Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 2)
Lider bıçağını çıkardı ve beşinci kadının boğazını kesti.
Sonra da geldikleri gibi sessizce evden ayrıldılar. Karanlığın içinde bir yerlerde araba onları bekliyordu. Şafak vakti geldiğinde El Qued’i ve beş kadının cesedini çoktan geride bırakmışlardı.
Tarih 1993 Mayıs’ıydı.
19 Ağustos 1993 günü Ystad’a bir mektup geldi.
Zarfın üstündeki Afrika pulunu görünce mektubun annesinden geldiğini düşünerek hemen açmadı. Sakin bir kafayla okumak istiyordu. Zarfın kalınlığından mektubun bir hayli uzun olduğu anlaşılıyordu. Üç aydan fazla bir zamandır annesinden haber almamıştı. Haberler birikmiş olmalıydı. Annesinin yazdıklarını akşam okumaya karar vererek sehpanın üstüne koydu. Ne var ki içinde garip bir tedirginlik peyda olmuştu. Annesi bu kez neden adını ve adresini zarfa elle yazmamıştı? Bu sorunun yanıtının zarfın içinde olduğu kuşkusuzdu. Saksılarla dolu balkona çıktığında saat gece yarısına yaklaşıyordu. Ilık ve güzel bir ağustos gecesiydi. Sonbahar yaklaşıyordu. Yakında havaların bozacağından kuşku yoktu. Zarfı açtı, okumaya başladı.
Mektubun sonuna geldiğinde hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Artık mektubun bir kadın tarafından yazıldığını anlamıştı. Bunu salt el yazısından değil, mektubu yazan kişinin ılımlı anlatımından çıkarmıştı. Ne var ki mektupta anlatılanların ılımlılıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Acımasız ve yalın bir gerçek söz konusuydu.
Mektup polis memuru Françoise Bertrand adıyla imzalanmıştı. Konumunun tam olarak ne olduğu belli olmuyordu ama polis memurunun cinayet masasından bir memur olduğu açıkça ortadaydı. Kuzey Afrika’daki küçük kasabalardan birinde bir gece mayıs ayında gerçekleşen olayları işte bu şekilde öğrenmişti.
Olay anlaşılması kolay ve tüyler ürperticiydi. Fransız vatandaşı dört rahibe kimliği bilinmeyen kişilerce boğazları kesilerek öldürülmüştü. Katiller arkalarında kan gölü dışında herhangi bir ipucu bırakmamışlardı.
Katillerin bıçaklarla rahibelere saldırdığı akşam, orada beşinci bir kadın daha vardı. Bu, rahibeleri ziyarete giden İsveçli bir turistti. Kadının pasaportunda adının Anna Ander olduğu yazılıydı. 66 yaşındaydı ve Kuzey Afrika’ya turist olarak gitmişti. Dört rahibenin boğazlarının kesilerek öldürülmesi zaten yeterince kötü bir olaydı ve Anna Ander’in bu yolculuğa tek başına çıktığı anlaşıldığından, siyasi baskı altındaki polis, beşinci kadından söz etmemeye karar vermişti. Cinayetin işlendiği o korkunç kader gecesi Anna Ander orada değilmiş gibi trafik kazasında öldüğünü rapor etmişler ve kadını kimsesizler mezarlığına gömmüşlerdi. Anna Ander’le ilgili tüm ipuçları yok edilmişti. İşte tam bu noktada devreye Françoise Bertrand girmişti. Gönderdiği uzun mektupta,
