Hatice Üzgül – Gece Yolcusu (страница 2)
Konuşmaya başladım. Bir tercih konuşması değildi tabii ki… Naçizane kendi fikrimi bildirmek istemiştim:
“Sevgili dostlarım! Hepinizi çok seviyorum. Beni çok iyi bilgilendirdiniz ve merakımı biraz olsun giderdiniz. Hayatıma girdiğiniz için hepinize teşekkürler! Sanırım hepiniz Güneş’e farklı bir pencereden baktınız ve onun farklı özelliklerini gördünüz. Ama bir de beni dinleyin. O Samanyolu Galaksisi’nin parçası olan bir yıldız. Büyüklüğü ve sıcaklığı bakımından küçük sayılır ancak yaşadığımız dünyadan kat be kat büyük! Hepinizin onu farklı görmesinin nedeni ise…”
Birden grupta büyük bir uğultu koptu. (Ya da kıyamet koptu mu demeliydim?) Sözümün devamını getirmemi beklemeden öfkeli söylemlere başladılar. Kendilerini bana tam anlatamadıklarını ya da benim kıt zekâlı olduğumu düşünüyorlardı. Sanki onlara ihanet etmişim gibi davrandılar. Oysa ben altı üstü Gölge’ydim. Güneş’in gördüğü herkesin dibinde bitiverirdim. Onlardan biri gibi görünürdüm ancak, kolayca başka biri gibi de olabilirdim. Bu beni karaktersiz yapmıyordu ama onların aklından geçen sanırım tam olarak buydu. Tabii ki gölgelerin de kendine has bir duruşları vardır ve hayatları kendilerini anlatmaya çalışmakla geçer. Ancak, bu durumu onlara anlatamadım.
Beni kendilerinden görmeye neden bu kadar çok ihtiyaçları vardı anlamıyordum? Bana olan kinleri, birbirlerine olan öfkelerini bastırdı. Birbirlerini anlamamaları problem değildi, kendilerini anladığını sandıkları birinin “anlamadıkları şeyler söylemesi” büyük bir sorundu, kaostu, affedilemezdi! Ben onların gölgeleriydim ya hani, nasıl olur da onların peşinden gitmezdim?
Eskimo, Kardan adam ile uzlaştı; Yarasa, Köstebek ile Bedevi Günebakan’ın kırık kalbini onarmaya çalıştı… Bir tek ben yapayalnız kaldım o vadide! Batmakta olan Güneş bile bana gülümseyerek “İyi akşamlar.” deyip uzaklaştı.
Bense Allah’a, Güneş’i ve şahitlerini bana gönderdiği için şükredip bundan iki önemli sonuç çıkardım:
Bir; Güneş’in bütün şahitlerini dinlesem bile, onu tam olarak tanımamın imkânı yoktur.
İki; eğer farklılıkların bulunduğu bir ortamda herkesi anlıyorsanız, mutlaka herkes tarafından yanlış anlaşılıyorsunuzdur!
PEMBE BALIK
“Anne, akvaryum nedir?”
“Camdan büyükçe bir kap. İçi su dolu. Birkaç minik ve renkli balık konulur içine. Evlerde süs eşyası gibidir akvaryum.”
“Anne bana akvaryum alır mısın? İçinde pembe balık olsun.”
Annesi sinirlendi. Onun aklına akvaryumu kim sokmuştu acaba? Nerden öğreniyordu böyle şeyleri? Kendisiyle dalga mı geçiyordu? Akvaryumun ona ne faydası olurdu? Hem de içinde pembe bir balıkla… Çatallaşan ses tonuna hâkim olarak:
“Pembe mi? Pembe de nereden çıktı?”
“Pembe, kızların en sevdiği renkmiş. Yani benim de en sevdiğim renk o olmalı. Bu yüzden her şeyim pembe olsun olur mu anne? Akvaryumdaki balığım da pembe olsun, ne olur!”
Bir an “Nereden öğrendin bunları!” diye haykırmak istedi. Sonra onun o parlayan yüzüne baktı. Pembe balıklı akvaryum düşleyen gözleri ışıldıyor muydu?
“Pembe balık olmaz!” diye kestirip attı. Onu odasına gönderdi.
