реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beyaz Aslan (страница 18)

18

“Olabilir,” diye cevap verdi Wallander. “Ama ne yazık ki bu sorunuzu yanıtlayamam.”

“Teknik nedenlerden ötürü mü?”

“Evet.”

Wallander, Tureson’un bir soru daha sormak istediğini görüyordu. “Evet,” dedi. “Sorun.”

Papaz Tureson, Wallander’in bile güçlükle duyabileceği kadar alçalttı sesini. “Tecavüze uğramış mı?”

“Henüz bunu da bilmiyoruz,” dedi Wallander. “Ama elbette bu da olanak dışı bir şey değil.”

Wallander, Åkerblom’ların evinden ayrıldığında içinde açlık ve tedirginlik karışımı garip bir eziklik hissetti. Österleden karayolunun üstündeki hamburgercide durarak bir şeyler yemek için kendini zorladı. En son ne zaman yemek yediğini hatırlamıyordu bile. Sonra da hiç zaman kaybetmeden merkeze geri döndü. Kapıda kendisini karşılayan Svedberg, Björk’ün basın toplantısı yapmak zorunda kaldığını haber verdi. Wallander ’in Louise Åkerblom’un kocasına acı haberi verdiğini bildiğinden ve onu rahatsız etmek istemediğinden Martinson’dan kendisine yardım etmesini istemişti.

“Haberi kimin sızdırdığını tahmin edebilir misin?” diye sordu.

“Evet,” diye yanıtladı Wallander. “Peter Hansson?”

“Hayır! Bir kez daha dene.”

“Bizden biri mi?”

“Bu kez değil. Morell’miş. Eğer sızdırırsa akşam gazetelerinden para alabileceğini fark edince haber vermiş. Gerçek bir baş belası o adam. Malmö’deki çocukların hiç olmazsa artık onu izleyebilecek bir nedenleri var şimdi. Tulumba çalması için birini görevlendirmek bir suçtur.”

“Bir süreliğine gözaltına alınır, o kadar,” dedi Wallander.

Kantine giderek birer fincan kahve aldılar.

“Haberi Robert Åkerblom nasıl karşıladı?” diye sordu Svedberg.

“Bilmem ki,” diye cevap verdi Wallander. “İnsana yaşamının yarısı elinden alınmış gibi gelir, herhâlde. Kimse böylesi bir şeyi yaşamadıkça nasıl bir duygu olduğunu bilemez. Ben tahmin bile edemiyorum. Basın toplantısı biter bitmez toplantı yapmamız gerektiğini düşünüyorum. O vakte kadar da odamda olup çalışacağım.”

“Cuma günü Louise Åkerblom’u Stig Gustafson’la birlikte gören birileri vardır belki,” dedi Svedberg. “Elimizdeki ipuçlarını yeniden gözden geçirmek istiyorum.”

“Tamam,” dedi Wallander. “Adam hakkında bildiklerini toplantıda en ince ayrıntısına dek dinlemek istiyorum.”

Basın toplantısı bir buçuk saat sonra bitti. O vakte kadar Wallander düşüncelerini farklı başlıklar altında toplamış ve araştırmanın bundan sonra nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin bir plan çizmişti.

Björk ile Martinson, Björk’ün odasındaki toplantıya geldiklerinde çok yorgundular.

“Şimdi senin nasıl hissettiğini çok daha iyi anlıyorum,” dedi Martinson, bir sandalyeye çökercesine otururken. “Gazetecilerin sormadığı kadının iç çamaşırının rengi kaldı.”

Wallander hemen tepkisini gösterdi. “Zaten bu toplantıya hiç gerek yoktu,” dedi.

Martinson özür dilercesine kollarını iki yana açtı.

