реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beyaz Aslan (страница 15)

18

Wallander papazın elini sıkıp kiliseden ayrıldı. Saat on ikiyi çeyrek geçiyordu.

Hiç olmazsa şimdi izleyebilecek bir yolumuz var, dedi kendi kendine.

Koşar adımlarla arabasına binerek merkeze doğru yola çıktı. İş arkadaşlarını bir an önce toplantıya çağırmak için sabırsızlıkla odasına gitti. Masasına otururken telefon çaldı. Arayan yangın yerinde araştırma yapan Nyberg’di.

“Yeni bir şey buldun mu?” diye sordu Wallander.

“Hayır,” diye karşılık verdi Nyberg. “Ama tabancanın modelini öğrendik. Şu uzun kabzalı olanın. ”

“Yazıyorum,” dedi Wallander not defterini telaşla açarak.

“Bunun alışılmışın dışında bir tabanca olduğunu söylerken haklıymışım,” diye sürdürdü konuşmasını Nyberg. “Ülkede bu silahlardan olduğunu bilmiyordum.”

“Daha iyi,” dedi Wallander. “İzini sürmek daha kolay olur.”

“9mm’lik Astra Constable,” dedi Nyberg. “Bir süre önce Frankfurt’taki silah fuarında görmüştüm. Silahlara çok meraklı olduğum için unutmam.”

“Nere malı?” diye sordu Wallander.

“Bunun yanıtı da bir hayli garip,” dedi Nyberg. “Bildiğim kadarıyla bu silahlar yalnızca bir ülkede imal ediliyor!”

“Nerede?”

“Güney Afrika’da.”

Wallander kalemini bıraktı. “Güney Afrika mı?”

“Evet.”

“Neden yalnızca orada?”

“Bir silahın neden bir ülkede gözde olup başka bir ülkede olmadığını bilemem ki! Ama böyle işte.”

“Lanet olsun, Güney Afrika, ha!”

“Bulduğumuz kesik parmakla bir bağlantısı olduğunu artık yadsıyamayız.”

“Güney Afrika malı bir silahın bu ülkede işi ne?”

“Bunu bulmak da senin görevin.”

“Tamam,” dedi Wallander. “Beni hemen araman iyi oldu. Bu konuyu daha sonra yine konuşuruz.”

“Bilmek isteyeceğini düşünmüştüm,” dedikten sonra Nyberg telefonu kapattı.

Wallander yerinden kalkarak pencere kenarına gitti. Birkaç dakika sonra kararını vermişti. Louise Åkerblom’u ve Stig Gustafson’u araştırmaya öncelik verilecekti. Bunun dışındakiler şimdilik bekleyebilirdi.

Elimizde bunlar var, diye geçirdi içinden. Louise Åkerblom’un kaybolmasından yüz on yedi saat sonra bunlar var elimizde.

Ahizeyi kaldırdı. Artık kendini hiç de yorgun hissetmiyordu.

6

Peter Hansson bir hırsızdı. Aslında pek başarılı bir suçlu değildi ama Malmö’de yaşayan Morell adındaki dolandırıcı patronunun verdiği görevleri genellikle başarıyla tamamlardı.

30 Nisan Walpurgis Gecesi’nin1 sabahında, Hansson’un başı Morell’le dertteydi. O da herkes gibi o gün tatil yapmak istemiş, günübirliğine Kopenhag’a gitmeyi planlamıştı. Ne var ki bir gece önce geç bir saatte Morell kendisini arayarak çok acil bir iş çıktığını söylemişti.

“Dört adet su tulumbası bulmalısın,” demişti Morell telefonda. “Şu eski moda olanlardan. Sayfiye yerlerindeki her evin dışında olanlardan.”

“Bunu tatilden sonra da yapabilirim,” dedi Peter Hansson ters bir sesle. Morell aradığında uyuyordu ve uyandırılmaktan da hiç hoşlanmazdı.

“Hayır,” diye ısrar etti Morell. “İspanyol yarın öğleden sonra burada olacak. Bu tulumbaları istiyor. İspanya’da yaşayan İsveçlilere satacak. Adamlar sıla hasreti çekiyorlarmış ve eski, modası geçmiş İsveç su tulumbalarına bir servet ödemeye razıymışlar.”

