18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Халит Зия Ушаклыгиль – Mai ve Siyah (страница 10)

18

Babıali Caddesi’ne kadar geldi. Bir yere gitmek için belli bir niyeti ve kararı olmadığı zamanlar her vakit ayakları onu oraya, kitabevlerinin, basımevlerinin sıralandığı şu caddeye getirirdi.

“Matbaa-i Osmaniye” Kitabevinin önüne gelince bir ara durdu, uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı, kapların üzerini okudu. Bir süre gözlerini kûfî hat üslubuyla yazılmış bir kitabın adına dikti. Bunu okumak için çalıştı. Bir ara aklında yer tutan soruya şu karşılığı verdi:

“Ne olacak? Kitapçılardan birine başvurayım. ‘Tercüme yapmak istiyorum, ne tercüme edeyim?’ derim.”

Buna karar verdikten sonra caddeye indi. Ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. Öteden beriden, yeni kitaplardan, son haftanın dergilerinden söz etti. Sonra birden düşüncesini söyledi. Kitapçı düşündü, pek gevşek bir tutumla “Olsa olsa hikâye tercüme ediniz; başka kitaplar pek az satılıyor; zaten hikâyeler de satılmıyor ya…” dedi.

Sonra birden kitapçı durumunu değiştirdi, aklına bir şey gelmiş gibi “Sahi, ‘Hırsızın Kızı’ romanına devam etseniz ya!” dedi.

“Hırsızın Kızı”… Bir romandı ki dört fasikülü yayımlandıktan sonra mütercimi vazgeçmiş, yayıncı devam etmemişti.

Ahmet Cemil hemen kabul etti:

“Çıkan fasiküllerle aslını veriniz.” dedi. Sonra biraz düşünerek ekledi:

“Ama bir şartım var: Adımı koymayacağım!..”

Lamartine’den sonra, Musset’den sonra “Hırsızın Kızı”…

İşte hayallerin sonu!..

O akşam, tercüme dedikleri şeyin ne kadar kolay olduğuna şaştı. İki saatte on sayfa tercüme etmişti; bu gidişle milyon kazanacaktı…

Kâğıtları annesinin önüne döktü:

“İşte!..” dedi.

O günden başlayarak Ahmet Cemil için sürekli bir çalışma başladı. Okulun tatil zamanından faydalanarak gecelerini, gündüzlerini, garip olaylardan oluşan bir dolaşık yumak uydurmakta usta bir yazarın kafasından çıkan ve kim bilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç düşler karıştıracak olan bu romanı; bu cinayetler ve akla gelmez olaylar zincirlemesini nefret ede ede tercüme işine adadı.

İlk dört beş fasikülün tercüme biçiminden yüreklenerek zaten hiçbir dil ve anlatım üstünlüğüne, zevkine ve inceliğine sahip olmayan bu kitabı hemen bir oturuşta tercüme ediyordu. Ama bu uğraşısından duyduğu nefret, çalıştığı süreyi bir eziyet hâline getirirdi. Damarlarının içinde bir besteci kanının dolaştığını duyduğu hâlde -ekmek yemek için- gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde, tiksindirici şarkıcı kadınlara çalgıcı olarak eşlik etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü güzellikler yaratma yeteneği gösteren bu genç, batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız konuşmalarını tercüme ettikçe yüreği nefretinden şişerdi.

Ama asıl on beş gün içinde sekiz on fasiküllük müsvedde hazırlayarak on beş yirmi mecidiye alabilmek umuduyla kitapçının dükkânına gidip de adamın para konusuna kesinlikle yanaşmadığını gördüğü ve kızara bozara tercüme hakkını istemeye yüreklendiği zaman, herifin “Durun bakalım, hele bir kez okutayım. Sonra daha basma izni alınacak. Hem basılsın, kaç forma tutacağını ne bileyim!..” dediğini işitince dondu kaldı… Demek evde günlerce kapanıp havadan, o güzel güneşten, halkı bütün İstanbul’un en güzel yerlerine sürükleyen bu tatlı ve güzel mevsimden kendini mahrum kılarak meydana getirdiği bu çalışma ürününü satabilmek için kitapçı dükkânına günlerce gidip gelmek, şu kirli müsveddelerin arkasından koşmak; bugün basma izni alınacak, yarın basılacak, şimdi elime para geçecek diye elemli beklemeler içinde bulunmak gerekecek…

Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı. Artık o gün eve gelip çalışmadı. Ama akşam, soğukkanlılıkla döndüğü zaman bu işi sürdürmeye de karar verdi:

“İş bir kez düzenine girinceye kadar…” diyordu.

Çalışmasını sürdürdü. Oysa zaman geçiyor, eline para geçmiyordu. Bir ara, epey utanaraktan ısrarları sonucu, kitapçıdan beş mecidiye alabilmişti. Romanın basılma izni alındı, haftada bir fasikül yayımlanmaya başlandı. Kitapçının züğürtlüğü daha sık ve çabuk yayımlanmaya elverişli değildi. Demek haftada iki mecidiye… O da çekişe çekişe alınacak. Kitapçı, size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra, sekiz on kez istemeden sonra verecek.

Elinize şöyle külliyatlı para geçmeyecek. Üstelik alabildiklerinizden türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. Size en ummadığınız türden değişik çeşitte paralar verilecek. “Bunlar nereden toplanmış?” diye şaşacaksınız. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. Ödemeler her zaman sizin zararınıza olacak, küçük bozukluklar yokmuş gibi sayılacak. Bunun karşılığında ne kadar zahmet, ne kadar bekleyiş!..

Yalnız tercüme de yeterli değil, izin peşinde de koşmalı. Matbaadaki başmürettip karşısında da yaltaklık etmeli, tashihlere bakmalı. Ahmet Cemil bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir solukla “Off!..” derdi.

Bu biçimde yaşayabilmenin mümkün olmadığı kanısını edindi. Başka bir şey daha gerekli; bir çalışma alanı daha bulmalı, amma ne?..

Kitapçının dükkânına gidip geldikçe kimi şeyler öğrendi ki bunlardan faydalanmak yollarına başvurmak mümkündü.

Kitapçılar yayımladıkları dergiler için yazı yazanların önemine göre para veriyorlardı. Bunlardan birkaçına yazı yazsa? Hangi konuda olursa olsun. Fransızca eski, yeni dergilerde ve gazetelerde çevrilebilecek ne olursa olsun…

Hüseyin Nazmi’nin abone olduğu Fransızca dergilerin eskilerinden bayat sayılarından istedi. Bunlardan en yabancı olduğu konulara, en ilgi duymadığı şeylere ilişkin tercümeler yaptı; bunları dergi neşreden kitapçılara götürdü. Kimisini kabul ettirebildi, kabul ettirebildiklerinden kimisi için para alabildi; ama ne aşağılanmalar karşılığında!..

Her zaman kalabalık olan kitapçı dükkânlarında, her zaman “meşgul” görünen kitapçılardan, her zaman ayıp olan para istemelerine katlanmak…

“Şimdi yok…”

“Ha, o yazı mı? Yakında gereğine bakarız.”

“Üç gün sonra…” biçiminde; bir müşteriye bir kitap gösterilirken; “meşguliyet” arasında veya kuru fasulye pilakisi yenirken, iri lokmaları yutma sırasında verilmiş karşılıklarla çaresiz geri dönmek!

Edebiyat dünyası, basın mesleği bu muydu? Hiç olmazsa bu kadar zahmetine, zorluğa katlanmasına başladığı şu meslekte, altına imzasını kıvançla, seve seve koyabileceği şeyler yazabilse…

Bir gün gene bir yazı götürdüğü bir derginin sahibi -Faiz Efendi adında insaflı bir adam ki onun ne kadar paraya muhtaç olduğunu anlamıştı- dedi ki:

“ ‘Mir’at-ı Şuûn’ gazetesi için tefrika edilecek bir romana gerek varmış. Başkası kapmadan siz imtiyaz sahibine başvursanız… İyi bir adamdır; çekinmeyin.”

