реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Bir Adım Geriden (страница 9)

18

“El yazısıyla mı yazılmıştı?”

“Evet.”

Wallander, Simrishamn’a arabayla ne kadar sürede gidebileceğini hesapladı. Belki de ertesi sabahı beklese daha iyi olacaktı.

“Neden ağabeyimin mektuplarını istiyorsunuz?”

“Onun el yazısını görmemiz gerekiyor.”

“İstiyorsanız hemen fakslayabilirim size.”

Delikanlı oldukça pratikti. Wallander emniyetteki fakslardan birinin numarasını verdi.

“Bu konudan ailene söz etsen iyi olur,” dedi.

“Şimdi yatmayı düşünüyordum. Onlar geç gelecek.”

“Peki onlara yarın söyler misin?”

“Martin mektubu bana yollamıştı.”

“Yine de söylersen sevinirim,” dedi Wallander sabırla.

“Martin ve diğerleri yakında dönecekler,” dedi delikanlı. “Bayan Hillström’ün neden bu denli kaygılandığını anlayamıyorum doğrusu. Bizi her gün arıyor.”

“Sizinkiler endişeli değil mi?”

“Bana sorarsanız Martin’in gitmesinden memnunlar. En azından babam çok memnun.”

Wallander delikanlının sözünü sürdürüp sürdürmeyeceğini şaşkınlıkla bekledi ama sürdürmedi.

“Yardımların için teşekkürler,” dedi Wallander sonunda.

“Her şey oyun gibiydi,” dedi delikanlı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Farklı bir zaman boyutuna geçtiklerini varsayıyorlardı. Erişkin insanlar olmalarına karşın maskeli baloya gider gibi giyiniyorlardı.”

“Ne demek istediğini anlayamadım,” dedi Wallander.

“Tiyatro oynuyorlarmış gibi rol yapıyorlardı ama onlarınki gerçekti. Aslında var olmayan bir şeyi bulmak için Avrupa’ya gitmiş olabilirler.”

“Yani bu onlar için oldukça doğal bir şey, öyle mi? Bana kalırsa Yaz Dönümü Bayramı kutlaması oyun gibi bir şey değil. Diğer partilerde olduğu gibi yemek yenir, dans edilir.”

“Ve de içki içilir,” dedi delikanlı. “Ama kostüm giyildiğinde başka bir şeylerin de söz konusu olması gerekmez mi?”

“Onlar böyle mi yapmışlardı?”

“Evet ama daha fazlasını bilmiyorum. Bu onların kimseye söylemek istemediği bir sırdı. Martin bu konuda hiç ağzını açmadı.”

Wallander delikanlının anlattıklarını tam olarak anlayamamıştı. Saatine baktı. Lillemor Norman kendisini bekliyordu.

“Yardımların için teşekkürler,” dedi konuşmaya son noktayı koyarak. “Ailene aradığımı ve sana söylediklerimi aktarmayı unutma.”

“Tabii,” diye karşılık verdi delikanlı.

Üç farklı tepki söz konusu, diye geçirdi içinden Wallander. Eva Hillström korkuyor. Lillemor Norman alabildiğine kuşkulu. Martin Boge’nin ailesiyse oğulları gittiği için huzura kavuşmuşlar ve kardeşi de ana babasının evde olmalarını istemiyor. Ceketini giyip dışarı çıktı. Binadan çıkarken çamaşırhaneye uğrayıp cuma günü için kendisine bir makine ayırttı.

Käring Caddesi çok uzak olmamakla birlikte arabasına bindi. Doktorun verdiği spor biraz daha bekleyebilirdi. Bellevuevägen’den Käring Caddesi’ne saptı, iki katlı beyaz bir binanın önünde durdu. Bahçe kapısını açarken Lillemor Norman kapıyı açtı. Eva Hillström’ün tersine Lillemor Norman oldukça sağlıklı görünüyordu. Martinson’un dosyasındaki fotoğrafları gözünün önüne getirince Lena Norman’ın annesine çok benzediğini fark etti.

Kadının elinde beyaz bir zarf vardı.

“Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim,” dedi Wallander.

“Lena döndüğünde kocam onunla bir güzel konuşacak. Bu şekilde, kimseye tek bir kelime bile söylemeden çekip gitmeleri olacak şey değil. Tam bir sorumsuzluk.”

“Onlar erişkin insanlar, canları ne isterse yapabilirler,” dedi Wallander. “Ama bu davranışları yüzünden insan elbette hem tedirgin oluyor hem de merak içinde kalıyor.”

Zarfı alıp geri vereceğine söz verdi. Sonra emniyete gitti ve nöbetçi memurun telefonlara baktığı odaya girdi. Wallander içeri girdiğinde polis telefonda konuşuyordu ama Wallander’i görünce ona faks makinelerinden birini işaret etti. Klas Boge söz verdiği gibi kardeşinin mektuplarından birini fakslamıştı. Wallander odasına gidip masanın üstündeki lambayı yaktı. İki mektupla kartpostalları yan yana masanın üstüne dizdi, sonra lambayı bunların üstüne gelecek şekilde ayarlayıp gözlüklerini taktı.

