18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Халит Зия Ушаклыгиль – Ferdi ve Şürekâsı (страница 3)

18

Onlar mı haklı, ben mi haklı; bilmem ama doğru olan bir şey vardır ki, deliliğe sayı kadar yardım edecek bir şey olamaz. Kendimi düşünüyorum da korkuyorum… Ara sıra mutlaka deli olacağıma inanıyorum… Sabahleyin uykudan uyandığım zaman ilk düşündüğüm şey, defterimin bir tarafında yarım kalmış bir toplam veya bir cetvele eklenmesi gerekli bir sayıdır… İşimin başına geldiğim zaman başka şey düşünme imkânı yok; beni bekleyen yüzlerce kâğıttan sayı toplayıp ait oldukları defterlere dağıtmalı ve bölmeli, harf dağıtan bir dizici gibi her sayıyı ait olduğu göze yerleştirmeli, bu uğraşma içinde acıkabilirsem… Çünkü şu iskemlenin üstünde acıkmak da kolay bir şey değildir. Acıkabilirsem bir şey yediğim sırada yine onları düşünmeli; akşama dek, ara sıra geceye dek yine onlarla uğraşmalı; en sonunda öyle bir hâle gelmeli ki beyin uyuşmalı, göz kararmalı; sarhoş olmuş, fikri işlemez olmuş, aklı karışmış bir adam gibi buradan çıkıp eve gitmeli. Eşiniz, kızınız, oğlunuz, sizi bekliyordur; size gülümsüyorlar; sizden gülümseme bekliyorlar; gülmeye gücünüz kalmamış ki gülesiniz. Onlar söylerler, siz dinlersiniz; siz söylerseniz onları sıkacağınızdan, mutluluklarını gölgelendireceğinizden emin olunuz. Çünkü söyleyeceğiniz, mutlaka hayatınızdan, geçiminizden yakınmadır; ne gereği var? Feda ettiğiniz bir ömrün yasını onlara mı tutturacaksınız? Siz yorgun; onlar ilk önce neşeli, sonra sizden geçen kederle üzgün; bu hâlde uyku zamanı gelir, yatağa girersiniz, orada sanki sizi rahat bekliyordur. Ne yazık! Beyin! O zavallı duygu kutusu! Sayılardan aldığı vuruşların o kadar etkisine esir olmuştur ki size uykunuzda da toplama yaptırır; uykunuzda da ‘Elde var sekiz, altı daha on dört…’ diye tekrarlayıp durur.”

Bu sözleri söyleyen muhasebeci, dinleyenler üstünde meydana getirdiği etkiyi anlayıp da artık sözlerine son vermek isteyen konuşmacılara özgü bir hâlde etrafa baktıktan sonra, ağırbaşlı bir davranışla ilerleyerek İsmail Tayfur’a yaklaştı. Elini hafifçe genç adamın omzuna koyarak ağır, ciddi bir sesle ekledi:

“İşte sen geldin de böyle bir mesleğe, böyle bir uçuruma atıldın. Zavallı babanın hayatı, çabalarının sonucu, senin için bir ibret dersiydi. Burada ne olacağını anlamak için onu düşünmelisin! Ama sen! Sen, buraya gelmeseydin, buraya gelip de babanın yalnız ve çaresiz bıraktığı aileyi beslemeye zorunlu olmasaydın, bir şey olabilirdin! Eminim, şimdi sen geceleri gökyüzünün ışıklarına daha gençlik şiiriyle dolu olan gözlerini yönelttiğin zaman bakışın, siyahtan başka bir şey görmüyor. Ben de öyleydim; ama sende biraz umut ışığı, biraz hülya pırıltısı olsa…”

Hasan Tahsin Efendi bitiremedi, tam bu sırada bir kapı gıcırdadı, dördü de başlarını çevirdiler, Ferdi Efendi odanın eşiğinde görüldü.

Ferdi Efendi, ince, uzun boylu, içinde yuvarlandığı altınların rengini almış gibi sarı saçlı, sarı sakallı, bünyesinin zayıflığına kanıt sayılacak kadar donuk benizliydi. Hayatını baştan aşağı kaplayan sakat benliğinin verdiği endişeyle alnı çizilmiş; boyu, ömründen otuz sekiz yılını geride bıraktıktan sonra artık ileride yaşayacak çok yılı kalmadığını anlamış gibi biraz öne eğilmişti. Hayata kazanmak, kazanmak, her zaman kazanmak için geldiğine karar vermiş; paradan başka dünyada hiçbir şeyin değeri olabileceğini düşünmek zahmetini asla duymamıştı. Kişinin para yaptığına değil, paranın insan yaptığına tam bir inanışla bağlanmış; hatta insanlığın şu dünya üstündeki bedeninin, paradan nimetlenmek amacına dayandığı düşüncesini, tek bir bilgelik olarak kabul etmiş; öngörüsü para ile sınırlı bir ufuktan başka hiçbir ufka açılmamış; paranın her şey, her şeyin hiç olduğuna inanmış bir adamdı.

