реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 22)

18

Wallander çalışma masasına doğru giden Nyberg’i izledi. Çekmecelerden birindeki kutuda üstünde bir dizi rakam yazan bir kâğıt parçası vardı. Rakamları deneyince kilit ânında açıldı. Wallander’in bakması için Nyberg kenara çekildi.

Wallander başını uzattı. Sonra da bir çığlık attı. Bir adım gerileyince de Nyberg’in ayağına bastı.

“Ne oldu?” diye sordu Nyberg.

Wallander bakması için başını salladı. Nyberg öne doğru uzandı. O da bir çığlık atarak geriledi.

“İnsan kafasına benziyor,” dedi Nyberg.

Yanı başında duran, yüzü bu sözlerden sonra kireç gibi olan yardımcılarından birine dönerek el feneri getirmesini söyledi. Tedirginlikle fenerin gelmesini beklediler. Wallander’in midesi bulanıyordu. Birkaç kez arka arkaya derin soluk aldı. Nyberg ona merak dolu bir bakış fırlattı. Fener geldi. Nyberg feneri yakarak kasanın içini aydınlattı. Evet, kasanın içinde gerçekten de boyundan kesilmiş bir kafa duruyordu. Gözleri fal taşı gibi açıktı ama gözlerinin feri sönmüş ve kurumuştu. Bunun bir maymun mu yoksa insan kafası mı olduğunu kestiremiyorlardı. Kafanın dışında kasada yalnızca bir iki defter vardı.

O sırada Höglund içeri girdi. Odadaki gergin havadan önemli bir şeylerin olduğunu anlamıştı. Ne olduğunu sormadan sessizce bekledi.

“Fotoğrafçıyı çağıralım mı?” diye sordu Nyberg.

“Hayır, sen birkaç tane çekiver,” diye karşılık verdi Wallander. “Önemli olan şey onu kasanın içinden çıkarmak.”

Höglund’a döndü.

“Kasanın içinde kesik bir kafa var,” dedi. “Kurumuş bir insan kafası. Ya da bir maymun.”

Höglund başını uzatıp baktı. Wallander genç kadının yüzünü buruşturmadığına dikkat etti. Nyberg’le adamlarının rahatça çalışabilmeleri için oradan uzaklaştılar. Wallander ter içinde kalmıştı.

“Kasada kesik bir kafa,” dedi Höglund. “Belki insan, belki de maymun kafası. Bunu nasıl yorumlayacağız?”

“Eriksson tahmin ettiğimizden daha karmaşık bir adammış,” dedi Wallander.

Nyberg’le ekibinin kasayı boşaltmasını beklediler. Saat sabahın dokuzuydu. Wallander, Höglund’a Borås’tan posta siparişiyle gelen paketten söz etti. Wallander’in zamanı olmadığından birinin Runfeldt’in evine gidip evi baştan aşağı aramasına karar verdiler. Nyberg teknisyenlerinden birini de gönderebilirse çok daha iyi olacaktı. Höglund emniyete telefon etti, kendisine feribot kazasından sonra Danimarka polisinin kıyıya vuran ceset olmadığını onayladığı söylendi. Malmö polisiyle deniz kurtarma ekibi de herhangi bir ceset bulamamıştı.

Saat dokuz buçukta Nyberg kesik kafayla kasadaki günlüğü de alıp yanlarına geldi. Wallander, Nyberg’in kesik kafayı masaya koyması için ağaçkakanla ilgili şiiri kenara itti. Kasada günlüğün yanı sıra içinde bir madalya olan kadife bir kutu da vardı. Ama hepsi de tüm dikkatlerini kesik kafaya yöneltmişti. Gün ışığında artık hiç kuşkuları kalmamıştı. Bu, gerçekten de bir insan kafasıydı. Siyahi birinin kafasıydı. Belki de bir çocuğun. Ya da genç birinin. Nyberg kesik kafaya büyüteçle baktığında böcekleri gördü. Nyberg kafaya iyice yaklaşarak kokladığında Wallander tiksintiyle yüzünü buruşturdu.

“Kesik kafalar konusunda uzman olan tanıdığın biri var mı?” diye sordu Wallander.

“Etnografya Müzesi,” diye karşılık verdi Nyberg. “Ama Halk Müzesi deniyor artık. Emniyet Genel Müdürlüğü küçük ama gerçekten muhteşem bir broşür çıkarttı. En tuhaf olaylarla ilgili bilgiyi nereden edineceğini yazmışlar.”