Çekinmek!.. Pek iyi anlamıştı ki çekinen aç kalır. Haydi kendisi aç kalsın ama evdekiler?

Hemen o dakikada yüreklilik göstererek “Mir’at-ı Şuûn” gazetesine gitti; imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. O vakte kadar bir gazete idarehanesine girmemişti. Kafasında gazete, yayın konularını, bu ve benzeri yerleri büyültüyor; yeşil örtülü büyük yazı masalarının yanlarında iri sakallı, altın gözlüklü, yüksek sesle konuşan, yüksekten bakan adamlar düşünüyordu. Şu bir iki aydan beri kitapçı dükkânlarında gördüğü örnekler, daha bu hayallerini büsbütün silememişti.

Hüseyin Baha Efendi’yi müdürlük odasında, kanepeye ilgisizce yaslanmış, Başyazar Ali Şekip’in parmaklarıyla ahenk tutarak aşağı perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanıyormuş gibi görünce şaşırdı. Yerinden kalkmaksızın yüzüne merakla bakan Hüseyin Baha Efendi’ye nasıl seslenmek gerekeceğinde karar veremedi.

Ama Hüseyin Baha Efendi iri sakallı, altın gözlüklü bir imtiyaz sahibi olmamakla birlikte pek iyi bir adam etkisi bırakıyordu.

“Ne istiyorsunuz oğlum?” dedi; bu sesleniş Ahmet Cemil’e cesaret verdi. Ne istediğini anlattı. Hüseyin Baha Efendi doğrularak dinledi. Sonra Ali Şekip’i göstererek “Soralım da gerçekten ihtiyaç varsa…” dedi.

Ali Şekip döndü; o bu gence birkaç kez rastlamıştı. Şimdi sürmekte olan roman bir hafta sonra bitecekti.

“İşte. Ahmet Cemil Bey tercümeyi yapsın.” dedi.

“Aman, okudunuz mu bilmem…”

Ali Şekip o iyi yürekli adamlardandı ki beş dakikada dost olur, sohbete başlar, her gördüğünü sever. Dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır.

Bir roman okumuştu, onu salık veriyordu:

“Durun bakayım, burada mı?”

Kitap bulundu, Ahmet Cemil’in eline tutuşturuldu, “Hemen başlayın.” denildi. O, utanmasa Ali Şekip’le Hüseyin Baha Efendi’nin boyunlarına sarılacaktı. Utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş, beş dakikada bu adamlar üzerine derin bir sevgi edinmişti.

İşte, “Mir’at-ı Şuûn” gazetesine ilk girişi böylece olmuştu. Bu ilk buluşmanın sevinç ve neşesiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde -tatilin son haftası- gazeteye bir ay yetecek kadar tercüme hazırladı. Ali Şekip’in salık verdiği bu roman da “Hırsızın Kızı” türünden bir şeydi ama artık Ahmet Cemil müşkülpesentliğe gerek görmüyordu. Mademki imza koymuyor…

O imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu.

Para konusu için ikinci buluşmada, Ali Şekip’e açıldı. Artık senli benli bile olmuşlardı.

Ali Şekip hemen “Oh, bak, o nazik bir konudur… Hele başlayalım; ben sana para alıveririm. Elbette Hüseyin Baha Efendi’nin kara gözleri için çalışacak değilsin ya… Gazete yönetiminin para sandığı her zaman boştur ama… Sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım…”

Başka birisinin ağzında terbiyeye aykırı sayılabilecek bu soru, onun ağzında öyle tertemiz bir yürekten çıkmış görülüyordu ki Ahmet Cemil, garipliğinin farkına bile varmadı. Dört beş cümleyle kendini tanıttı. O zaman Ali Şekip, hiçbir söz söylemeyerek elini uzattı; kendisine bir yardım eli arayan bu genç eli içtenlikle sıktı.