Anna Ander ülkeye hiç adımını atmamış gibi hareket ediliyordu. Tüm yasal belgelerden adı silinmişti. Ne var ki Françoise Bertrand, dolabın arka tarafında polislerin gözünden kaçan çantayı bulmuştu. Çantanın içinden Anna Ander’in İsveç’in ücra kasabalarından biri olan Ystad’da oturan kızına yazmaya başladığı mektuplar çıkmıştı. Anna Ander zarfların üstünü yazmış, hatta pullarını bile yapıştırmıştı. Françoise Bertrand bu özel mektupları okuduğu için şimdi özür diliyordu. Başkentte yaşayan alkolik bir İsveçli sanatçıdan mektupları çevirmesini rica etmişti. Sanatçının söylediklerini teker teker yazarken kafasında bir resim oluşmaya başlamıştı. Bu beşinci kadının başına ne gelmiş olabileceğini o sırada tahmin etmişti. Françoise’nın çok sevdiği bu kasabada acımasız bir şekilde öldürüldüğü gerçeğinin dışındakileri de. Mektubunda ülkesinde olup bitenleri açıklamaya çalışmış, ayrıca biraz da kendisinden söz etmişti. Babası Fransa’da doğmuştu ama ebeveyniyle birlikte çocukken Kuzey Afrika’ya gelip yerleşmişlerdi. Daha sonra da Kuzey Afrikalı bir kadınla evlenmişti. Çocukların en büyüğü olan Françoise her zaman bir ayağının Fransa’da, diğerinin de Kuzey Afrika’da olduğunu hissetmişti. Artık köklerine ilişkin herhangi bir kuşkusu kalmamıştı. Françoise kendini gerçek bir Afrikalı gibi görüyordu. Zaten ülkesindeki karışıklıklar onu çok üzüyordu. Bu nedenle de o kadının kayıtlarını silerek kendisine ve ülkesine ters düşmek istemiyordu. Françoise Bertrand uykusuz ve huzursuz geceler geçirmeye başlamıştı. Sonunda öldürülen kadının kızına bir mektup yazıp gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatmaya karar vermişti. Polis teşkilatına bağlılığına rağmen bu mektubu yazmıştı ama adının gizli tutulmasını rica etmişti. Uzun mektubunun sonundaysa şunları eklemişti:
Françoise Bertrand tamamlanmamış mektuplarla birlikte Anna Ander’in pasaportunu da göndermişti.
Anna Ander’in kızı annesinin mektuplarını okumadı. Mektupları balkonda yere koyarak hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Şafak sökünceye değin de yerinden kalkmadı. Daha sonra da içeri girip mutfağa gitti. Mutfak masasına geçip oturdu. Kıpırdamıyordu. Kafasının içi boşalmış gibiydi. Bir süre sonra her şey birden ona son derece basit geldi. Yıllarca oturup beklemek dışında hiçbir şey yapmadığını fark etti. Daha önce neyi ve neden beklediğinin farkında değildi. Oysa artık biliyordu. Artık bir misyonu vardı ve bunu gerçekleştirmesi için daha fazla beklemesi gerekmiyordu. Zamanı gelmişti. Annesi ölmüştü. Kapı artık ardına dek açılmıştı.
Ayağa kalktı, yatak odasına gitti, yatağın altından içinde gazete kupürleri ve kayıt defterinin olduğu kutuyu aldı. Sonra mutfağa döndü. Kâğıtları mutfak masasının üstüne serdi. Kırk üç tane olduklarını biliyordu. Kâğıtları teker teker açmaya başladı.
Çarpı işareti yirmi yedinci kâğıttaydı. Kayıt defterini açtı ve yirmi yedinci sıraya ulaşana değin isimleri taradı. İsme bakarken sahibinin yüzü de gözlerinin önünde canlanmaya başladı. Daha sonra kâğıtları toplayarak kutuya yerleştirdi.
Annesi ölmüştü.
Artık kafasında hiçbir şüphe kalmamıştı. Geriye dönüş de söz konusu değildi. Acısını unutmak ve hazırlıklarını tamamlamak için kendine bir yıllık süre tanıyacaktı.
Yeniden balkona çıkıp bir sigara yakarak uyanan kente baktı. Denizden gelen yağmur bulutlarını gördü.
Yatağına yattığında saat sabahın yedisi olmuştu. 20 Ağustos 1993 gününün sabahıydı.
