реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 5)

18

Daha sonra da babası otele dönmüştü.

Ertesi gün Alitalia Havayolları’yla Kopenhag’a uçtular. Babası İtalya’ya gelirken yaptığı gibi yine pencere kenarında oturuyordu. Limhamn’a giden feribota bindiklerinde babasına yolculuktan memnun kalıp kalmadığını sormuştu. O da evet dercesine başını sallayıp bir şeyler mırıldanmıştı. Wallander bunun mutluluk homurtuları olduğunun farkındaydı. Limhamn’da Gertrud onları karşılamıştı. Arabayla Wallander’i Ystad’da bırakmışlardı, daha sonra Wallander her şeyin yolunda olup olmadığını öğrenmek için telefon ettiğinde Gertrud babasının stüdyoda çalıştığını ve her zamanki gibi gün batımının resmini yaptığını söylemişti.

Wallander yataktan kalkıp mutfağa giderek kahve yaptı. Babası acaba neden İspanyol Merdivenleri’nde oturmuştu? Çeşmenin başında dururken aklından neler geçiriyordu? Bu soruların yanıtlarını bulması olası değildi. Yine de babasının gizemli iç dünyasına az da olsa girebildiğinin bilincindeydi ve Roma’da o gece neden tek başına yürüyüşe çıktığını soramayacağını da çok iyi biliyordu.

Kahve olurken banyoya gitti. Ne denli sağlıklı ve enerjik göründüğünü sevinçle fark etti. Saçları güneşten açılmıştı. Hamur işlerinden belki biraz kilo almıştı yine de banyodaki basküle çıkmadı. İşin en önemli yanı kendini iyi ve dinlenmiş hissetmesiydi. Bu yolculuğa çıktığı için mutluydu.

Birkaç saat içerisinde yeniden eski yaşamına döneceği gerçeği bile onu tedirgin etmiyordu. Genellikle tatilden sonra emniyetteki işine dönmek zor gelirdi. Son yıllarda bu daha da zor gelmeye başlamıştı. Zaman zaman başka bir iş bulmayı, bir güvenlik firmasında çalışmayı ciddi ciddi düşündüğü oluyordu ama sonuçta o bir polisti ve bu, sonuna değin de böyle gidecekti. Başka bir iş yapması söz konusu bile değildi.

Duş yaparken bir yandan da geçen yazı, İsveç’in Dünya Kupası’nda elde ettiği zaferi ve kurbanlarının kafa derilerini yüzen seri katili düşünüyordu. Roma’da geçirdiği bir hafta boyunca bunları kafasından atmayı başarmıştı. Oysa şimdi bu düşünceler geri geliyordu. Bir haftalık ara hiçbir şeyi değiştirememişti.

Saat yediye kadar mutfakta oturdu. Yağmur hâlâ yağıyordu. İtalya’nın güneşli ve ılık havası artık anılarda kalmıştı. Skåne’ye sonbahar gelmişti.

Saat yedi buçukta evden çıkıp arabasına atlayarak emniyete gitti. Martinson da yeni gelmiş, arabasını park ediyordu. Sağanak altında telaşla birbirlerini selamlayıp koşar adımlarla içeri girdiler.

“Tatil nasıldı?” diye sordu Martinson. “Hoş geldin.”

“Babam çok memnun kaldı,” diye karşılık verdi Wallander.

“Ya sen?”

“Harikaydı. Hava da çok sıcaktı.”

Emniyetin otuz yıldan beri danışma görevlisi olan Ebba gülümseyerek onu karşıladı.

“İtalya’da insanlar eylül ayında bile yanabiliyorlar mı?” diye sordu şaşkınlıkla.

“Güneşin altında kalırsan tabii ki.”

Martinson’la birlikte koridorda ilerlediler. Wallander, Ebba’ya İtalya’dan bir şey getirmeliydim, diye geçirdi içinden. Bu düşüncesizliğine kızdı.

