Хеннинг Манкелль – Gülümseyen Adam (страница 16)
“Sözlerinizin biraz garip olduğunu söylersem yanlış anlamayın,” dedi Wallander. “Demek istiyorum ki onunla birlikte uzun süredir çalışıyordunuz.”
“Onunla
Wallander başıyla onayladı. “Çok iyi tanımasanız da hakkında pek çok şey biliyor olmalısınız. Lütfen yardımcı olmaya çalışın. Eğer yapamazsanız korkarım oğlunun ölümünü çözemeyebiliriz.”
“Bana karşı dürüst davranmıyorsunuz Komiser Wallander,” dedi Berta Dunér. “Gustaf o trafik kazasında öldüğünde gerçekte ne olduğunu bana söylemediniz.”
Besbelli kadın Wallander’i şaşırtmaya devam edecekti. Wallander o anda açık konuşmaya karar verdi.
“Henüz tam olarak bilmiyoruz,” dedi Wallander. “Ancak bunun bir kazadan daha fazlası olduğunu düşünüyoruz. Belki bir şey kazaya sebep oldu ya da kazadan sonra bir şey oldu.”
“O yolda çok defa araba kullanmıştı,” dedi Berta Dunér. “Oraları avucunun içi gibi bilirdi ve arabasını asla hızlı kullanmazdı.”
“Eğer doğru anladıysam, kazadan önce bir müvekkiliyle görüşmüş,” dedi Wallander.
“Farnholm’deki adamla,” dedi Berta Dunér yalnızca.
“Farnholm’deki adam mı?”
“Alfred Harderberg. Farnholm Şatosu’ndaki adam.”
Wallander, Farnholm Şatosu’nun Linderöd Tepesi’nin güneyindeki sapa bir yerde olduğunu biliyordu. Sık sık dönüş yerinden geçmişti ama oraya hiç gitmemişti.
“En önemli müvekkilimizdi,” diye devam etti Berta Dunér. “Son yıllarda Gustaf Torstensson’un tek müvekkili hâline gelmişti.”
Wallander cebinde bulduğu bir kâğıt parçasına adamın ismini yazdı.
“Adını hiç duymadım,” dedi Wallander. “Çiftçi mi?”
“Şatonun sahibidir,” dedi Berta Dunér. “Fakat kendisi iş adamıdır. Büyük işlerle uğraşır, uluslararası işlerle.”
“Belli ki onunla görüşmem gerekecek,” dedi Wallander. “Gustaf Torstensson’u yaşarken gören son kişi o olmalı.”
Derken kapıdaki posta kutusuna aniden bir paket mektup bırakıldı. Wallander, Berta Dunér’in ürktüğünü fark etti.
Korkan üç insan, diye düşündü. Fakat korktukları ne?
“Gustaf Torstensson,” diye yeniden konuşmaya başladı Wallander, “tekrar başa dönersek, nasıl birisiydi?”
“Tanıdığım en farklı kişiydi,” dedi Berta Dunér. Wallander sesinde üstü kapalı bir saldırganlık sezdi. “Kimsenin kendisine yakınlaşmasına müsaade etmezdi. Aşırı kuralcıydı, rutinini asla bozmazdı. Halk arasında dakik olarak anılan kişiler vardır. Bu tanım Gustaf Torstensson için tamamen geçerliydi. Biraz duygusuz ve silik bir kişilikti, ne iyi ne kötü, sadece sıkıcı birisiydi.”
“Sten’e göre babası aynı zamanda neşeliymiş,” dedi Wallander.
“Dalga geçiyor olmalısınız,” dedi Berta Dunér.
“İkisi nasıl anlaşırlardı?” diye sordu Wallander.
Tereddüt etmeden doğrudan yanıtladı Berta Dunér. “Gustaf Torstensson, Sten’in şirketi yenilemeye çalışmasından rahatsızdı. Doğal olarak Sten de babasının ayak bağı olduğunu düşünüyordu. Ama birbirlerine gerçek hislerini belli etmezlerdi. İkisi de kavga etmekten kaçınırdı.”
“Sten ölmeden önce, babasının birkaç aydır endişeli ve üzgün olduğundan bahsetmişti,” dedi Wallander. “Siz de bu durumu fark etmiş miydiniz?”
Bu defa cevap vermeden önce düşündü Berta Dunér.
“Olabilir,” dedi. “Madem ki söylediniz, hayatının son aylarında onda bazı değişiklikler vardı.”
“Sizin bir açıklamanız var mı bu konuda?”
“Yok.”
“Hiç sıra dışı bir şey olmuş muydu?”
“Hayır, olmadı.”
“Lütfen iyice düşünün. Bu çok önemli olabilir.”
Berta Dunér düşünürken bir bardak çay daha koydu. Wallander konuşmasını bekledi. Biraz sonra kadın bakışlarını ona çevirdi.
“Söyleyemem,” dedi. “Çünkü açıklayamıyorum.”
Wallander, Berta Dunér’in doğruyu söylemediğini anladı fakat daha fazla baskı yapmamaya karar verdi. Her şey hâlâ belirsiz ve şüpheliydi. Henüz vakti gelmemişti.
Wallander bardağı bir kenara koyup ayağa kalktı. “Sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim,” dedi. “Ama ne yazık ki yine gelmem gerekecek.”
“Tabii ki,” dedi Berta Dunér.
“Söylemek istediğiniz bir şey olursa beni aramanız yeterli,” dedi Wallander çıkarken. “En küçük detaylar bile önemli olabilir.”
“Bunu aklımda bulunduracağım,” dedi Berta Dunér kapıyı kapatırken.