Skåne
1
Akşam saat on civarında şiiri bitirmişti. Son birkaç mısrayı yazması uzun sürmüştü ama sonunda olmuştu işte. Şiirin duygulu ve aynı zamanda da çok güzel olmasını istiyordu. İlk birkaç denemeyi çöpe atmıştı. İki kez, yazmaktan vazgeçer gibi olmuştu ama şimdi şiiri bitmiş, masanın üstünde duruyordu. Masadaki ahşap ağaçkakana hüzünle baktı. 1980’li yıllardan beri İsveç’te ağaçkakanlara rastlanılmıyordu. Bir kuş türü daha insanlık tarafından yok edilmişti.
Yerinden kalkıp gerindi. Her geçen yıl masa başında çalışmak daha da zorlaşıyordu.
Yaşlı adamlar şiir yazmamalı, diye geçirdi içinden. İnsan 78 yaşına geldiğinde düşüncelerinin zaten kime ne yararı dokunabilir ki? Bunları aklından geçirmesine rağmen yine de yanlış düşündüğünün farkındaydı. Yalnızca Batı dünyasında yaşlılara hoşgörü ya da acıma duygusuyla yaklaşırdı insanlar. Oysa diğer kültürlerde yaşlılık bilgelik dönemi gibi saygı duyulması gereken bir dönemdi. Eli kalem tutabildiği ve zihni açık olduğu sürece şiir yazmayı sürdürebilirdi. Bundan başka bir yeteneği de yoktu zaten. Uzun süre önce araba alım satım işleriyle uğraşmıştı. O dönemde bölgenin en başarılı galericisiydi. Çok iyi pazarlık yapmasıyla ün salmıştı. Birçok araba satmıştı. İşlerin iyi gittiği dönemlerde Tomelilla ve Sjöbo’da şubeleri de vardı. Yaşam standartlarını düşürmeden hayatının sonuna dek idare edecek kadar para kazanmıştı ama onun için önemli olan tek şey yazdığı şiirlerdi. Masanın üstünde duran mısralar onu çok mutlu ediyordu.
Bulunduğu yerden görünmeyen denize doğru uzanan tarlalara bakan pencerelerin perdelerini çekti. Kitaplarla dolu raflara yaklaştı. Dokuz şiir kitabı yayımlanmıştı. Kitapları rafta, karşısında duruyordu. Kitaplarının satışı beklediği gibi olmamıştı. 300 adetten fazla satılmamıştı. Satılmayanlar bodrumdaki karton kutularda duruyordu. Bu kitapları bir gün yakmaya yıllarca önce karar vermesine karşın yine de bunlar onun için gurur ve neşe kaynağıydı. Karton kutuları arka bahçeye taşıyıp bir kibrit yakması yeterli olacaktı. Doktorunun öleceğini söylediği ya da içgüdüsel olarak bunu hissettiği an kimsenin satın almak istemediği ince şiir kitaplarını kendi elleriyle yakacaktı. Ölümünden sonra birinin gelip de kitaplarını çöpe atmasını istemiyordu.
Raftaki kitaplara baktı. Kendini bildi bileli şiir okurdu ve şiirlerinin çoğunu da ezbere bilirdi. Yazdıklarının dünyanın en güzel şiirleri olmadığını biliyordu ama en kötüleri de değildi. 1940’dan beri her beş yılda bir yayımladığı kitaplarının her birinde birkaç tane gerçekten çok iyi mısra vardı. Ne var ki onun asıl mesleği araba alım satımıydı. Şair değildi. Bu yüzden de şiirleri gazetelerin ya da dergilerin kültür sayfalarında eleştirilmiyordu. Hiç edebiyat ödülü de almamıştı. Ayrıca kitaplarını kendi bastırmıştı. İlk şiir kitabını bastırmadan önce Stockholm’deki büyük yayınevlerine göndermişti. Yayınevlerinin tümü de bir iki kibar cümleyle şiirlerini basamayacaklarını bildirmişlerdi. Yalnızca bir editör kişisel görüşlerini açıklama zahmetine girmişti. Salt kuşlardan söz eden şiirleri okumaktan hiç kimse hoşlanmazdı. Editör, ak kuyruksallayan kuşlarının ruhsal yaşamı ne kadar ilginç olabilir ki, diye yazmıştı.