Aklını yaptığı işe vermeliydi. Bir an önce sabah akşam kendilerini konuşan o mahalleden uzaklaşmalılardı. Yavrusunu itip kakan yaşıtlarından kurtarmalıydı. ‘İnsanlar eskiden bu kadar acımasız değillerdi’ diye düşündü. Koliler üst üste istiflenmişti. Minik Filiz takılıp düşmesin diye hepsi duvarın önünde ikinci bir duvar gibi duruyordu. Hem kocası onları terk ettiyse ne olmuştu? Günümüzde kaç koca eşine sadık kalıyordu ki? Acıyan bakışlar… Meraklı bakışlar… Onlar önce kendilerine bakmalıydılar. Kolilerden birini kapatmak üzereyken bant istemsizce sağa sola yapıştı. Derin nefes aldı. Gereksiz yere yapışan bandı söküp attı. İkinci denemesinde başarılıydı. Geriye koliyi diğerlerinin üzerine yerleştirmek kalmıştı. İyice yukarıya kaldırdı. Koli ağırdı. Tam yerine oturtacakken, düşüverdi. Şangırtı sesleri zaten harap olmuş sinirlerini iyice hoplattı. Bir tekme savurdu düşen koliye. İçinde kırılmadık bir şey kalmadı. Hıçkırıklar, iç çekişler… Filiz olabildiğince hızlı adımlarla odasından çıkıp yanına geldiğinde, annesi ağlıyordu.
“Benim yüzümden ağlıyorsun, değil mi anne?” dedi.
Bir hafta sonra, yeni evlerine taşınıyorlardı. Yeni mahalleleri değişik bir semtteydi. Müstakil evlerin, iki üç kattan yüksek olmayan aile apartmanlarının ve biraz ileride de gecekonduların bulunduğu bir yerdi. En güzel yanı düzayak olmasıydı. Yokuş, merdiven, indi çıktı yoktu. Rahatça yürüyüş yapabilecekleri açık alanlar mevcuttu. Fakat “Mahalle sakinleri daha cahil. Bunlar, iyice ayarsız olur.” diye düşündü kadın. Ucuz, derme çatma müstakil evlerinin bahçesine Filiz için bir koltuk koymuştu. Eşyalar taşınırken arada kalmasın diye, ona oradan kalkmamasını tembihledi. Taşınmak gün boyu sürebilirdi. Öğlene doğru iyice yorulmuşken bahçeye çıktı. Filiz’in yanında onunla konuşan bir kız çocuğu gördü.
“Bizimle körebe oynar mısın?” diye soruyordu Filiz’e.
“Hayır! Oynayamaz!” diye haykırdı kadın.
Kız çocuğunu kolundan tuttuğu gibi bahçenin dışına iteledi. Ellerini biraz fazla sıkmış olmalıydı. Kızın canının acıdığı yüzünden belliydi. Yine de insafa gelmedi. Bir de arkasından bağırdı:
“Bir daha seni bu bahçenin kapısında bile görmeyeyim!”
Neredeyse bütün mahalleli, camdan olan biteni izliyordu. Kadın, hızla bahçe kapısını kapatıp içeri girdi. Nakliyeciler kadının peşinden kapıyı tekrar açmak zorunda kaldılar. Annesi hızlı adımlarla yanına geldiğinde, Filiz ağlıyordu.
“Onun adı Fatma’ydı! Benim arkadaşım olacaktı!” diye bu sefer Filiz haykırdı annesine.
Annesi uzun süre onu sakinleştiremedi. Ne yaptıysa kızı onunla konuşmuyordu. Ertesi gün aklına bir fikir geldi. Soluğu hemen evcil hayvan satıcılarında aldı. Akşam gülümseyerek kızının yanına geldi.
“Bak!” dedi “Ne aldım sana? Bil bakalım bu ne?”
Filiz, hemen elini uzatıp boş akvaryumu kucağına aldı. Heyecanla:
“Bu bir akvaryummm!” dedi.
“Evet,” dedi annesi. “Haydi, içine dinlenmiş su koyup pembe balığımızı yeni evine kavuşturalım!”
Filiz, tam sevincinden çıldıracaktı ki annesine olan kızgınlığı geldi aklına.