“Burada her şey yolunda,” dedi Martinson. “Ciddi bir şey yok. Aslında hemen hemen hiçbir şey yok.”

“Umarım sakin bir sonbahar geçiririz,” dedi Wallander özlem dolu bir sesle.

Martinson kahve almaya gitti. Wallander odasının kapısını açtı. Her şey bıraktığı gibi, yerli yerindeydi. Masasının üstü boştu. Ceketini astı. Pencereyi açtı. Gelen evrak kutusunda Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gelen bir dizi yazı vardı. Üstekini alarak bir göz atıp yerine koydu. Bu, Güney İsveç’ten eski Doğu Bloku ülkelerine çalıntı araba satan bir şebekenin soruşturmasıyla ilgili bir yazıydı. Wallander bu konunun üstünde bir yıldan beri çalışıyordu. Yokluğunda eğer gerçekten de önemli bir şey olmamışsa bu soruşturmaya geri dönebilirdi. 15 yıl sonra emekli olduğunda bile büyük olasılıkla hâlâ bu soruşturmanın üstünde çalışıyor olacaktı.

Saat sekiz buçukta gelecek haftanın çalışmalarını gözden geçirmek üzere tüm polisler toplantı salonunda bir araya geldiler. Wallander herkesin elini sıktı. İş arkadaşları güneş yanığı tenine hayran kaldıklarını söylediler. Daha sonra Wallander her zamanki yerine oturdu. Salonda tipik bir pazartesi havası esiyordu. Wallander birden bu salonda kaç pazartesi geçirdiğini ve daha kaç pazartesi geçireceğini düşündü. Yeni müdürleri Lisa Holgersson, Stockholm’de olduğundan toplantıya Hansson başkanlık yapacaktı. Martinson haklı çıkmıştı. Önemli bir şey yoktu.

“O zaman ben de eski dosyamı bıraktığım yerden sürdüreyim,” dedi Wallander isteksizliğini gizlemeye gerek duymadan.

“Tabii, bir hırsızlık olayıyla ilgilenmek istemezsen,” dedi Hansson. “Çiçekçiye hırsız girmiş”

Wallander ona şaşkınlıkla baktı.

“Çiçekçiye hırsız mı girmiş? Peki, ne çalınmış, lale soğanı mı?”

“Bildiğimiz kadarıyla çalınan bir şey yok,” dedi Svedberg kel kafasını kaşıyarak.

Tam o anda da kapı açıldı ve Ann-Britt Höglund telaşla içeri girdi. Kocası sürekli yurt dışında olduğundan genç kadın genellikle iki çocuğuyla yalnız yaşamak zorunda kalıyordu. Sabahları her zaman gürültülü patırtılı geçtiğinden sabah toplantılarına çoğunlukla geç kalırdı. Ystad emniyetinde bir yıldan beri çalışıyordu ve polislerin en genciydi. İlk günlerde Svedberg ve Hansson gibi eski polisler aralarına bir kadının girmesinden hiç hoşlanmamışlardı ama Wallander kısa zamanda genç kadının ne denli hevesli olduğunu görünce hemen onun yanında yer almıştı. Artık en azından Wallander’in yanında kimse, genç kadının yine geç kaldığından şikâyet etmiyordu. Genç kadın yerine oturup neşeyle Wallander’i selamladı.

“Çiçekçiden söz ediyorduk,” dedi Hansson. “Kurt’ün bu işle ilgilenmesi gerektiğini düşünüyoruz.”

“Hırsızlar geçen perşembe akşamı dükkâna girmişler,” dedi Höglund. “Dükkân görevlisi cuma sabahı işe geldiğinde dükkâna hırsız girdiğini fark etmiş. Arka pencereden girmişler.”

“Ve hiçbir şey çalmamışlar, öyle mi?” diye sordu Wallander.

“Hiçbir şey.”

Wallander kaşlarını çattı.

