реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Huzursuz Adam (страница 15)

18

Tekrar salona geri döndü. Çay fincanları toplanmıştı. Louise pencerelerden birinin yanında durmuş caddeyi seyrediyordu. Wallander hafifçe öksürünce, kadın sanki korkmuş gibi irkilip hızla arkasına döndü ve bu durum Wallander’in aklına Djursholm’deki partide kocasının yaptığı şeyi getirdi; o da aynı tepkiyi vermişti, diye düşündü. Her ikisi de tedirgin, korkuyorlar ve sanki bir tür tehlike içindeler.

Bu soruyu sormayı planlamamıştı ama Djursholm’ü hatırlayınca kendiliğinden ağzından döküldü.

“Bir silahı var mıydı?”

“Hayır. Artık yoktu. Håkan görevli olduğu zamanlarda mutlaka bir tane kullanmıştır. Ama burada evde, hayır, burada hiç silahı olmadı.”

“Bir yazlığınız var mı?”

“Bir yer almaktan hep söz ederdik ama bunu gerçekleştirme imkânı hiç bulamadık. Hans küçükken yaz mevsimini Utö Adası’nda geçirirdik. Son yıllarda ise Riviera’ya gitmeye ve orada bir daire kiralamaya başlamıştık.”

“Silah saklayabileceği başka yerler var mı?”

“Hayır. Neden soruyorsunuz?”

“Belki depo gibi bir yeri olabilir diye. Bu evde tavanarası var mı veya bodrum katı?”

“Eski eşyaları ve çocukluk hatırası olan şeyleri sakladığımız bir oda var bodrumda. Ama orada bir silah olabileceğini sanmıyorum.”

Kadın odadan çıkıp bir anahtarla geri döndü. Wallander onu cebine koydu. Louise ona biraz daha çay isteyip istemediğini sordu ama Wallander istemedi; yerine bir fincan kahve istediğini ise söyleyememişti.

Çalışma odasına geri dönüp Kamboçya ile ilgili raporu karıştırmaya devam etti. Neden bu dosya dolabının en tepesinde duruyordu? Koltuğun yanında ayak dayamak için bir puf vardı. Wallander pufu dosya dolabının önüne çekerek üstünü görmek için parmak uçlarında tepesine çıktı. Klasörü aldığı yer hariç üstü toz kaplıydı. Wallander pufu yerine itti ve dikilip çevreyi süzmeye devam etti. Birdenbire dikkatini neyin çektiğini kavrayıverdi. Sanki bazı evraklar kayıp gibiydi, özellikle dosya dolabında. Emin olmak için bir kez daha gözden geçirdi, hem masanın gözlerini hem de dosya dolabındaki çekmecenin içindekileri. Her yerde, yerinden alınmış evrakların izine rastlıyordu. Bunu Håkan’ın kendisi yapmış olabilir miydi? Bu mümkündü veya Louise de yapmış olabilirdi.

Wallander salona yine geri döndü. Louise oldukça eskiymiş gibi görünen bir sandalyede oturmuş, gözlerini ellerine dikmişti. Wallander’in geldiğini görünce ayağa kalkıp ona tekrar bir fincan çay isteyip istemediğini sordu. Wallander bu kez kabul etti. Sonra kadının çayı koyması bitene kadar bekledi; kendisine de bir tane doldurmadığını fark etmişti.

“Bir şey bulamadım,” dedi Wallander. “Acaba evraklarını biri elden geçirmiş olabilir mi?”

Kadın soran gözlerle kendisine baktı. Yüzü yorgunluktan neredeyse gri bir renk almıştı.

“Onları ben inceledim elbette. Ama başka kim yapmış olabilir?”

“Bilmiyorum, ama sanki bazı kâğıtlar eksikmiş gibi gözüküyor, sanki bütün düzenli ve tertemiz dosyaların düzeni bozulmuş gibi. Yanılıyor da olabilirim.”

“Kaybolduğu günden beri onun çalışma odasına giren olmadı. Benim dışımda, tabii.”

“Bunu daha önce de konuştuğumuzu biliyorum ama bir daha sorayım: Çok titiz bir insan mıydı?”

“Düzensizlikten nefret ederdi.”

