реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Huzursuz Adam (страница 5)

18

Pencerenin yanında durup eski su kulesini, güvercinleri, ağaçları, dağılan bulutlar arasından yüzünü gösteren mavi gökyüzünü seyretti. Kendini oldukça huzursuz hissediyordu; etrafında müthiş bir kasvet havası vardı. Belki de kasvet kendi içindeydi? Sanki kumları usul usul azalmakta olan bir kum saatine dönüşüyordu. Güvercinleri ve ağaçları, üstüne çöken his geçene kadar seyretmeye devam etti. Sonra yeniden masasına dönüp yine azimle, koca bir yığın hâlinde birikmiş önündeki raporları okumaya devam etti.

Wallander Noel’i Linda’nın ailesiyle birlikte geçirdi. Henüz adı konmamış kız torununu hayranlık ve ölçülü bir mutluluk duygusu içinde izliyordu. Linda ısrarla kızının kendisine benzediğini söylüyordu, özellikle de gözleri diyordu ama Wallander ne kadar çabalasa da bir benzerlik göremiyordu.

Noel gecesi hep beraber oturmuş şaraplarını yudumlarken, “Ona bir isim verilmeli,” diye önerdi.

“Zamanı gelince,” diye karşılık verdi Linda.

Hans, “İsminin bugünlerde kendiliğinden belli olacağını düşünüyoruz,” dedi.

“Bana neden Linda dediniz?” diye sordu kızı durup dururken. “Nereden geliyor?”

“Bu konuda suçu bana atabilirsin,” dedi Wallander. “Mona sana başka bir isim vermek istemişti, neydi artık hatırlamıyorum ama benim için sen ta başından beri bir Linda idin. Büyükbaban ise sana Venüs adı verilmesi gerektiğini düşünüyordu.”

“Venüs mü?”

“Biliyorsun, her zaman aklı pek yerinde değildi. Neden, ismini beğenmiyor musun?”

“İsmim güzel,” dedi kızı. “Ayrıca merak etmene gerek yok. Eğer evlenirsek soyadımı değiştirmeyeceğim. Hiçbir zaman Linda von Enke olmayacağım.”

“Belki ben Wallander olsam iyi olacak,” dedi Hans. “Ama bizimkilerin bundan hoşlanacağını pek sanmam.”

Sonraki birkaç gün boyunca Wallander zamanını geçmiş yıllarda biriken bütün evrakları ayıklayıp düzenlemekle geçirdi. Bunu yapmayı çok önceden beri bir alışkanlık edinmişti: eski yıl henüz bitmeden, gelecek yıla doğru ilerlerken sonradan birikecek bütün yeni yığıntıya yer açmak.

Silah soygunu davasında mahkeme kararının ilan edildiği akşam Wallander evde film izlemeye karar verdi. Uydu anten taktırmıştı ve artık pek çok film kanalını izleyebiliyordu. Beylik tabancasını eve getirmişti, temizlemeye niyetliydi. Atış talimlerinde gerilerde kalmıştı; en geç şubat başına doğru bir teste girmesi gerekiyordu. Yazı masasındaki işler henüz sona ermemişti ama acil bitirilmesi gereken bir şey yoktu. Fırsatı güzel değerlendireyim, diye düşündü. Bu gece film izleyebilirim, yarın böyle bir fırsatım olmayabilir.

Ama eve gelip Jussi’yi gezintiye çıkardıktan sonra kendini yeniden huzursuz hissetmeye başladı. Etrafı boş arazilerle çevrili tabiatın içindeki bu yeni evinde bazen bir terk edilmişlik duygusuna kapılıyordu. Bir gemi enkazı gibi, diye düşündüğü oluyordu. Bütün bu kahverengi balçık arazinin ortasında karaya oturdum. Huzursuzluk hissi normalde kısa sürerdi ama bu gece ısrarcıydı. Mutfakta oturup yaydığı eski bir gazete üstünde tabancasını temizledi. İşi bitirdiğinde saat hâlâ akşamın sekiziydi. Nereden aklına estiyse birden kararını verip üstünü değişti ve tekrar arabayla Ystad’a geri döndü. Şehir merkezi de bu saatlerde hep böyle ıssız olurdu, özellikle de hafta içi akşamlarında. En fazla iki üç restoran veya bar açık olurdu. Wallander arabasını park edip meydandaki restorana gitti. İçerisi neredeyse bomboştu. Köşe masaya geçti ve bir mezeyle yanına bir şişe şarap ısmarladı. Yemeği beklerken birkaç kadeh devirdi. Kafasını biraz boşaltmak istediği için hızlı içtiğini söyleyip kendi kendini avutuyordu. Yemek geldiğinde çoktan sarhoş olmuştu.

