реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 11)

18

Odada beş sandalye vardı. Beş kişiden fazla insanın aynı anda evde olmasından hiç hoşlanmazdı. Bu şekilde aralarındaki iletişimin de bozulacağına inanırdı. Gelecek olan sessiz kadınlara konuşabilmeleri için güven duygusu vermek çok önemliydi. Yatak odasına gidip üstündeki üniformayı çıkardı. Soyunurken her çıkardığı eşyanın arkasından bir dua mırıldanıyordu ve birden anımsadı. Bana Antonio’dan annem söz etmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önce Köln’den Münih’e giderken trende tanışmış onunla. Tren tıklım tıklım olduğundan her ikisi de oturacak bir yer göremeyince çareyi sigara dumanı içindeki koridorda ayakta durmakta bulmuşlardı. Trenin pis camlarından Ren Nehri’ndeki teknelerin ışıklarını görebiliyorlarmış. Antonio anneme Katolik rahibi olacağını söylemiş. Ayinin, rahibin üstündekileri çıkarmasıyla başladığını söylemiş anneme. Kutsal ayine hazırlanmak için rahiplerin özel bir yıkanma işlemi vardı. Çıkardıkları her giysi ya da iç çamaşırıyla birlikte bir dua okurlardı. Bu giysi ya da çamaşırların her biri onları kutsal görevlerine bir adım daha yaklaştırırdı.

Annesinin Antonio’yla trende nasıl karşılaştıklarını anlatmasını bir türlü unutamıyordu. Kendisi de bir nevi rahibe olduğundan ve adaletin kutsal olduğuna yürekten inandığından giysi ve çamaşır değiştirmenin önemini kavramıştı. Bunu yaparken ettiği dualar, Tanrı’yla yaptığı konuşmaların bir parçası değildi. Karmaşık ve absürd dünyada Tanrı tek ve mutlak saçmalıktı. Bu dünyada tanrı yoktu. Dualarını her şeyin toz pembe olduğu o güzel çocukluğuna ediyordu. Annesi en çok istediği şeyi ondan yoksun kılmadan önceye. Yılan gibi sinsi bakışlı erkekler öfkelerini kusmadan önceki günler adına ediyordu tüm dualarını.

Kıyafetlerini değiştirdi ve çocukluğuna dönmek için dua etti. Üniformasını yatağın üstüne serdi. Sonra da açık renkli bir giysi giydi. İçinde bir şeyler oluyordu. Sanki bedeni de eski çocukluk günlerine dönüyor gibiydi. Son olarak peruğunu ve gözlüğünü taktı. Son duası içinde solup gitti. Bin, oyuncak ata bin…

Büyük aynadan yüzünü inceledi. Bu, karabasandan uyanan Uyuyan Güzel değildi. Sindirella’ydı.

Park eden arabanın sesini duydu. Hazırdı. Başka bir kimliğe bürünmüştü. Üniformasını katladı, yatak örtüsünü düzeltti ve odadan çıktı. Yatak odasına kimse girmeyecekti ama yine de kapısını kilitledi.

Saat altıdan önce toplanmışlardı ama içlerinden biri gelmemişti. Doğum sancıları tuttuğundan hastaneye kaldırılmıştı. Erken doğum yapacaktı. Büyük olasılıkla bebek şimdiye değin çoktan doğmuştu.

Ertesi gün hastaneye gidip onu görmeye karar verdi. Onu görmek istiyordu. Onca acı ve sancıdan sonra kadının yüzünü görmek istiyordu. Hepsinin öyküsünü dinlemişti. Ara sıra not defterine bir şeyler yazar gibi yapardı ama yazdıkları yalnızca rakamlardı. Zaman çizelgesi hazırlıyordu. Rakamlar, zaman, mesafeler. Bu artık onda bir takıntı hâline gelmişti ama sihirli bir takıntı. Anımsaması için her şeyi not etmesi gerekmiyordu. O korku dolu sesler tüm sözcükleri söylemiş, ifade etmeye çekindikleri tüm acı dolu anılarını ortaya dökmüştü ve o her şeyi teker teker anımsıyordu. Kadınların iç dünyasında gerçekleşen bir anlık bir gevşemeye tanık olmuştu ama bu anların dışında zaten yaşam neydi ki?