“Ama kılı kırk yaran tiplerden olmadığını söylediğinizi de hatırlıyorum.”

“Yemeğe misafirlerimiz olduğu zaman bana sofrayı kurmakta hep yardım ederdi. Çatal bıçaklarla kadehlerin her zaman olması gerektiği yerde durup durmadıklarını kontrol ederdi fakat bunun için de cetvel kullanmazdı. Bu, sorunuzu cevaplıyor mu?”

“Kesinlikle cevaplıyor,” dedi Wallander kibarca.

Sonra çayını içti ve ardından ailenin depo olarak kullandığı odaya bakmak için bodrum katına indi. Burada birkaç eski valiz, salıncaklı oyuncak at, sadece Hans tarafından olmayıp farklı jenerasyonlarca kullanılmış ve sonunda plastik kutulara yerleştirilmiş oyuncaklar vardı. Duvara kayaklar dayanmıştı ve bir de fotoğraf negatifleri basmak için parçalarına ayrılmış bir makine vardı.

Wallander yavaşça oyuncak atın üstüne oturdu. Biraz düşünce, birkaç gün önce üstüne saldıran gençler gibi aklına bir fikir hücum etti: Håkan von Enke ölmüştü. Başka mümkün bir açıklaması yoktu. Ölmüştü.

Bunu idrak etmek kendisini sadece üzmemiş, aynı zamanda rahatsız da etmişti.

Håkan von Enke bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu, diye düşündü. Ama ne yazık ki o gün Djursholm’deki o sığınakta ben bunun ne olduğunu anlayamadım.

7

Wallander sabaha karşı yan odada kavga eden genç bir çiftin gürültüsüyle uyandı. Duvarlar öyle inceydi ki birbirlerine söyledikleri kötü sözleri açıkça duyabiliyordu. Yataktan kalktı, tuvalet takımlarını koyduğu çantanın içinde kulak tıkaçlarını aradı ama herhâlde onları evde bırakmıştı. Duvara vurdu. İki kuvvetli vuruştan sonra, sanki ettiği küfrü yumruğuyla iletmek istercesine son bir tane daha indirdi. Tartışma anında kesilmişti veya artık duyulmayacak şekilde tartışmaya alçak sesle aralarında devam ettiler. Uyumadan önce başkente gezmeye geldikleri zaman otelde Mona ile kendisinin de böyle kavga edip etmediklerini düşündü. Ara sıra kızdıkları bir konuyu anlamsız tartışmalarla onların da büyüttüğü olmuştu ama eften püften şeyler yüzündendi. Bizim tartışmalarımız hiç böyle renkli değildi, diye düşündü, bizimki hep kurşuni renkteydi. Biz mutsuz olurduk veya hayal kırıklığı hissederdik ya da ikisini birden ama kısa bir süre sonra geçeceğini bilirdik. Yine de nedense tartışırdık ve ikimiz de aynı derece aptaldık, anında pişman olduğumuz şeyler söylerdik. Kendimizi tutamaz, ağzımızdan bir araba dolusu söz çıkardı.

Uyuyakaldı ve rüyasında birini gördü. Rydberg’di galiba, ya da babası mıydı, yağmurun altında durmuş kendisini bekliyordu. Ama geç kalıyordu, arabası mı bozuluyordu ne; ve geç kaldığı için azarlanacağını biliyordu.

Kahvaltıdan sonra lobide oturdu ve Sten Nordlander’i aradı. Wallander önce ev telefonunu çevirdi. Cevap yoktu. Cep telefonu da cevap vermiyordu ama bir mesaj bıraktı. Adını ve ne iş yaptığını söyledi. Fakat işi neydi gerçekten? Kayıp Håkan von Enke’yi bulmak Stockholm polisinin işiydi, kendisinin değil. Belki olayla ilgilenen bir ‘özel dedektif’ olduğu söylenebilirdi; Olof Palme’nin öldürülmesinin ardından itibarı zedelenen bir sıfattı bu.

Birbiri ardına aklından geçen düşünceler çalan cep telefonunun sesiyle bozuldu. Arayan Sten Nordlander’di. Sesi kalın ve boğuktu.

“Kim olduğunuzu biliyorum,” dedi. “Hem Håkan hem de Louise sizden bahsetmişti. Sizi nereden alabilirim?”