“Burası ölü gibi,” dedi Wallander. “Herkes nerede?”

Garson omuz silkti.

“Burada olmadıkları kesin,” dedi. “Afiyet olsun.”

Wallander yemeğinden sadece bir iki çatal aldı. Elini cebine atıp telefonunu çıkardı ve fihristinden numaraları yuvarlamaya başladı. Birisiyle konuşmak istiyordu. Ama kiminle? Sonra kimsenin sarhoş olduğunu çakmasını istemediğinden telefonu da bıraktı. Şarap şişesi boşalmıştı ve yeterince içmişti; yine de garson gelip kendisine kapatmak üzere olduklarını söylediğinde bir fincan kahve ile yanında bir kadeh konyak daha ısmarladı. Ayağa kalktığında artık yalpalıyordu. Garson bezgin gözlerle baktı ona.

“Taksi,” dedi Wallander.

Garson barın yanında, duvardaki telefondan taksi çağırdı. Wallander sağa sola sendelediğini hissediyordu. Garson ahizeyi yerine koyup başıyla tamam işareti yaptı.

Dışarı çıktığında yüzüne buz gibi bir rüzgâr çarptı. Takside arka koltuğa geçip oturdu ve araba evinin yoluna saptığında neredeyse sızmak üzereydi. Giysilerini çıkarıp yerde bir küme hâlinde bıraktı ve uzanır uzanmaz da uyuyakaldı.

Wallander’in uykuya dalışından yarım saat sonra bir adam aceleyle emniyetin yolunu tutuyordu. Gergindi; o gece nöbetçi olan memuru görmek istediğini söyledi. Karşısına Martinson çıktı.

Adam garson olduğunu açıkladı. Sonra da Martinson’un önüne bir naylon torba koydu. İçinde bir silah vardı, tıpkı Martinson’un kendi silahının benzeriydi.

Garson müşterinin adını bile biliyordu çünkü Wallander şehirde iyi tanınırdı.

Martinson bir suç bildirim formu doldurdu, sonra da orada oturup uzun uzun tabancayı seyretti.

Wallander nasıl olur da beylik tabancasını bir yerde unutabilirdi? Ve onu restorana yanında neden götürmüştü?

Saate göz attı, gece yarısını henüz geçmişti. Aslında hemen Wallander’i araması gerekiyordu ama yapmadı.

Bu görüşme yarını bekleyebilirdi. Yapmaya can attığı bir görüşme olduğu söylenemezdi.

3

Wallander ertesi gün emniyete geldiğinde ön büroda Martinson’dan kendisini bekleyen bir mesaj olduğunu gördü. İçinden küfretti. Dünden kalmaydı, kendini hasta hissediyordu ama Martinson gelir gelmez kendisini görmek istediyse bu, Wallander’in mutlaka ilgilenmesi gereken bir durum olduğu anlamına gelirdi ama keşke birkaç gün sonra olsaydı, diye geçirdi içinden, ya da en azından birkaç saat sonra. Şu an tek istediği şey, odasına gidip kapısını kapatmak, telefonun fişini çekmek, ayaklarını masaya uzatıp biraz kestirmekti. Ceketini çıkardı, daha önce açılmış bir soda şişesindeki suyu bitirdi, sonra da eskiden Wallander’e ait olan Martinson’un odasına onu görmeye gitti.

Kapıyı tıklatıp içeri girdi. Martinson’un yüzünü görür görmez ciddi bir şeyler olduğunu anlamıştı. Wallander tavırlarından onun hangi ruh hâlinde olduğunu her zaman okuyabilirdi; bu önemli bir şeydi çünkü Martinson enerjik ve neşeli biri ile somurtkan ve keyifsiz biri olma arasında gidip gelirdi.