Yeniden zaman çizelgesine döndü. Birbirini izleyen, aynı zamanda olan olaylar. Yaşam sarkaç gibiydi. Acı, mutluluk ve sonsuzluk arasında gidip geliyordu.

Kadınların arkasındaki büyük fırını görebilecek şekilde oturmuştu. Işıklar kısılmıştı. Kendi deyimiyle odada kadınsı bir loşluk vardı. Fırın boş ve uçsuz bucaksız bir denizin ortasında hareketsiz duran bir sandık gibiydi.

Birkaç saat konuştular, sonra da mutfakta çay içtiler. Bir sonraki toplantının ne zaman olacağını herkes biliyordu. Kimse kendisine bildirilen zamanı sorgulamadı.

Onları kapıya kadar geçirdiğinde saat sekiz buçuk olmuştu. Hepsinin elini teker teker sıktı. Son araba da yola koyulunca içeri girdi, üstünü değiştirdi, peruğuyla gözlüğünü çıkardı. Çay fincanlarını yıkadı, ışıkları söndürdü ve çantasını aldı.

Bir an için fırının yanında durdu. Evde derin bir sessizlik vardı.

Sonra dışarı çıktı. Yağmur yağıyordu. Arabasına bindi ve Ys-tad’a doğru yola koyuldu. Yatağına yattığında gece yarısı olmuştu. Kısa süre sonra da derin bir uykuya daldı.

5

Wallander perşembe sabahı uyandığında kendini bir gün öncesine oranla çok daha iyi hissetmişti. Altıda kalkıp mutfak penceresinin dışında asılı duran dereceye bakınca sıcaklığın beş derece olduğunu gördü. Gökyüzü kara bulutlarla kaplıydı, yerler ıslaktı ama yağmur durmuştu.

Yedi civarında emniyete gitti. Koridorda odasına doğru giderken arkadaşlarının Holger Eriksson’u bulup bulamadıklarını düşünüyordu. Ceketini asarak masasının başına geçip oturdu. Masasında birkaç tane telefon mesajı vardı. Ebba öğleden sonra göz doktorunda randevusu olduğunu hatırlatan bir not bırakmıştı. Okuma gözlüğüne ihtiyacı vardı. Eğer uzun süre bir şey okur ya da yazarsa başı ağrıyordu. Yakında 47 yaşına basacaktı. Artık yaşıyla ilgili bazı gerçekleri benimsemesinde yarar vardı.

Per Åkeson’dan bir mesaj vardı. Wallander, savcının bürosuna telefon etti ama savcının o gün Malmö’de olacağı söylendi. Kahve almak için kantine gitti, sonra masasına oturarak oto hırsızlığı soruşturması için yeni bir strateji geliştirmeye çalıştı. Hemen hemen her organize suçta üzerine yeterince düşüldüğünde kırılabilecek zayıf bir nokta her zaman bulunabilirdi.

Telefonun sesiyle düşüncelerinden uzaklaştı. Arayan yeni polis müdürü Lisa Holgersson’du ve kendisine hoş geldin demek istemişti.

“Tatil nasıldı?” diye sordu.

“Çok iyiydi.”

“İnsan bu tür hareketlerle ailesini yeniden keşfediyor, değil mi?” dedi Lisa.

“Onlar da çocuklarına farklı açılardan bakabilmeyi öğreniyorlar,” diye karşılık verdi Wallander.

Lisa Holgersson kısa süre sonra bir dakika diyerek ahizeyi eliyle kapattı. Wallander, şefinin yanına birinin girdiğini ve bir şeyler söylediğini duymuştu. Björk ona tatilinin nasıl geçtiğini hiç sormamıştı. Wallander yeniden şefin sesini duydu.

“Ben de birkaç günden beri Stockholm’deyim,” dedi Lisa. “Ama seninki kadar eğlenceli geçmiyor.”

“Şimdi neyin peşindeler?”

Estonia’yı düşünüyorum. Deniz kazasında ölen meslektaşlarımızı.”