Sten Nordlander arabasıyla yanaştığında Wallander kaldırımda bekliyordu. Arabası ellilerin ortalarından kalma, parlak krom kaplama, jantlarının lastik yanağı beyaz olan bir Dodge’du. Nordlander gençken, 50’lili yılların “Teddy Boy”larından olduğuna hiç şüphe yoktu. Şu anda bile deri ceket, Amerikan tarzı çizmeler, kot ve soğuk havaya rağmen ince bir gömlek giymişti. Wallander, elinde olmadan Nordlander ile von Enke’nin nereden ve nasıl arkadaş olduklarını merak etti. İlk bakışta birbirinden bu kadar farklı olan iki insanı bir arada düşünmek imkânsız geliyordu. Fakat dışarıdan görünümüyle bir insanı değerlendirmek çok yanlıştı. Bu durum Rydberg’in sık sık söylediği bir şeyi hatırlatmıştı: Dış görünüme hiçbir zaman takılma.

“Atla,” dedi Sten Nordlander.

Wallander nereye gittiklerini sormayıp, orijinal olduğu belli olan kırmızı deri koltuğa gömüldü. Arabayla ilgili birkaç nezaket sorusu sordu ve aynı nezaketle yanıt aldı. Sonra sessizce oturdular. Arka pencerenin önünde, yünden bir çift büyük zar sallanıyordu. Wallander gençlik yıllarında buna benzer çok araba görmüştü. Direksiyonun arkasında her zaman en az arabanın krom parçaları kadar parlak takım elbiseler içinde orta yaşlı adamlar olurdu. Babasının yağlı boya resimlerini düzinelerle almaya gelirler, bedelini kalın bir para tomarı arasından çıkarıp verdikleri paralarla öderlerdi. Onlara “İpek Giyen Şövalyeler” derdi Wallander. Yağlı boya resimleri çok az bir para karşılığı aldıkları için aslında babasını aşağıladıklarını sonradan anlamıştı.

Bunu hatırlamak üzdü onu. Artık geçmişte kalmıştı, o günleri geri getirmek mümkün değildi.

Arabada emniyet kemeri yoktu. Nordlander onun bağlanmak için kemer aradığını gördü.

“Bu klasik bir araba,” dedi. “Zorunlu kemer takma kuralından muaf tutuluyor.”

Värmdö Adası’nda bir yere gelmişlerdi. Wallander mesafe ve yön duygusunu çoktan yitirmişti. Nordlander kahverengi boyalı, altında kafe olan bir binanın önüne park etti.

“Kafenin sahibi kadın Håkan ile benim ortak bir arkadaşımızın eşiydi,” dedi Nordlander. “Artık dul. Adı Matilda. Kocası, Claes Hornvig, Håkan’la birlikte görev yaptığımız Yılan’da ikinci kaptandı.”

Wallander başını salladı. Håkan von Enke’nin o denizaltından bahsettiğini hatırlıyordu.

“Fırsat oldukça buraya gelip kafenin iş yapmasını sağlıyoruz. Paraya ihtiyacı var. Ayrıca kahvesi çok iyi.”

İçeri girer girmez Wallander’in gözüne ilk çarpan şey, orta yerde duran bir periskop olmuştu. Nordlander onun emekliye çıkarılan hangi denizaltıdan alındığını anlattı ve Wallander aslında denizaltı müzesi gibi bir yerde olduğunu fark etti.

“Bir alışkanlık hâline geldi,” diye açıkladı Nordlander. “İsveç denizaltısında hizmet eden herkes en az bir kere Matilda’nın kafesine uğrar ve gelirken de mutlaka bir şeyler getirirler, bunun aksi düşünülemez bile. Çalıntı tabak çanak veya bir battaniye, hatta kontrol malzemeleri bile. Tabii en bereketli dönem, denizaltıların emekli edilip hurdaya çıkarıldıkları zamanlardı. Pek çok emekli denizci hatırat toplamaya başlamıştı. Matilda’nın koleksiyonuna katkıda bulunmak isteyen birileri mutlaka olurdu. Parası önemli değildi, önemli olan hurda denizaltıdan bir şeyler kurtarabilmekti.”