Wallander geçip misafir koltuğuna oturdu.

“Ne oldu? Sen bu notları bana gerçekten önemli bir şey varsa yazarsın.”

Martinson şaşkınlıkla ona baktı.

“Seninle konuşmak istediğim konuyu bilmediğini mi söylüyorsun?”

“Hayır. Bilmeli miyim?”

Martinson cevap vermeyip kendini zaten kötü hisseden Wallander’e bakmaya devam etti.

“Burada oturup tahmin etmeye çalışmayacağım,” dedi sonunda. “İstediğin nedir?”

“Seninle neden konuşmak istediğimi hâlâ bilmiyor musun?”

“Hayır.”

“Bu, işleri daha da zorlaştırıyor.”

Martinson çekmeceyi açıp Wallander’in beylik tabancasını çıkardı ve masanın üzerine onun önüne koydu.

“Sanırım artık neden bahsettiğimi anladın?”

Wallander tabancaya dikti gözlerini. Sırtından aşağı bir ürperdi geçti; neredeyse akşamdan kalma hâlini bile ortadan kaldıracak kuvvette bir ürperti. Silahını dün gece temizlediğini hatırlıyordu ama… Sonrasında ne olmuştu? Hafızasını zorladı. Silah mutfak masasından Martinson’un masasına uçmuştu! Ama oraya nasıl geldiğini ve bu arada neler olup bittiğini hatırlamıyordu. Verebileceği bir açıklama, ileri sürebileceği bir bahane yoktu.

“Dün gece bir restorana gittin,” dedi Martinson. “Neden silahını da yanına aldın?”

Wallander duyduklarına inanamaz gibi başını iki yana sallıyordu. Hâlâ hatırlayamıyordu. Ystad’a giderken onu alıp cebine mi koymuştu? Her ne kadar imkânsız görünse de belli ki götürmüştü işte!

“Bilmiyorum,” dedi kabullenerek. “Bir şey hatırlamıyorum. Bana sen söyle.”

“Buraya gece yarısı bir garson geldi,” dedi Martinson. “Canı sıkkındı çünkü tabancayı senin oturduğun bankta bulmuş.”

Wallander’in aklında belli belirsiz şeyler bir görünüp bir kayboluyordu. Cep telefonunu kullanmak istediğinde mi silahı cebinden çıkarmıştı acaba? Evet ama, onu orada nasıl unutabilmişti?

“Neler olduğunu hiç bilmiyorum,” dedi. “Ama herhâlde evden çıkarken onu da cebime koymuş olmalıyım.”

Martinson ayağa kalktı ve kapıyı açtı.

“Kahve ister misin?”

Wallander başını iki yana salladı. Martinson holde kayboldu. Wallander silaha uzandı ve dolu olduğunu gördü. Birden ter basmıştı. Kendini vurma fikri aklından gelip geçti. Silahın namlusunu pencereye doğru çevirdi. Martinson geri gelmişti.

“Bana yardım eder misin?” diye sordu Wallander.

“Korkarım bu kez olmaz. Garson seni tanımış. Buradan doğruca patrona gitmen gerekecek.”

“Onunla çoktan konuştun mu?”

“Konuşmasam görevimi yerine getirmemiş olurdum.”

Wallander’in diyecek bir şeyi yoktu. Orada sessizce oturdular. Olmadığını iyi bildiği hâlde bir çıkış yolu arıyordu.

“Ne olacak peki şimdi?” diye sordu sonunda.

“Ben de talimatnameyi okuyup bilgi edinmeye çalışıyordum. Bununla ilgili kurum içi soruşturma açılacak tabii. Ayrıca bir de garsonun basına haber sızdırma ihtimali de var; adı Ture Saage bu arada, yani eğer hâlâ bilmiyorsan diye söylüyorum. Bugünlerde satacak değerde bilgin varsa birkaç kron kazanabilirsin. Dikkatsiz, sarhoş polisler de bir hayli iyi kazandırırlar.”