“O zaman onlarla bağlantı kuralım,” dedi Wallander.

Nyberg kesik kafayı yavaşça bir poşete yerleştirdi. Wallander’le Höglund masanın başına geçip diğer bulguları incelemeye başladılar. Kadife kutunun içindeki madalya yabancı bir ülkeye aitti. Üstünde Fransızca bir şeyler yazıyordu ama hiçbiri okuyamadı. Günlüğün sayfalarını çevirmeye başladılar. Yazıların bazıları 1960’lı yıllara aitti. Birinci sayfasında Harald Berggren adı yazılıydı. Wallander soru sorarcasına Höglund’a baktı. Höglund başını iki yana salladı. Bu isim ilk kez karşılarına çıkıyordu. Günlükte bir iki şey yazılıydı. Holger Eriksson’un baş harfleri H. E.’nin yanı sıra birkaç tarih de düşülmüştü ve bu günlük de yaklaşık otuz yıl öncesinin 1960 Şubat’ına aitti.

Wallander günlüğü karıştırmaya başladı. İçinde bazı kayıtlar vardı. İlk kayıt 1960 Kasım’ında son kayıtsa 1961 Temmuz’unda yapılmıştı. El yazısı okunaksızdı. Birden göz doktoruna gitmeyi unuttuğunu anımsadı. Nyberg’in büyütecini alıp rastgele okumaya başladı.

“Belçika Kongosu’yla ilgili,” dedi. “Savaş sırasında orada olan biriyle. Bir askerle ilgili.”

“Holger Eriksson mu yoksa Harald Berggren mi?”

“Harald Berggren. O da kimse.”

Günlüğü masaya bıraktı. Önemli olabilirdi. Bakıştılar. Wallander aynı şeyi düşündüklerinin farkındaydı.

“Kesik bir kafa,” dedi. “Ve Afrika’da savaşla ilgili notların yer aldığı bir günlük.”

“Bir hendek,” dedi Höglund. “Savaşı anımsatan bir hendek. Bana göre kesik bir kafayla kazığa sokulmuş insanlar birbirinden çok da farklı değil.”

“Ben de senin gibi düşünüyorum,” dedi Wallander. “Ne dersin, aradığımız ilk ipucunu bulduk mu acaba?”

“Harald Berggren kim?”

“Bulmamız gereken ilk şeylerden biri de bu.”

Wallander birden Martinson’un Svarte’de Eriksson’un eski elemanlarından birini görmeye gideceğini anımsadı. Höglund’a onu aramasını söyledi. O andan itibaren Harald Berggren adının araştırılacağını ve olabilecek tüm ilişkilerin inceleneceğini belirtti. Höglund numarayı çevirdi. Bekledi. Sonra da başını iki yana salladı.

“Telefonu kapalı,” dedi.

Wallander sinirlendi. “Hepimiz telefonlarımızı kapatırsak soruşturmayı nasıl sürdürebiliriz?”

Aslında bu kuralı en çok kendisinin bozduğunun farkındaydı ama Höglund kibar davranıp bu konuda ona bir şey söylememişti.

“Ben onu bulurum,” dedi genç kadın ayağa kalkarak.

“Harald Berggren,” dedi Wallander. “Bu isim çok önemli.”

“Bunu herkese söyleyeceğim, merak etme.”

Wallander odada yalnız kalınca masa lambasını yaktı. Tam günlüğün sayfalarını çevirmek üzereyken defterin deri kılıfının içinde bir şey olduğunu fark etti. Özenle parmağını sokup çıkardı. Bu siyah beyaz, kenarları yıpranmış, oldukça eski bir fotoğraftı. Fotoğrafta üniformalı üç adam fotoğrafçıya bakarak gülüyordu. Wallander iri orkidelerin arasında çekilmiş Runfeldt’in fotoğrafını anımsadı. Bu fotoğraf da İsveç dışında bir yerlerde çekilmişti. Büyüteçle fotoğrafı inceledi. Adamların yüzü güneş yanığıydı. Gömleklerinin düğmelerini açmış, kollarını sıvamışlardı. Ayaklarının dibinde de silahları duruyordu. Yerinden kopmuş ve aşınmış iri bir kayaya dayanmışlardı. Zemin ya kumlu ya da çakıl taşı, pek belli olmuyordu.

Adamlar yirmili yaşlarda görünüyordu. Fotoğrafın arkasına baktı. Büyük olasılıkla bu fotoğraf da 1960’lı yılların başında çekilmiş olmalıydı. Bu da Holger Eriksson’un onların arasında olmadığını gösteriyordu. 1960’lı yıllarda Eriksson 40 ile 50 yaş arasında olmalıydı.