“Evet, ama yarın ilk iş Fatma’yı buraya çağıracaksın! O da görecek pembe balığımı!”
Kızı kararlıydı, annesinin yapabileceği bir şey yoktu. Filiz ilk kez bir insan uğruna annesini karşısına alıyordu. Fatma’yı o da merak etmeye başladı. Ertesi gün sokakta ip atlayan Fatma’yı buldu. Durumu anlattı. Onu pembe balığı görmeye çağırdı. Fatma sevinmişti. Söylenen saatte elinde su dolu bir poşete konulmuş simsiyah bir balıkla çıkageldi. Kendi eviymiş gibi içeri girdi. Filiz’i öptü.
Ve:
“Bak ben de sana mor balık aldım.” dedi.
Kadın, saatlerce boşu boşuna pembe balık aradığına hayıflanıp gülümsedi. Uzaktan uzağa akvaryum hakkında konuşan çocukları izledi. Filiz’in mutluluğu gerçekten görülmeye değerdi.
“Haydi!” dedi Fatma, “Körebe oynamaya gidelim!”
“Ebe benim!” diye bağırdı Filiz.
Annesi üzgünce iç geçirdi. Boynunu büküp kendi kendine:
“Hiç zorlanmayacaksın o oyunu oynarken. Hem de hiç… Gözlerini bağlamaya da gerek yok. Benim küçük kör ebem.” diye mırıldandı.
GECE YOLCUSU!
“Yattım sağıma, döndüm soluma. Melekler şahit olsun, dinime imanıma. Yattım Allah kaldır beni. Nurlarına daldır beni. İmanla Kuran’la gönder beni. Âmin.”
“Aferin kızıma. Bütün dualarını ezberlemiş benim bebeğim.”
“Anne, duvarda asılı olan halının desenleri, gece gözlere dönüşüyor. Beni izliyor.”
“Hatice, ateşin geceleri sen uyurken yükseliyor bazen. Biliyorsun hastalığın yüzünden. Ateşi yükselen insanların hayal görmesi normaldir. İyileşince geçecek yavrum, merak etme.”
“Bazen kâbus görüyorum. Bu da mı ateş yüzünden?”
“Evet. Tabii ki. Merak etme, hem sen çocuksun, günahsızsın. Melekler hep yanında olur. Her zaman korurlar seni.”
“Biliyorum. Bütün gece benim için onlarla savaşıyorlar zaten. İyi geceler anne.”
“İyi geceler yavrum.”
Annem bir konuda yanılıyordu, gördüğüm şeylerin astım hastalığıyla ya da ateşle alakası yoktu. Başka bir konuda ise yerden göğe kadar haklıydı, melekler günahsız olanı koruyorlardı. Keşke hep çocuk kalsaydım…
Nefes almak çok zordu. Astım hastalığından yeni kurtulmuş, tedaviye cevap vermiştim ancak bu sefer başka bir şey nefesimi kesiyordu. Tir tir titreyerek o simsiyah siluetin altında hareket edemeden yatıyordum. Çabalarımın hepsi boşunaydı. Boncuk boncuk terler yüzümden süzülürken, gözyaşlarım onlara karışıyordu. İnlemek için bile dudaklarımı aralayamıyordum. Zihnimin içinde çığlıklar atsam bile beni kimse duyamazdı. İçimden bildiğim bütün duaları okumaya başladım. Biliyordum ki birazdan ezan okunacaktı ve “o” çekip gidecekti. Çalar saat gibi hiç şaşmadan her sabah üstüme çullanan bu gölge benden ne istiyordu, tam olarak bilmiyordum. Korkuyordum.
Ve en sonunda ezan okundu. Siyah siluetin uzaklaşmasıyla, yavaş yavaş hareket edebilmeye başladım. Annemle babamın sabah namazına kalktıklarını duyuyordum, ancak yatağımdan çıkmak için gereken cesaretim yoktu. Ben oda kapısına ulaşana kadar ya tekrar karşıma çıkacak olursa? Yorganı kafama çekip bir müddet bekledim. Gün ışımaya başladığında hemen annemin yanına gittim. Her sabah olduğu gibi, namazdan sonra salonun bir köşesinde oturmuş mırıl mırıl Kuran okuyordu. Yanına oturup başımı omzuna koydum.