“Sana olanları kısaca anlatacağım,” dedi Wallander. “Olayın nasıl başladığını hepimiz biliyoruz, onun için biraz kısa geçeceğim. Her neyse, Louise Åkerblom’u buldum. Öldürülmüş, alnından vurulmuş. Benim tahminim, kadına yakından ateş edildiği doğrultusunda. Bu, daha sonra kesinlik kazanacak. Cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığını bilmiyoruz. İşkence yapılıp yapılmadığını, bir odaya hapsedilip edilmediğini de. Nerede, ne zaman öldürüldüğünü de bilmiyoruz. Ama kuyuya öldükten sonra atıldığını biliyoruz. Arabasını da bulduk. Hastanenin bir an önce otopsi raporunu göndermesi çok önemli. Hiç olmazsa tecavüze uğrayıp uğramadığını öğrenmiş oluruz. Böylece bu konudaki sabıkalıları araştırmaya başlarız.”

Wallander sözlerine devam etmeden önce uzanıp kahvesinden bir yudum aldı.

“Katile gelince, şimdilik elimizde yalnızca bir aday var,” diye sürdürdü konuşmasını. “Uzunca bir zamandan beri genç kadının peşine düşen, ona umutsuzca âşık olan mühendis Stig Gustafson. Henüz onu bulamadık. Svedberg, sen bu konuda bazı şeyler öğrendin. Bize ayrıca elimizdeki ipuçlarına ilişkin bilgi de verebilirsin. Bu araştırmadaki diğer bilgiler kesik parmakla bir evin havaya uçurulması. Nyberg küllerin arasında gelişmiş bir telsiz cihazının bazı parçalarıyla, daha çok Güney Afrika’da kullanılan bir tabancanın kabzasını buldu. Bir bağlamda kesik parmakla tabanca arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ama bunun da araştırmamıza bir yararı olacağını sanmıyorum. İki olayın birbiriyle ilişkisi olup olmadığını da hâlâ bilmiyoruz.”

Wallander sözlerini tamamlamıştı, önündeki kâğıt yığınını karıştıran Svedberg’e baktı. “İpuçlarıyla başlayacağım,” dedi. “Polise Yardım Etmek İsteyen İnsanlar başlıklı bir kitap yazmayı düşünüyorum bugünlerde. Bu kitap sayesinde çok zengin olabilirim. Her zamanki gibi elimizde karmaşık duygular, hayaller, itiraflar, teşekkürler ve küfürler var. Şimdilik ilginç olan tek bir şeye rastladık. O da Rydsgård arazisinin bekçisi cuma günü öğleden sonra Louise Åkerblom’u gördüğünden emin. Verdiği zaman da elimizdekilere uyuyor. Böylelikle kadının hangi yoldan gittiğini artık biliyoruz. Bunun dışında elimizde fazla bir şey yok. En iyi ipuçlarının bir ya da iki gün sonra geldiğini artık hepimiz biliyoruz. Bu ipuçları polisi arama konusunda önce kararsız olan duyarlı kişilerden gelir. Stig Gustafson’un ise nereye taşındığını hâlâ bulamadık. Ama Malmö’de bekâr bir kadın akrabası olduğunu öğrendik. Ne yazık ki kadının ilk adını bilmiyoruz. Malmö telefon rehberi Gustafson’larla dolu. Yüzlerce Gustafson var. Kadını bulmak için listeyi paylaşmak zorundayız. Söyleyeceklerim bu kadar.”

Wallander bir süre konuşmadı. Björk devam etmesini beklercesine ona baktı. “Neler yapabileceğimizin üstünde yoğunlaşalım,” dedi Wallander sonunda. “Öncelikle Stig Gustafson’u bulmak zorundayız. Eğer onunla aramızdaki tek bağ Malmö’deki akrabasıysa o zaman biz de o akrabayı bulmak zorundayız. Bu merkezde telefon edebilecek herkesin bize yardım etmesi gerekiyor. Hastaneyle görüşür görüşmez ben de telefon etmeye başlayacağım.” Başını çevirip Björk’e baktı. “Bu akşam çalışmak zorundayız,” dedi. “Bu gerekli.”

Björk onaylarcasına başını salladı. “Peki,” dedi. “Önemli bir şey bulursanız bana da haber verin, buralarda olacağım.”

Svedberg, Stig Gustafson’un Malmö’deki akrabasını arama hazırlıklarına başlarken Wallander de kendi odasına gitti. Hastaneyi aramadan önce babasına telefon etti. Telefon uzun zaman sonra açıldı. Babasının stüdyosunda resim yaptığını düşündü. Yaşlı adamın sesini duyar duymaz canının bir şeye sıkıldığını anladı.

