реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Güvenlik Duvarı (страница 4)

18

Wallander bardağı kafasına dikti ve ânında baş ağrısının geçtiğini hissetti. Martinson’un masasına koyduğu dosyaya baktı, üstüne Çok, çok acil! yazan kırmızı bir post-it yapıştırılmıştı. Wallander dosyadakileri zaten biliyordu. Geçen hafta Wallander, gittikçe büyüyen motosikletli çetelerle bağlantılı şiddet eylemlerinde polisin tutumuyla ilgili düzenlenen ulusal polis konferansındayken telefonda uzun uzadıya konuşmuşlardı. Wallander bu vakada olmamak için mazeret bildirmek istemişti ama Emniyet Müdürü Holgersson ısrar etmişti. Onu özellikle bu dosyada mutlaka istiyordu. Çetelerden biri Ystad’ın dışında bir çiftlik satın almıştı ve ileride onlarla baş etmeye hazırlıklı olmak zorundaydılar.

Wallander derin bir iç geçirerek dosyayı aldı. Martinson olayları titizce sıraladığı bir rapor hazırlamıştı. Wallander sandalyesinde arkaya yaslandı ve az önce okuduklarını kafasında evirip çevirmeye başladı.

Biri 19, diğeri en fazla 14 yaşında olan iki kız, salı akşamı saat on sularında bir restorandan taksi çağırmışlardı. Taksiciden kendilerini Rydsgård’a götürmesini istemişler. Kızlardan biri şoförün yanına oturmuş. Ystad’ın dış mahallelerine ulaştıklarında kız, taksiciye arka koltuğa geçmek istediğini söylemiş. Taksi yol kenarına çekince arkada oturan kız, taksicinin kafasına çekiçle vurmuş. Ön koltuktaki kız da adamı göğsünden bıçaklamış. Adamın cüzdanını ve cep telefonunu alıp kaçmışlar. Taksici, o hâline rağmen taksinin telsizinden acile ulaşmayı başarmış.

Adamın adı Johan Lundberg’di ve aşağı yukarı 60 yaşındaydı. Ömrü boyunca taksicilik yapmıştı. İki kızın da eşkâlini oldukça ayrıntılı tarif etmişti. Martinson bu detaylı tarifleri kullanıp kızların isimlerini bulmayı başarmış, aynı zamanda restorandaki diğer insanların da ifadesini almıştı.

Kızlar evlerinde yakalanmıştı. İkisi de yaşlarına rağmen gözaltında tutuluyordu çünkü işledikleri suç ve şiddet unsuru göz önüne alınmıştı. Lundberg hastaneye yatırıldığında bilinci yerindeydi ancak durumu kötüleşmişti. Artık şuuru kapanmıştı ve doktorlar tedaviden pek emin değildi. Martinson’a göre kızlar saldırının nedeni olarak sadece “paraya ihtiyaçları olduğunu” belirtmişti.

Wallander yüzünü ekşitti. Hayatında hiç böyle bir şey duymamıştı. Ortada vahşice suç işleyen iki kız vardı. Martinson’un notlarına göre, daha genç olan kızın okul notları çok iyiydi. Büyük olansa bir otelin resepsiyonunda çalışıyordu ve daha önce Londra’da dadılık yapmıştı. Üniversitenin yabancı dil bölümüne başvurmuştu. İkisinin de sicili temizdi.

Hiç anlamıyorum, diye düşündü Wallander. İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? O taksici ölebilirdi, belki de ölecek zaten. İki kız. Erkek olsalar bir nebze anlayabilirim, o da sırf artık duymaya alıştığım için.

Kapının çalmasıyla düşünceleri kesildi. Meslektaşı Ann-Britt Höglund kapıdaydı. Her zamanki gibi beti benzi atmış ve yorgun görünüyordu. Wallander, kadının Ystad’a ilk gelişinden bu yana hayatındaki değişiklikleri düşündü. Polis Akademisi’nde sınıf birincisiydi ve büyük bir hırs ve enerjiyle şehre gelmişti. Bugünse hâlâ iradesi güçlüydü ama değişmişti. Yüzündeki solgunluk içinden yansıyordu.

“Sonra uğramamı ister misin?” dedi.

“Hayır, sorun değil.”

Wallander’in karşısındaki bozuk sandalyeye dikkatlice oturdu.

Wallander önündeki belgeleri gösterdi. “Bununla ilgili söyleyecek bir sözün var mı?” diye sordu.

“Taksici dosyası mı?”

“Evet.”

“Yaşı büyük olan kızla konuştum, Hökberg. Bana net ve sert cevaplar verdi, her şeye cevap verdi. Pişmanlıktan en ufak bir eser yoktu. Diğer kız, yaşından dolayı sosyal hizmetlerde gözaltında tutuluyor.”

“Anlayabiliyor musun?”

Höglund cevap vermeden önce durdu. “Hem evet hem hayır. Suç işleme yaşının çok düştüğünü biliyoruz.”

“Kusuruma bakma ama ben daha önce bir çekiç ve bıçakla birisine saldıran iki ergen kızla ilgili bir dosyaya rastlamadım. Sarhoş muymuşlar?”

“Hayır. Ama bu bizi şaşırtmalı mı, bilmiyorum. Belki de böyle bir olayın daha önce yaşanmamış olması şaşırtıcıdır.”

Wallander masasına doğru eğildi. “Şu en son kısmı bir tekrar etmen lazım.”

“Açıklayabilir miyim, emin değilim.”

“Bir dene bakalım.”

“Kadınlara artık iş alanında ihtiyaç yok. O çağ sona erdi.”

“Ama bu genç bir kızın neden bir taksiciye saldırdığını açıklamıyor.”