Wallander masanın çekmecelerinden birini açtı. Daha önce bu çekmecelerden birinde bir zarf içinde vesikalık fotoğraflar gözüne ilişmişti. Eriksson’un vesikalık fotoğraflarından birini masaya koydu. Bu 1989 yılında çekilmişti. Holger Eriksson, 73 yaşında. Wallander yaşlı adamın fotoğrafına dikkatle baktı. Sivri bir burnu, ince dudakları vardı. Fotoğraftaki yüzü kırışıksız ve daha genç hâliyle düşünmeye çalıştı. Sonra da üç adamın fotoğrafına baktı. Hepsinin yüzlerini teker teker inceledi. Soldaki adam Holger Eriksson’u andırıyordu. Wallander arkasına yaslanıp gözlerini kapadı. Holger Eriksson bir hendekte öldürülmüştü. Kasasından da kesik bir baş, birkaç günlük ve bir fotoğraf çıkmıştı. Wallander birden gözlerini açarak yerinde doğruldu. Eve giren hırsız olayı gelmişti aklına. Hırsız kasaya dokunmamıştı bile. Eve giren kişinin kasayı bulması kolay değildi, diye geçirdi içinden. Kasanın içindekilerin yine bunlar olduğunu varsayalım şimdi, diye düşündü. Hırsız belki de bunları arıyordu. Kasayı bulamayınca da çekip gitmişti ve bir yıl sonra da Eriksson öldürülmüştü.

Ama bu düşünceyle yola çıktığında iki olay arasında nasıl bir bağ bulacaktı? Eriksson’un ölümünden sonra kasayı bizler bulamasaydık büyük olasılıkla avukatı bulacaktı.

Yine de başka bir şey olmalıydı. Bir ipucu.

Bir kez daha fotoğrafa baktı. Adamlar gülümsüyordu. Otuz yıldan beri bu fotoğrafta gülümsüyorlardı. Fotoğrafı Eriksson çekmiş olabilir miydi? Ama Eriksson; Ystad, Tomelilla ve Sjöbo’da araba satıp durmuştu. Afrika savaşına gitmemişti. Yoksa gitmiş miydi?

Wallander masadaki günlüğe düşünceli bir şekilde baktı. Fotoğrafı ceketinin cebine attı, günlüğü aldı ve banyoda teknisyenlerden biriyle çalışan Nyberg’in yanına gitti.

“Bu günlüğü alıyorum. Cep takvimlerini bıraktım.”

“O günlükte bir şeyler bulacağına inanıyor musun?” diye sordu Nyberg.

“Evet,” diye karşılık verdi Wallander. “Beni arayan olursa evde olacağımı söyle.”

Bahçeye çıktığında polislerin olay yerindeki kordonu kaldırmaya başladığını gördü. Hendeği örten muşambayı kaldırmışlardı bile.

Bir saat sonra mutfağındaki masada oturuyordu. Günlüğü açtı.

İlk yazı 20 Kasım 1960 tarihliydi.

10

Wallander’in Harald Berggren’in günlüğünü baştan sona okuması altı saat sürmüştü. Tabii kesintilerle birlikte. Telefon susmak bilmiyordu. Wallander telefon konuşmalarını mümkün olduğunca kısa kesmeye çalışmıştı. Günlük o güne değin okuduğu en büyüleyici ama aynı zamanda da en ürkütücü şeydi. Bir insan yaşamının birkaç yılını içeriyordu. Wallander için bu bambaşka bir dünyaya girmek gibiydi. Harald Berggren her kimse, dil uzmanı olmadığı ortada olmasına ve duygularını abartılı ifade etmesine karşın yine de deneyimlerini anlatış türü ve yaşadıkları ilginçti. Wallander günlükte yazılanların Eriksson’un başına gelenleri anlamaları açısından yol gösterici nitelikte olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncelerine karşın içinden bir ses bu yolu izlemelerinin yanlış olacağını söylüyordu. Wallander yaşanılanların büyük bir kısmının hem beklenilen hem de beklenilmeyen şeyler olduğunu biliyordu. Burada önemli olan insanın bağlantıları doğru yorumlamasıydı. Ayrıca hiçbir cinayet soruşturması bir diğerine benzemezdi, yalnızca yüzeysel bazı benzerlikleri olduğu sanılırdı.