“Selam! Benim,” dedi.

“Benim de kim?” diye sordu babası.

“Kim olduğumu gayet iyi biliyorsun,” diye karşılık verdi Wallander.

“Sesini unutmuşum,” dedi babası.

Wallander dişlerini gıcırdattı ve telefonu kapatmamak için kendini güç tuttu. “Bugünlerde işler çok yoğun,” dedi. “Az önce bir kuyunun dibinde cinayete kurban gitmiş bir kadın cesedi buldum. O yüzden seni görmeye gelemeyeceğim. Umarım beni anlayışla karşılarsın.”

“Anlıyorum,” dedi. “Tatsız bir işe benziyor.” Babasının samimi bir sesle konuşmasını şaşkınlıkla dinledi.

“Öyle,” diye yanıtladı Wallander. “Sana iyi bir akşam geçirmeni dilerim. Yarın gelmeye çalışacağım.”

“Tabii zamanın olursa,” dedi babası. “Kapatıyorum. Daha fazla konuşamayacağım.”

“Neden?”

“Birini bekliyorum.”

Babası telefonu kapadı. Wallander elindeki ahizeye şaşkın gözlerle baktı.

Biri gelecek ha, diye geçirdi içinden. Çalışmadığı akşamlarda Gertrud Anderson babamı görmeye mi gidiyor acaba? Başını şaşkınlıkla iki yana salladı. Bir an önce zaman yaratıp onu görmeye gitmeliyim, diye geçirdi içinden. O kadınla evlenecek olursa hayatı kayacak.

Yerinden kalkarak Svedberg’in yanına gitti. Bir dizi isim ve telefon numarasını alarak odasına geri döndü, listedeki ilk numarayı çevirdi. Birden nöbetçi savcıyı araması gerektiğini hatırladı.

Saat dört olduğunda hâlâ Stig Gustafson’un akrabasına ulaşamamışlardı. Saat dört buçukta Wallander, savcı Per Åkeson’u evinden aradı. O âna dek olanları anlattı ve artık Stig Gustafson’un peşinde olduklarını söyledi. Savcı karşı çıkmadı. Wallander’e herhangi bir şey bulduklarında kendisine haber vermesini söyledi.

Beşe çeyrek kala, Wallander, Svedberg’ten üçüncü isim listesini aldı. Şansı yaver gitmiyordu. Walpurgis Gecesi’nde bu tür şeylerle uğraştığı için içinden küfretti. Oysa herkes dışarıda eğleniyordu. Birçok kişi de tatile gitmişti.

Aradığı ilk iki numara cevap vermedi. Üçüncü telefonu açan yaşlıca bir kadınsa ailesinde Stig adında kimsenin olmadığından emindi.

Wallander pencereyi açtı, baş ağrısının başlamak üzere olduğunu hissediyordu. Masasına geri dönerek listedeki dördüncü numarayı çevirdi. Bir süre çaldı, Wallander tam telefonu kapatmak üzereyken açıldı. Sesin genç bir kadına ait olduğunu fark etti. Kendisini tanıtarak arama nedenini söyledi.

Adının Monica olduğunu söyleyeyen genç kadın, “Üvey kardeşimin adı Stig ve deniz mühendisi. Başına bir şey mi geldi?”

Wallander tüm yorgunluğunun ve bıkkınlığının birden yok olduğunu hissetti. “Hayır,” dedi. “Ama en kısa zamanda onunla görüşmek istediğim bir konu var. Nerede oturduğunu biliyor musunuz?”

“Elbette biliyorum,” dedi. “Lomma’da. Ama şu anda evde değil.”

“Nerede peki?”

“Las Palmas’ta. Yarın dönecek. Sabah saat onda Kopenhag’da olacak. Galiba Spies turlarından biriyle gitmişti.”

“Harika,” dedi Wallander. “Kardeşinizin adresini ve telefon numarasını verirseniz çok minnettar olurum.”