Ferdi Efendi’de, iki şey vardı; dikkat edildiği zaman korku verirdi: Gözleri, dudakları!

İnce, seyrek, sarı, gizli bir düşünce saklıyormuş gibi garip bir şekilde basık, yüreğinin sırrını verebilecek bakışını saklamak istiyormuş gibi düşük kaşları altındaki bu mavi gözlerde; bütün topluma karşı bir alay gülümsemesi gibi ince, küçük dişlerinin üstünde sonsuz bir tebessümle kasılmış o dudaklarda; doğa dışında, şeytanca, cehennem gibi bir şey, belirtilemez, yorumlanamaz bir anlam vardı ki, dikkat edildiği zaman bir yılanın, bir timsahın görünüşünden doğan korkuya benzer bir şey duyulurdu.

Hasan Tahsin Efendi, derdi ki:

“Bu gözleri, bu dudakları görüyor musunuz? Para, zavallı kişileri kötülüğüne kurban eden o iblis, boş sofrasının üstünde ağlayan aç bir aileyi gördüğü zaman bu gözlerle, bu dudaklarla güler.”

İsmail Tayfur, Ferdi Efendi’nin bu gözlerine, bu dudaklarına bakmaya asla cesaret edememişti. Bakışı, o her zaman hareketli, her zaman fır dönen gözlere; o her zaman gülümseyen, her zaman kasılmış dudaklara rastladıkça kalbinden soğuk bir şeyin aktığını duyardı.

Ferdi Efendi eşikten geçti, ağır adımlarla ilerledi; şimdi Hasan Tahsin Efendi biraz geri çekilmiş, haberleşme memurları gözlerini kalemlerinin ucuna dikmiş, İsmail Tayfur yüksek iskemleden aşağıya inmişti.

Ferdi Efendi odanın ortasına kadar ilerledi, bir şey söylemek istiyormuş da nasıl başlayacağını düşünüyormuş gibi gözlerini süzdü, sonra birdenbire, emir veren bir sesle İsmail Tayfur’a “Yarın akşam beni görünüz!” dedi.

Genç adam gözlerini kaldırdı, birinci kez olarak böyle bir emir alıyordu; bu sözün altındaki amacı anlayabilmek için Ferdi Efendi’ye bakmak istedi, başaramadı. Ferdi Efendi, şimdi yazışma görevlilerine dönmüş, diyordu ki:

“Bana ihtiyacınız var mı? İmza edilecek şeyler yarına kalsın! Ben, içeriye giriyorum.”

Ferdi Efendi odasına çekildi; kapının sürgülendiği, biraz sonra içeriden diğer bir kapının açılıp kapandığı işitildi; efendi hareme girmişti.

Memurlar, “Yarın akşam beni görünüz!” sözünü anlayabilmek için İsmail Tayfur’a baktılar, genç adam omuzlarını hafifçe silkerek: “Ne olacak? Yine bir iştir!”

Hasan Tahsin Efendi odanın sofaya açılan kapısının yanındaki çıngırağın ipini çekti, yazı masasının önündeki defteri kapadı, dişlerinin arasından, “Gidelim!” dedi. Şimdi herkes kâğıtlarını topluyor, paltolarını giyiyor, içeriye giren uşak, lambaları söndürüyordu.

Dördü birden yazıhaneden çıktılar, sofayı geçtiler, mermer merdiveni susarak indiler. Burası, küçük bir avluydu, sokak kapısını açtılar, arkalarından ağır demir kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Dışarıda kar yağıyordu, sokaklar karla örtülüydü, donmuş bir rüzgâr yüzlerine çarptı. Yukarıdan, yazıhanenin eski saati, yaşlılara özgü öksürüklü sesiyle onu çalıyordu. Karların üstünde gölgeleri dans eden dört arkadaş, şemsiyelerini açtılar; hızlı adımlarla ilerlediler.