“Bu da ne demek oluyor?”

Höglund omuz silkti.

“Bilmiyorum.”

“Yerde kan izleri vardı,” dedi Svedberg. “Ayrıca dükkân sahibi de kent dışındaymış.”

“Garip,” dedi Wallander. “Zaman harcamaya değer mi?”

“Garip olmasına garip,” diye karşılık verdi Höglund. “Ama zaman harcamaya değip değmediğini bilemem.”

Wallander bir an için bu olay sayesinde o sıkıcı oto hırsızlığı soruşturmasını bir süre erteleyebileceğini düşündü. Artık Roma’da olmadığına alışması için kendine hiç olmazsa bir gün süre tanımalıydı.

“Gidip bakarım,” dedi.

“Konuyla ilgili tüm bilgi bende,” dedi Höglund.

Toplantı bitti. Wallander odasına gidip ceketini giydi ve Höglund’la birlikte arabasına atlayarak kent merkezine doğru yola koyuldular. Yağmur hâlâ yağıyordu.

“Yolculuğun nasıl geçti?”

“Sistina Şapeli’ne gittim,” diye karşılık verdi Wallander, gözlerini yoldan ayırmayarak. “Babam da tüm bir hafta boyunca son derece mutlu ve neşeliydi.”

“İyi geçtiği anlaşılıyor.”

“İşler nasıl?”

“Bir hafta içinde hiçbir şey değişmedi. Her şey eskisi gibi, aynı.”

“Peki, yeni müdürümüz nasıl?”

“Önerilen kısıntıları görüşmek için Stockholm’e gitti. Bence çok iyi. En azından Björk kadar iyi diyebilirim.”

Wallander genç kadına bir bakış fırlattı.

“Ondan hoşlandığını bilmiyordum.”

“Björk elinden geleni yaptı. Daha ne yapabilirdi ki?”

“Hiçbir şey,” dedi Wallander. “Hiçbir şey.”

Pottmakargränd’ın köşesindeki Västra Vall Caddesi’nde durdular. Dükkânın adı Cymbia’ydı. Tabelası rüzgârda sallanıyordu. Arabadan inmediler. Höglund, Wallander’e bir poşet dolusu evrak uzattı. Höglund’un anlattıklarını dinlerken bir yandan da evraklara bakıyordu.

“Dükkân sahibinin adı Gösta Runfeldt. Yardımcısı cuma sabahı dokuz civarında dükkâna gelmiş. Dükkânın arka penceresinin kırık olduğunu görmüş. Hem içeride hem de dışarıda yerde cam kırıklarıyla kan izleri varmış. Hırsız hiçbir şey çalmamış. Zaten dükkânda akşamları hiçbir zaman para bırakmazlarmış. Kadın hemen polise haber vermiş. On civarında buraya geldim. Her şey kadının telefonda anlattığı gibiydi. Kırık cam. Yerde kan izleri. Hiçbir şey çalınmamış.”

Wallander bir an düşündü.

“Bir çiçek bile mi çalmamış?” diye sordu.

“Yardımcı hanım çalınmadığını söyledi.”

“Her vazoda kaç adet çiçek olduğu tam olarak bilinebilir mi?

Evrakı geri verdi.

“Dükkân açık. Kadına sorabiliriz,” dedi Höglund.

Wallander dükkânın kapısını açarken kapının üstündeki zil çıngırdadı. Dükkânın kokusu ona Roma’daki bahçeleri anımsatmıştı. İçeride müşteri yoktu. Orta yaşlı bir kadın arka odadan çıktı. Onları görünce başıyla selamladı.

“Arkadaşımı getirdim,” dedi Höglund.

Wallander kadının elini sıkarak kendini tanıttı.

“Gazetelerde sizinle ilgili çıkan haberleri okumuştum,” dedi kadın.

“Umarım kötü bir şey okumamışsınızdır,” dedi Wallander gülümseyerek.