Wallander karşılık vermedi. Bunu kendisinin de düşünmesi gerekirdi.

“Buradakilerin canının ne denli sıkkın olduğunu tahmin edebilirsin,” diye sürdürdü konuşmasını. “Böyle bir durumda burada oturup Emniyet Genel Müdürlüğü’yle ilçe teşkilatları arasındaki organizasyon sorunlarını nasıl tartışabiliriz ki?”

“Biz de herkes gibi ölümün karşısında çaresiziz,” dedi Wallander. “Gördüğümüz onca ölüme karşın yine de elimiz kolumuz bağlanıyor. Alıştığımızı sanıyoruz ama ölüme alışmak söz konusu bile değil.”

“Fırtınalı bir gecede bir feribot battı ve ölüm yeniden o acımasız yüzünü İsveç’e gösterdi,” dedi Lisa. “Oysa uzun zamandan beri varlığını unutmuştuk.”

“Senin gibi düşünmesem de haklısın galiba.”

Genç kadının boğazını temizlediğini duydu. Kısa bir sessizlikten sonra yeniden konuştu.

“Teşkilat sorunlarını konuştuk,” dedi. “Ve her zamanki soruyla karşı karşıya kaldık. Acaba hangisine öncelik tanımalıyız?”

“Zamanımızı suçluları yakalamakla geçirmeliyiz, diye düşünüyorum,” dedi Wallander. “Onları adaletin önüne çıkararak ve cezalandırılmaları için yeterli delil toplayarak geçirmeliyiz.”

“Keşke her şey söylediğin kadar basit olabilseydi,” dedi Lisa hafifçe iç çekerek.

“İyi ki müdür değilim,” diye karşılık verdi Wallander.

“Ben de, bazen…” dedi ve cümlesini tamamlamadı. Wallander telefonu kapatacağını sanmıştı ama genç kadının söyleyecekleri bitmemişti.

“Aralık başında seni polis akademisine göndereceğime söz verdim,” dedi. “Geçen yazki soruşturmayla ilgili bir konferans vermeni istiyorlar. Stajyer polisler seni aralarında görmek için sabırsızlanıyorlar.”

Wallander şaşkına dönmüştü.

“Gidemem,” dedi. “Kalabalığın karşısında konuşamam. Bunu yapamam. Başka biri gitsin. Martinson çok iyi bir konuşmacıdır. Aslında bana sorarsan politikacı olmalıydı.”

“Senin gideceğine söz verdim,” dedi Lisa gülerek. “İnan bana her şey çok güzel olacak.”

“Hastalanabilirim,” dedi Wallander.

“Aralığa daha çok var,” dedi. “Bunu daha sonra konuşuruz. Tatilin nasıl geçtiğini öğrenmek için aramıştım. İyi geçtiğini duyduğuma sevindim.”

“Burada her şey yolunda,” dedi Wallander. “Elimizdeki tek dosya bir kayıp vakası ama arkadaşlarım bununla ilgileniyorlar.”

“Biri mi kayıp?”

Wallander, Sven Tyrén’le yaptığı konuşmayı aktardı.

“Kayıp ihbarları ne kadar doğru çıkıyor?” diye sordu Lisa. “Bu konudaki istatistikler ne diyor?”

“Ne dediklerini bilmiyorum,” dedi Wallander. “Ama kayıp vakalarında cinayet ya da kazanın söz konusu olmasının çok ender rastlanılan bir olay olduğunu biliyorum. Yaşlı ya da bunaklar söz konusu olduğunda bir süre sonra kendileri geri gelebiliyorlar. Gençler söz konusu olduğundaysa ya ailelerine isyan etmek ya da bir serüven aramak için ortadan kayboluyorlar. Uzun sözün kısası ciddi bir şeyin söz konusu olması çok sık rastlanılan bir olay değil.”

Birbirlerine iyi günler diledikten sonra telefonu kapattılar. Wallander polis akademisinde konferans verme düşüncesi karşısında kaskatı kesilmişti. Aslında ondan bir konferans vermesini istemeleri çok gurur vericiydi ama böyle şeylerden hiç hoşlanmazdı. Bu konuda Martinson’u ikna etmeye çalışacaktı.