndü. Bahçeyi görüyordu ve de onun gerisinde Djursholm-Stockholm otobanıyla birleşen tali yollardan biri uzanıyordu. Wallander çitin diğer tarafında sokak lambası direğinin altında dikilen bir adam fark etti. Yanında park hâlinde bir araba vardı ama arabanın motoru çalışıyordu. Derken arabanın egzoz dumanları yükselip sarı ışığa karışarak dağıldı. Wallander, von Enke’nin endişeli olduğunu gördü.

“Haydi, kahvelerimizi alalım ve biraz ortadan kaybolalım,” dedi.

Kış bahçesinden çıkmadan önce Wallander yine arkasına dönüp baktı; araba gitmişti, yanında direğin altında duran adam da öyle. Belki de von Enke’nin partiye davet etmeyi unuttuğu biridir, diye düşündü. Kesinlikle beni arayan biri olamaz; yani restoranda unuttuğum silahla ilgili benimle konuşmak isteyen bir gazeteci.

Kahvelerini aldıktan sonra, von Enke öne düşüp Wallander’i kahverengi ahşap panellerden duvarları ve rahat deri koltukları olan küçük bir odaya götürdü. Wallander odanın pencereleri olmadığını fark etti. Von Enke kendisini izliyordu.

“Bu odanın bir çeşit sığınak olmasının bir sebebi var,” dedi. “1930’larda bu ev birkaç yıl boyunca Stockholm’de pek çok gece kulübünün sahibi olan birisine aitti, kulüplerin çoğu yasa dışıydı tabii. Her gece silahlı kuryeler şehirde dolaşır ve bütün ganimeti toplayıp buraya getirirlermiş. O günlerde bu odada büyük bir kasa bulunuyordu. Muhasebecileri burada oturur, nakit parayı sayar, deftere kaydederler, sonra da kasaya kilitlerlerdi. Kulüplerin sahibi kanunsuz işlerden dolayı tutuklanınca kasa kesilerek açıldı. Yanlış hatırlamıyorsam adamın ismi Göransson’du. Uzun hapis cezasına çarptırılmıştı ama sağ çıkamadı. Långholmen Hapishanesi’ndeki hücresinde kendini astı.”

Sustu, bir yudum kahve içti, sonra da çoktan sönmüş piposundan bir nefes çekti. İşte o sırada, dışarıda devam eden partideki misafir seslerinin boğuk duyulduğu izole edilmiş bu küçük odada Wallander, Håkan von Enke’nin korktuğunu anladı. Bunu daha önce de pek çok kez görmüştü: bir şeyden korkmuş bir insan. Gerçek veya hayal ürünü ama yanılmadığına emindi.

Von Enke’nin deniz subayı olarak hâlâ aktif görevde olduğu yıllardan bahsetmesiyle sohbet garip bir hâl almıştı.

“1980’in sonbaharıydı,” dedi. “Şimdi çok geçmişte kaldı, neredeyse bir jenerasyon öncesi, yirmi sekiz uzun yıl. Siz ne yapıyordunuz o yıllarda?”

“Ben Ystad’da polis memuruydum. Linda çok küçüktü. Yaşlanan babama daha yakın olabilmek için oraya taşınmıştım. Ayrıca Linda’nın büyümesi için de daha iyi bir ortam olduğunu düşünmüştüm, yani en azından Malmö’den ayrılış sebeplerimizden biri buydu. Ama bundan sonrası bambaşka bir hikâye.”

Von Enke Wallander’in anlattıklarını dinlemiyor gibiydi. O kendi hikâyesine devam etti.

“Ben o sonbahar doğu kıyılarındaki deniz üssündeydim. İki yıl öncesinde en iyi denizaltılarımızdan Su Yılanı takımından birinin komutanlığından istifa etmiştim. Biz denizaltıcılar ona kısaca Yılan deriz. Deniz üssündeki görevim geçiciydi. Ben yeniden denizlere dönmek istiyordum ama o günkü idareciler benim İsveç Deniz Kuvvetleri Harekat Komutanlığı’nında yer almamı istemişlerdi. Eylül ayında Varşova Paktı ülkeleri Doğu Almanya kıyılarında bir tatbikat yürütüyorlardı. MILOBALT diyorlardı ona. Bunu hâlâ hatırlıyorum. Çok da önemli bir manevra değildi; onlar da sonbahar tatbikatlarını bizimle aşağı yukarı aynı dönemlerde yapıyorlardı ama çıkartma tatbikatı ve denizaltı kurtarma çalışmaları yaptıklarından bu kez normalden daha fazla deniz araçları kullanılıyordu. Biz, çok fazla uğraşmadan gerekli detayları elde etmeyi başarmıştık. Ulusal Savunma Telsiz Kurumu’ndan, Rus deniz araçları ile Leningrad yakınlarındaki kendi ana üsleri arasında yoğun telsiz trafiği olduğunu duymuştuk ama her şey rutin bir uygulamanın parçası gibi görünüyordu; tatbikatta yaptıklarını göz hapsinde tutuyor ve önemli bulduğumuz her noktayı kaydediyorduk. Derken o perşembe günü geldi, 18 Eylül’dü, hiç unutamayacağım tarihlerden biridir. HMS Ajax adındaki filoya ait römorkörlerden birinde nöbetçi subaydan gelen bir telefonla, İsveç karasularında gezen yabancı bir denizaltı keşfedildiğini öğrendik. Ben de o sırada deniz üssündeki harita odalarından birinde, Doğu Alman sahil şeridini daha ayrıntılı gösteren bir harita arıyordum ki bir asker telaşla odaya daldı. Asker bana tam olarak neler olduğunu anlatamamıştı; ben de kumanda merkezine geri dönüp Ajax’taki nöbetçi subayla görüştüm. Subay bana teleskopuyla denizi tararken üç yüz metre kadar ötede bir denizaltı anteni fark ettiğini söyledi. Subay işini iyi bilen bir askerdi, durumu çabuk kavrayıp denizaltının büyük olasılıkla periskop derinliğinde olduğunu3 ama römorkörü görünce dalmaya başladıklarını düşünüyordu. Olay meydana geldiği sırada Ajax, Huvudskär’ın hemen güney açıklarındaydı; denizaltı ise güneybatıya doğru yol alıyordu ki bu, onun İsveç karasuları sınırına paralel durumda bulunduğunu ama kesinlikle hattın İsveç tarafında olduğunu gösteriyordu. O mıntıkada İsveç denizaltısı olup olmadığını öğrenmem fazla uzun sürmedi: Hiç yoktu. Tekrar Ajax’la telsiz bağlantısı istedim. Nöbetçi subaydan denizaltının gördüğü kaptan köşkünü veya periskopu tarif etmesini söyledim. Anlattıklarından geminin NATO’nun Whisky adını verdiği denizaltı sınıfından olduğunu hemen çıkardım. O zamanlar bu sınıf denizaltıları sadece Ruslar ile Polonyalılar kullanıyordu. Tabii bunu anlayınca o anda kalbimin nasıl hızla çarpmaya başladığını tahmin edersiniz. Ama aklımda iki soru daha vardı.”