“Dört su tulumbasını ben nereden bulacağım ki?” diye sordu Peter Hansson. “Tatilde, her yerin kapalı olduğunu unuttun mu? Yarın tüm yazlık evler de dolacak, çalamam.”

“Bu senin sorunun,” diye karşılık verdi Morell. “Eğer işe erkenden başlarsan başarırsın.” Sonra da gözdağı vermeye başladı. “Eğer yapmazsan, evraklarımı karıştırır ve kardeşinin bana ne kadar borcu olduğunu görürüz.”

Peter Hansson ahizeyi hızla yerine koydu. Morell’in bunu olumlu bir yanıt olarak değerlendireceğini biliyordu. Uykusu iyice açıldığından ve bir daha asla uyuyamayacağını bildiğinden kalkıp giyindi ve Rosengård kasabasına gitti. Kasabada önüne ilk çıkan bara girerek bir bira istedi.

Peter Hansson’un kardeşinin adı Jan-Olof’tu. Jan-Olof, Peter Hansson’un hayattaki en büyük şansızlığıydı. Jan-Olof, Jägersro’da sürekli ganyan oynardı, ara sıra da ülkenin diğer kentlerinde düzenlenen yarışları yakından izlerdi. Kumarda şansı hiç yoktu. Kişisel olanaklarının dışına çıkınca da kendini birden Morell’in kucağında bulmuştu. Morell’e borcunu ödeyeceğine ilişkin herhangi bir garanti veremediği için de Peter Hansson, kardeşine kefil olmak zorunda kalmıştı.

Morell tam bir kaçakçıydı. Bununla birlikte son yıllarda pek çok iş adamı gibi o da faaliyetlerini nasıl geliştireceğine artık karar vermeliydi. Ya küçük bir alanda yoğunlaşıp burada uzmanlaşacak ya da geniş bir alana yayılacaktı. Sonuncusunu yeğledi.

Sipariş ettikleri mallara ilişkin açık seçik bilgi veren geniş bir müşteri portföyüne sahip olmakla birlikte tefecilik işine de girmeye karar verdi. Bu şekilde gelirini gözle görülür bir şekilde artıracağını biliyordu.

Morell elli yaşına yakınlarda basmıştı. Sahtekârlıkla geçen yirmi yıldan sonra yönünü değiştirmiş ve 1970’li yılların sonundan itibaren de Güney İsveç’te başarılı bir tefecilik imparatorluğu kurmuştu. Emrinde çalışan ve maaşlarını el altından alan yaklaşık otuz hırsızla şoför vardı. Ve her hafta kamyonlar dolusu çalıntı mal yabancı ithalatçılara ulaştırılmak üzere Malmö’deki serbest limanda bulunan depoya gönderilirdi. Småland’dan cep telefonları, televizyonlar ve stereolar getirtirdi. Çalıntı arabalar Polonyalı ve Doğu Alman alıcılarına gönderilirdi. Morell, Baltık devletlerinde yeni ve çok önemli bir pazarın oluştuğunu fark etmiş ve birkaç adet de son derece lüks arabayı Çekoslavakya’ya göndermişti. Peter Hansson, bu organizasyonun fazla önemli olmayan adamlarından biriydi. Morell onun ne derece iyi olduğundan hâlâ emin değildi ve onu genellikle önemsiz işlerde kullanmayı yeğlerdi. Dört su tulumbası işi de onun için çok uygundu.

İşte bu yüzden Peter Hansson, Walpurgis Gecesi’nin sabahında arabasında oturmuş küfrediyordu. Üstlendiği bu görev onu endişelendirmişti. Bu tatil gününde rahatsız edilmeden çalışabilmesi olanaksızdı.