Wallander kontağı çevirmeden arabada oturdu. Kendisini fazlasıyla huzursuz hissetti. İki avukatın ölümünün arkasında, ne olduğunu tam olarak açıklayamadığı ciddi ve rahatsız edici bir şeyler olduğunu seziyordu. Hâlâ olayın yüzeyini kazımaya çalışıyorlardı.
Bir şeyler bizi yanlış yöne sevk ediyor, diye düşündü. Finlandiya’dan gönderilen kartpostal belki de bir kandırmaca değildir, belki de bizim gerçekten incelememiz gereken bir şeydir. Ama neden?
Arabayı çalıştırmak üzereyken karşı kaldırımda durduğunda izlendiğini fark etti.
Yirmi yaşlarında, Asya kökenli genç bir kızdı. Wallander’in kendisini fark ettiğini anlayınca hızla uzaklaştı. Wallander dikiz aynasından kızın sağa dönerek Hamn Caddesi’ne doğru arkasına bakmadan gittiğini gördü.
Daha önce bu genç kızı hiç görmediğinden emindi.
Ne var ki genç kız Wallander’i tanıyor olabilirdi. Bir polis olarak yıllar içinde pek çok defa çeşitli durumlarda mülteci ve sığınmacılarla karşı karşıya gelmişti.
Arabasını emniyete sürdü. Rüzgâr hâlâ sert esiyor ve doğuda bulutlar toplanıyordu. Kristianstadsvägen’e dönmüşken aniden frene bastı. Arkasındaki kamyon bu ani duruşa korna çaldı.
Çok yavaş tepki veriyorum, diye düşündü. Ağaçlardan ormanı göremiyorum.
Kural dışı bir dönüş yaptı, Hamn Caddesi’ndeki postanenin önüne park etti ve arabadan inip süratle kuzeyden Stick Caddesi’ne giden ara sokağa girdi. Berta Dunér’in pembe evini görebileceği bir yerde durdu.
Hava gittikçe soğuyordu. Wallander pembe evden gözünü ayırmadan bir ileri, bir geri yürümeye başladı. Bir saat kadar sonra pes etmeyi geçirdi aklından. Ama haklı olduğundan emindi. Evi izlemeye devam etti. Şu anda Åkeson, Wallander’i bekliyor olmalıydı fakat beyhude beklemiş olacaktı.
Üçü kırk üç geçe pembe evin kapısı hızla açıldı. Wallander bir duvarın arkasına saklandı. Haklıydı. Asya kökenli o kızın Berta Dunér’in evinden çıkmasını seyretti. Kız köşeyi dönüp gözden kayboldu.
Yağmur tekrar yağmaya başlamıştı.
5
Soruşturma toplantısı saat dörtte başladı ve tam olarak yedi dakika sonra bitti. Toplantıya en son Kurt Wallander geldi ve sandalyesine çöktü. Nefes nefeseydi ve ter içinde kalmıştı. Masanın etrafındaki arkadaşları şaşkınlıkla Wallander’e bakıyorlardı ancak kimse bir yorum yapmadı.
Björk’ün kimsede rapor edilecek önemli bir gelişme ya da görüşülecek bir konu olmadığını anlaması birkaç dakika sürdü. Soruşturmada eskiden beri söyledikleri gibi, “tünel kazma zamanı” adını verdikleri bir noktaya gelmişlerdi. Görünenin altında saklı olan bir şeyleri bulmak için yüzeydeki katmanları geçmeye çalışıyorlardı. Bu, ceza soruşturmalarındaki alışıldık bir aşamaydı ve tartışmaya gerek yoktu. Toplantının sonunda soru soran tek kişi Wallander oldu.
“Alfred Harderberg kim?” diye sordu elindeki kâğıt parçasında yazan isme bakarak.
“Herkesin tanıdığı birisi,” dedi Björk. “İsveç’in şu anda en başarılı iş adamı… Burada Skåne’de yaşıyor. Özel jetiyle dünyayı dolaşmadığı zamanlarda…”
“Farnholm Şatosu’nun sahibi,” dedi Svedberg. “Dibinde kum yerine gerçek altın tozu bulunan bir akvaryumu olduğu söyleniyor.”
“Gustaf Torstensson’un müvekkiliymiş,” dedi Wallander. “Aslında tek müvekkili… Ve en son görüştüğü kişi… Torstensson tarlada öldüğü gece onunla yaptığı toplantıdan dönüyormuş.”
“Balkanlarda savaştan harap olmuş bölgelerdeki ihtiyaç sahipleri için yardım kampanyası organize etmişti,” dedi Martinson. “Gerçi bu, sınırsız miktarda para sahibi birisi için çok da sıra dışı sayılmayabilir.”
“Alfred Harderberg saygı göstermemiz gereken birisi,” dedi Björk.
Wallander, Björk’ün konuşulanlardan rahatsız olduğunu görebiliyordu. “Saygı göstermemiz gerekmeyen birisi var mı?” dedi Wallander yüksek sesle. “Yine de kendisine ziyarette bulunmaya niyetliyim.”
“Gitmeden önce telefon et,” dedi Björk ve ayağa kalktı.
Toplantı o anda bitti. Wallander kendisine bir kahve alıp odasına çekildi. Berta Dunér’in Asya kökenli genç bir kız tarafından ziyaret edilmesinin ne anlama geldiğine dair düşünmek için zamana ihtiyacı vardı. Belki de bunun hiçbir anlamı yoktu, ne var ki içgüdüleri tam tersini söylüyordu. Ayaklarını masaya uzatıp sandalyesinde geriye yaslandı ve dizlerinin arasına kahve fincanını koydu.
Telefon çaldı. Wallander telefonu açmak için sıçradığında fincan elinden fırlayıp yere düştü ve pantolonunun paçasına kahve döküldü.