“Bizim bildiğimizden fazlası olmalı. Ne sen ne ben insanların doğuştan kötü kalpli olduğunu düşünüyoruz.” Wallander başını iki yana salladı. “Benim fikrim değişmedi,” dedi, “gerçi ara sıra biraz şaşmıyor değilim.”

“Genç kızların okuduğu dergilere bir göz at. Artık her şey güzellik hakkında, başka hiçbir şey yok. Nasıl erkek arkadaş bulunur, onun ilgi alanları ve hayalleri aracılığıyla hayata nasıl anlam katılır, bunun gibi şeyler.”

“Eskiden de hep bunlarla ilgili değil miydi o dergiler?”

“Hayır. Kendi kızını düşün. Hayatını nasıl şekillendireceği hakkında kendi fikirleri yok muydu?”

Wallander kadının haklı olduğunu biliyordu. “Evet ama yine de neden Lundberg’e saldırdıklarını anlayamıyorum,” dedi.

“Ama anlamalısın. Genç kızlar, toplumun onlara gönderdiği mesajın alt metnini yavaş yavaş görmeye başladılar. Kendilerine ihtiyaç olmadığını, hatta bir süs unsuru olduklarını anladıkları zaman, erkekler kadar haince tepki veriyorlar. Suç işlemeye ve başka şeyler yapmaya başlıyorlar.”

Wallander suskun kaldı. Höglund’un ifade etmeye çalıştığı şeyin özünü anlıyordu.

“Daha iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum,” dedi kadın. “Onlarla kendin konuşsan daha iyi olmaz mı?”

“Martinson da böyle istemişti.”

“Aslında ben başka bir sebeple uğradım. Bir konuda yardımına ihtiyacım var.”

Wallander devam etmesini bekledi.

“Ystad’da bir kadın kulübüne konuşma yaparım demiştim. Toplantı perşembe akşamı ama artık canım istemiyor. Hayatımda bir sürü şey oluyor ve buna odaklanamıyorum.”

Wallander kadının, sancılı bir boşanma sürecinin ortasında olduğunu biliyordu. Kocası işi sebebiyle hep uzaktaydı. Dünyanın dört bir yanına gönderiliyordu ve bu yüzden süreç daha da uzuyordu. Evliliğinin bittiğini Wallander’e ilk söylemesinin üstünden bir yıl geçmişti.

“Martinson yapabilir mi diye sorsana?” dedi Wallander. “Benim konuşma yapma konusunda ne kadar beceriksiz olduğum ortada.”

“Onlara sadece polisliğin nasıl bir iş olduğunu anlatacaksın, o kadar,” dedi kadın. “Altı üstü otuz kadar kadından oluşan bir dinleyici kitlesine konuşacaksın. Muhtemelen soru da soracaklar. Seni severler.”

Wallander kararlı bir şekilde olumsuz anlamda başını salladı. “Martinson bayıla bayıla yapar,” dedi. “Siyaset deneyimi de var, o yüzden böyle şeylere alışkın.”

“Ona sordum zaten. Yapamazmış.”

“Holgersson?”

“O da. Geriye tek sen kalıyorsun.”

“Hansson’a ne olmuş?”

“Birkaç dakika sonra at yarışı konusuna girer. İflah olmaz.”

Wallander pes etmek zorunda olduğunu anladı. Kadını ortada bırakamazdı. “Nasıl bir kadın kulübü?”

“Bir kitap kulübü olarak başladı galiba, entelektüel ve edebî bir gruba dönüştü. Yaklaşık on yıldır faaller.”

“Eh, yapmak istemiyorum ama başka kimse yoksa yaparım.”

Kadın resmen rahatlamıştı, Wallander’e bir kâğıt parçası uzattı.

“Arayacağın kişinin adı ve telefon numarası burada yazıyor.” Adres şehir merkezindeydi, Wallander’in evine uzak değildi. Höglund ayağa kalktı.

“Bir ödeme yapmıyorlar,” dedi. “Ama bol bol kahve içer, kek yersin.”

“Ben kek sevmem.”

“Eğer bir yardımı olacaksa diye söylüyorum, bu tür gönüllü kamu hizmetleri tam da emniyet müdürlüğünün bizden yapmamızı istediği şey. Biliyorsun, hani bize hep halkla iç içe olun diye mesajlar geliyor ya onlardan işte.”

Wallander ona özel hayatının nasıl gittiğini sormayı düşündü ama vazgeçti. Eğer onunla paylaşmak istediği bir sorunu olsaydı konuyu ilk açan zaten kendisi olurdu.

“Stefan Fredman’ın cenazesine gitmeyecek miydin sen?”

“Oradaydım, tahmin edemeyeceğin kadar boğucuydu.”

“Anne nasıl karşılamış bu haberi? Adını unuttum.”

“Anette. Kadının hayatta şansı hiç yaver gitmemiş. Ama bence elinde kalan tek çocuğuna iyi bakıyor. Ya da en azından bakmaya çalışıyor.”

“Göreceğiz.”

“Nasıl yani?”

“Çocuğun adı ne?”

“Jens.”

“On yıl sonra Jens Fredman ismi polis kayıtlarımıza girecek mi girmeyecek mi, bekleyip göreceğiz işte.”

Wallander başını salladı. Bu ihtimal dâhilindeydi.

Höglund çıktı, Wallander de yeni bir kahve almaya gitti. Genç polisler kantinden ayrılmıştı. Wallander, Martinson’un odasına yürüdü. Kapı ardına kadar açıktı ama oda boştu. Wallander kendi odasına döndü. Baş ağrısı geçmişti. Camdan dışarıya baktı. Su kulesinin orada bir grup karatavuk ciyak ciyak bağırıyordu. Wallander kuşları saymaya çalıştı ama sayıları çok fazlaydı.