2

Ferdi Efendi, babasının ölümünden sonra Unkapanı’ndaki kereste depolarını elinde bulundurmakla beraber, bu yerdeki fakir evi bırakarak ticaret merkezine yakın güzel bir ev yaptırmaya karar vermişti. Bu karar sonucu olarak Yenicami çevresindeki ev yapıldığı zaman sağlığından şikâyetçi Ferdi Efendi, işlerin başında olmak, depolara kadar gitmek zorunda kalmamak için orada birkaç memur bırakarak yazıhaneyi buraya getirtmişti. Evin yapı biçimi buna dayanıklı olduğundan Ferdi Efendi, evinin birinci katının sofasını, bir büyük bir küçük odasını, şu dört memurla bir uşağa ayırarak evinden çıkmadan iş yerinde bulunmak fırsatını kolaylıkla hazırlamıştı.

Eşi, bir kız bıraktıktan sonra hastalıklı durumunun yalnız kalmasını zorunlu kıldığı Ferdi Efendi’yi yalnız bırakarak öldüğünden bu büyük ev, özellikle bir kızıyla kendisine ve birkaç hizmetçiye kalmıştı.

Ferdi Efendi, parasından sonra kızını severdi ama bu sevgiyi, o paranın mirasçısına sevgi şeklinde yorumlamak, gerçeğe daha yakındır. Ferdi Efendi’nin Hacer’e karşı şefkatinde yüz bin liralık bir gelecekteki servet sahibine duyulan saygıdan bir eser vardı.

İçeriye girdiği zaman Ferdi Efendi’yi kızı karşıladı, Ferdi, Hacer’in elinden tuttu, biraz eğilerek “İçin rahat etsin!” dedi.

Hacer güldü:

“Aman! Baba!”

3

Mehmet Rıfkı ile Osman Şevket ayrılmışlardı, Hasan Tahsin Efendi, İsmail Tayfur’a Babıali Caddesi’ne kadar eşlik etti. Her akşam ikisi de buraya kadar gelirler, birbirine dörtyol ağzında veda ederler, yaşlı adam ince bacaklarıyla yokuşu tırmanır, İsmail Tayfur caddeyi izlerdi. Bu gece ayrıldıktan sonra genç adam durdu, bir süre yaşlı arkadaşını gözleriyle izledi; yaya kaldırımından yavaş yavaş çıktığını, karanlıkta kanatlarını çırpan güvercinler gibi oynaşan kar parçaları arasından sekerek kaybolup gittiğini seyretti; etrafına baktı, karanlık… Bu karanlık içinde yalnız karların donuk beyazlığı vardı. Dört tarafından yollar, karanlık bir denizde köpüklerden meydana gelmiş bir geçit gibi uzanıp gidiyordu. Babıali Caddesi, birbirinin üstüne yıkılmış bulutlar gibi yükseliyor; yükseldikçe binaların gölgelerine, gökyüzünün çatılara dökülen sislerine karışarak genç adamın gözlerinde karanlık ve beyazlıktan oluşmuş belirsiz, karışık bir tablo uzanıyordu.

Sayısız alaylardan meydana gelmiş kelebekler gibi gökyüzünü dolduran kar parçaları etrafına dökülüyor; bazıları ayaklarına gelip atılıyor, bir kısmı şemsiyesinin üstünden kayıp akıyor, üç dört tanesi kollarının üstünde dolaşıyor, bir ikisi yüzünü okşuyor; gökyüzünün bir bahçesinden dökülen bu çiçekler düşüyor, hep düşüyordu…

İsmail Tayfur, bu görünümden; başının içinde kaynayan beynine, derisinin altında yanan kanına değmesiyle hoş bir duygu veren bu soğuktan; beyazlıklar altında kalan bu karanlıklardan, karanlıklara karışan bu beyazlıklardan; kulaklarına başka bir dünyanın garip esintisi gibi vuran o rüzgârdan; kalbe evreni bütün şiir vahşetiyle gösteren bu kış gecesinden sarhoş oldu. İstemsiz bir hareketle döndü, aşağıya doğru ilerledi, gözünün önünde açılan beyaz yol, bir noktada bitiyordu. Burası, başka bir görünümün başlangıcıydı. İsmail Tayfur, deniz kenarındaydı; şimdi deniz, gözünün önünde korkunç, çok büyük, dehşetli bir uçurum gibi açılıyor; karlar, sanki gökyüzü erimiş de parça parça bir yokluk uçurumuna dökülüyormuş gibi düşüyordu…