Peter Hansson, Hörby’de doğmuştu ve Skåne’yi çok iyi bilirdi. Ülkenin bu bölümündeki tüm sokakları avucunun içi gibi tanırdı ve belleği de çok iyiydi. On dokuz yaşından beri, dört yıldır Morell’in yanında çalışıyordu. Bazen eski püskü kamyonuna doldurduğu eşyaları düşünürdü. Bir keresinde iki genç boğayı bile kamyonuyla taşımıştı. Noel zamanı domuz siparişleri çok yaygındı. Birkaç kez de mezar taşı çalmak zorunda kalmış ve bu tür siparişleri veren kişilerin gerçekten de hasta olduklarını düşünmüştü. Bir keresinde ev sahibi üst katta uyurken bir evin sokak kapısını çalmış, bir başka seferde ise vinç operatörünün yardımıyla kilisenin çan kulesini yerinden sökmüştü. Yani su tulumbası çalmak alışılmışın dışında bir şey değildi. Ne var ki işin yapılacağı günün seçimi yanlış olmuştu.

Sturup Havaalanı’nın doğu kesimindeki bölgeden işe başlamaya karar verdi. Österlen’e gitme düşüncesini kafasından attı. O gün her iki evden birinde mutlaka birileri olacaktı. Eğer bu işi yapacaksa Sturup, Hörby ve Ystad bölgelerinde gerçekleştirmesi gerekiyordu. Bu çevrede birkaç tane boş ev vardı ve şansı da yaver giderse işini buralarda halledebilirdi.

Krageholm’ün hemen arkasında, ormana doğru uzanıp sonra da Sövde ana yoluna çıkan bozuk yolda ilk tulumbayı buldu. Bakımsızlıktan neredeyse yıkılacakmış gibi duran ev, yoldan uzaktaydı. Tulumba paslanmıştı ama sağlamdı. Bir levyeyle tahta temelinden sökmeye girişti. Levyeyi bir kenara bırakıp kuvvetle çekmeye başladı, tulumbanın kuyunun içindeki diğer ucu gevşedi. Morell’in istediği dört tulumbayı bulmanın sandığından daha da kolay olacağını düşündü. Üç boş ev daha bulursa Malmö’ye tahmin ettiğinden çok erken, öğleden sonranın ilk saatlerinde dönmüş olurdu. Saat daha sekizi on geçiyordu. Hatta şansı yaver giderse akşamüstü Kopenhag’da bir şeyler atıştırıyor da olabilirdi.

Tulumbanın kuyunun içindeki ucu yerinden çıktı. Uzanıp kuyunun içine baktı.

Karanlığın içinde bir şey vardı. Açık sarı bir şeydi bu. Peter Hansson dehşetle bunun sarı saçlı bir insan kafası olduğunu gördü. Kuyunun dibinde bir kadın cesedi yatıyordu. Ceset ikiye katlanmış, bükülmüş ve deforme olmuştu.

Tulumbayı fırlatıp arabasına koştu. Terk edilmiş evden bir an önce uzaklaşmak için deliler gibi gaza basarak sürdü arabasını. Birkaç kilometre sonra, Sövde’ye gelmeden, frene bastı, arabanın kapısını açtı ve kusmaya başladı.

Sonra da sakin kafayla düşünmeye çalıştı. Hayal görmediğini biliyordu. Kuyunun dibinde bir kadın cesedi vardı. Kadın öldürülmüş olmalı, diye geçirdi içinden.

Sonra da birden kuyudan çekip çıkartmaya çalıştığı tulumbanın üstünde parmak izlerinin kaldığını düşündü. Parmak izleri zaten polis kayıtlarında vardı. Morell, diye geçirdi içinden, kafası iyice karışmış bir hâlde. Bu tür karışıklıkları ancak Morell çözebilirdi.

Arabasını çalıştırdı, Sövde’yi geçtikten sonra güneye, Ystad’a doğru kırdı direksiyonu. Aslında Malmö’ye gidebilir ve Morell’in her şeyi halletmesini bekleyebilirdi. İspanya’ya gidecek adamın bu kez tulumbasız yola çıkması gerekecekti.

Ystad çöplüğünün hemen yanındaki sapağa gelmeden yolculuğu sona erdi. Titreyen elleriyle sigarasını yakarken direksiyon hâkimiyetini yitirince araba kaydı ve bir dizi posta kutusuna çarptıktan sonra durdu. Peter Hansson’un emniyet kemeri bağlı olduğundan başını ön cama çarpmadı. Ama yine de geçirdiği bu kazanın şokuyla yerinden kalkamadı.