Arkasına yaslandı. İçgüdülerinde yine haklı çıkmıştı. Martin Boge’yle Lena Norman’ın el yazıları kargacık burgacıktı. Üçünden birinin el yazısı taklit edilmek istense Astrid Hillström’ün el yazısı tercih edilirdi. Bu, Wallander’i tedirgin etmişti ama beyni yine de iyi çalışıyordu. Bu ne anlama geliyordu? Aslında bir anlama falan geldiği yoktu. Birinin bu çocuklar adına neden kartpostal yolladığını kesinlikle açıklamıyordu. Ayrıca neden söz konusu bu kişi içlerinden birinin el yazısını taklit etmişti? Buna neden gerek duymuştu? Tüm bu mantıksızlıklara karşın Wallander yine de içindeki yoğun endişeyi bir kenara atamıyordu.

Bu konuyu yeniden ama enine boyuna bir kez daha ele almalıyız, dedi kendi kendine. Eğer çocukların başına bir şey gelmişse aradan iki ay geçti.

Gidip kendisine bir fincan kahve aldı. Onu çeyrek geçiyordu. Martinson’un hazırladığı dosyayı bir kez daha okudu ama yeni bir şey bulamadı. Bir grup yakın arkadaş kendi arasında Yaz Dönümü Bayramı’nı kutlamış, sonra da yolculuğa çıkmışlardı. Gittikleri yerlerden de kart göndermişlerdi. Hepsi buydu işte.

Wallander mektuplarla kartpostalları dosyanın içine yerleştirdi. O gece yapılacak daha fazla bir şey yoktu. Ertesi sabah Martinson ve diğerleriyle konuşacak, son bir kez daha bu Yaz Dönümü Bayramı dosyasını inceleyecek ve kayıp soruşturmasına başlayıp başlamayacaklarına karar vereceklerdi.

Wallander ışığı söndürüp dışarı çıktı. Koridorda Ann-Britt Höglund’un odasından ışık geldiğini gördü. Odanın kapısı aralıktı, Wallander kapıyı yavaşça açtı. Höglund masada gözlerini boşluğa dikmiş duruyordu. Önünde hiç evrak yoktu. Wallander bir an duraksadı. Höglund’un gece geç saatlere kadar emniyette kalma alışkanlığı yoktu. Çocukları küçüktü, kocası da işi gereği sürekli yolculuklara çıkardı, dolayısıyla mesai saatinin bitiminde Höglund doğruca evine giderdi. Genç kadının kantindeki davranışını hatırladı. Şimdi de boş masaya gözlerini dikmiş kıpırdamadan oturuyordu. Belki yalnız kalmak istemişti. Belki de biriyle konuşmaya ihtiyacı vardı.

Yalnız kalmak istediğini bana rahatça söyleyebilir, diye geçirdi içinden Wallander.

Kapıyı yavaşça vurdu, yanıt gelmesini bekledi, sonra da içeri girdi.

“Işığının yandığını gördüm,” dedi. “Genelde bu saatte burada olmadığın için bir şey mi oldu diye merak ettim.”

Höglund karşılık vermeden baktı.

“Yalnız kalmak istiyorsan söyle, hemen giderim.”

“Hayır,” diye karşılık verdi. “Hiç yalnız kalmak istemiyorum. Sen neden hâlâ buradasın? Bir şey mi var?”

Wallander koltuklardan birine geçip oturdu. Kendini gereksiz bir eşya gibi hissediyordu.

“Yaz Dönümü’nde kaybolan gençlerle ilgili.”

“Yeni bir şey mi var?”

“Hayır yok. Yalnızca bir şeyi bir kez daha kontrol etmek istedim ama buna yeniden bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Eva Hillström çok kaygılı.”

“Peki ama başlarına ne gelmiş olabilir?”

“İşte yanıtlanması gereken tek soru da bu.”

“Kayıp ilanı çıkaracak mıyız?”

Wallander ellerini çaresizlikle iki yana açtı. “Bilmiyorum. Buna yarın karar vereceğiz.”

Masa lambasının aydınlattığı oda alabildiğine loştu.

“Ne zamandan beri bu meslektesin?” diye sordu Höglund birden.

“Uzun zamandan beri. Hem de çok uzun zamandan beri. Damarlarımda polis kanı var benim. Bu kan en azından emekli oluncaya kadar da akmayı sürdürecek.”

Bir sonraki sorusunu sormadan önce Wallander’e uzun uzun baktı. “Nasıl idare edebiliyorsun?”

“Bilmiyorum.”

“Hiç bunaldığın, sıkıldığın olmadı mı?”

“Olmaz olur mu, oldu, hem de çok oldu. Neden soruyorsun?”

“Bu sabah sana kantinde söylediklerimi düşünüyorum. Sana kötü bir yaz geçirdiğimi söylemiştim ve söylediklerim doğru. Kocamla bazı sorunlarımız var. Eve neredeyse hiç gelmiyor. Yolculuklarından sonra normal yaşantımıza dönmemiz bir haftamızı alıyor ama hemen sonra yine yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Bu yaz ayrılıktan bahsetmeye başladık. İnsanın çocukları olunca bu hiç de kolay bir şey değil.”

“Biliyorum,” dedi Wallander.

“Bir yandan da işimi sorgulamaya başladım. Gazetede Malmö’deki meslektaşlarımızın haraç toplamaktan tutuklandığını okudum. Televizyonu açıyor, polis teşkilatındaki komiserlerin organize suç dünyasıyla ilişkileri olduğunu öğreniyorum. Bunları hem görüyorum hem de sayılarının her geçen gün arttığını duyuyorum. Ben de ister istemez, burada ne yapıyorum, diyorum. Ya da şöyle diyeyim, bundan sonraki otuz yılı nasıl geçireceğimi kestiremiyorum.”