Hüseyin Rahmi Gürpınar – Toraman (страница 2)
“Hasnâ, sen de peyrizi bozdun ama bir bozdun! Keşki sabah sabah seni bu kadar söyletmeyeydim…”
Hasnâ Hanım şiddetli bir kırgınlıkla yağlı ellerini yüzüne götürerek:
“Sahi karı, sahi… Şeyh bana neler tembih etti? Bak ben ne çaçaronluklar ediyorum. Büyüksün Tanrı’m, sen bağışla günahlarımı… Kabahat kimde? Ben bu sabah hiç ağzımı açmamaya niyet etmiştim. Kalbimi Tanrı’m bilmiyor mu? Beni söylettin. Günahı da senin boynuna olsun.”
“Şeyh neler tembih etti, hani anlatacaktın?”
“Sıra oraya geliyor mu? Hangisini anlatayım? Lakırtı çok. Bu mahallenin dedikodusu her gün kırk gazeteye yazılsa sığmaz. Ayıplama kardeş, üç gündür lakırtı orucundayım. Lakırtı dalgaları içimde Nuh’un tufanı gibi kabarıp duruyordu. Hep yutuyordum. Bizimki bile ‘Aşk olsun şeyh efendiye… Şimdi ermişliğine inandım. Bu ağzı üç gün kapamayı başardı. Sen haftada bir gün oraya gidip iyice çiğnenmelisin ki bu evde biz de biraz rahat edelim.’ dedi.”
“Kocan izin verdikten sonra her gün git çiğnen.”
“Seninki göndermez mi? Beraber gidelim.”
“Hani ya doğrusu ben de şeyhi merak etmedim değil. Fakat bizimki beni başkasına çiğnetmez. Hem çok şükür benim yelim, kuluncum, çarpıntım falan yok.”
“Aaa ne kadar sapasağlam karılar gelip de çiğneniyorlar. Sen oraya hep dertliler mi geliyor sanıyorsun?”
“Sağlam adamın orada ne işi olur? Gidenlerin elbette söylenir söylenmez birer dertleri olmalı.”
“Tekkenin bahçesinde çiçekler, havuz, fıskiye var. İnsanın içi açılıyor. Gün gördüğümüz var mı kardeş? Yaz kış bu eve kapanmaktan başka dünya mı görüyorum? Bahçedeki şeftali ağacı çiçek açar, bostanda baklalar yeşillenir de bahar geldiğini anlarım. Bana bir şeyh daha salık verdiler. O da başka türlü okuyormuş.”
“Nasıl?”
“Bir kibar kızı merak hastalığına uğramış.”
“Kibarın merakı ne olacak? Sevda işi olmalı.”
“Neyse günahı üstünde kalsın.”
Bu sırada Adile Hanım’ın evinden kızı bağırarak:
“Anne, gel, mangalda süt taşıyor!”
Adile Hanım tahta perdeden başını çevirerek eve doğru:
“Aman taşarsa taşsın! Şimdi burada lakırtımız var.”
Hasnâ şaşakalarak:
“Aaaaa koskoca kız taşan sütü kaşıkla karıştırmasını bilmiyor mu da seni çağırıyor?”
“Biz ona ince işler öğretiyoruz. Mutfak işinden hiç anlamaz. Sen lakırtına devam et. Eeee kibar kızı neden merak getirmiş bakayım?”
“Günahı üstünde kalsın, pek derinden derine bilmiyorum. Sinirli çarpıntılara uğramış. Yemez, içmez, uyumaz olmuş. Fakat paluzeler gibi güzel bir kızmış. Hekim, hoca çare bulamamışlar. Sonunda o şeyhe götürmüşler. Böyle sıkıntı hastalıklarında şeyh, kadınların çıplak göğüsleri üzerine uzun bir dua yazarmış. Tamam beş tane altın alır da öyle yazarmış.”
“Gidip sen de yazdırtsana.”
“Aaa benim beş altınım olsa beş yüz türlü derdimi görürüm. Dur dinle. Kadına, ‘Sakın bu göğsündeki yazılar silinmesin. İyice koru. Üç gün sonra buraya yine gel.’ dermiş.”
“Eyyy?”
“Üç gün sonra gidince kadının göğsünü açar, o yazdığı yazıyı, yani duayı şeyh diliyle yalar temizlermiş.”
“Aaaa, bu da başka türlüsü…”
Hasnâ Hanım’ın kızı mutfaktan:
“Aman anne koş, bakla suyunu çekti! Çatır çatır yanıyor!”
Hasnâ Hanım: “Aman hangi birine yetişeyim? Azıcık dur. Şimdi lakırtımız var. Lafın tatlı tarafına geldik.”
Adile Hanım şaşıp kalarak çatık bir kaşla:
“Çocuk anası koskoca kadın tencereyi ateşten indirmeyi bilmiyor mu da seni çağırıyor?”
“Ah dertli oldu. Kız alık oldu. Ne yapacağını biliyor ne edeceğini… Sonra efendim, kadının göğsünü tatlı tatlı böyle bir güzel yalarmış.”
“Tuhaf şey. Bu şeyhlerin şifa verme güçleri besbelli kiminin ayağında kiminin de dilinde… Bu da bir buluş… Koca karıların göğüslerine de yazar, yalar mıymış hanım?”
Hasnâ Hanım’ın kızı yine mutfaktan haykırarak:
“Anne, bakla kömür oldu!”
Hasnâ Hanım öfkeyle:
“Beni kötü kötü söyletme sabahleyin Sabire! Dilimi tutmak için şeyhe söz verdim. İnsan bu evde taş olsa çatlar. Bakla yanıyorsa bir tanesini al ağzına da bak. Yumuşamışsa tencereyi indir. Daha sertse üzerine bir parça su koyuver. Ha ne diyordum? Yalarmış dedim de bizim efendinin bir yoğurtlama hikâyesi vardır. O geldi aklıma…”
“Şimdi lakırtıyı başka yana çevirme. Kocakarılara da yazar mıymış?”
“Acele etme. Onu da araştırdım. Otuz beş yaşından sonra kadınların ciltleri pörsür, yazı tutmazmış. Onlara daha pahalı yazarmış.”
“Yazsa da mutlak kendi yalamaz, kalfasına yalatır.”
“Dur ayol asıl anlatacağım şeyi anlatmadım.”
“Çabuk söyle. Benim de anlatacaklarım var. Ben sabahleyin sana niye geldim?”
“Dur, sonra söylersin. Benimki bitsin. Geçen gün de böyle bir tencere yemeğimiz yandı, kömür oldu. Akşam efendiden azar işittim. O günü de kabzımalın hanımı gelmişti. A saygısız karılar, benim aşçım, işçim olmadığını biliyorlar. Başlarını örtünce vakitli vakitsiz gelirler. İnsanın leğende çamaşırı mı var? Ocakta yemeği mi var? Hiç düşünmezler. Dır dır dır, o söyledi, ben söyledim. Mezin2 minarede ezan okuyor. Ben öğle ezanı sanıyorum. Meğerse ikindiymiş. Kabzımalınki de balık tuzlamış. Tahtaboşa asmış. Kargalar, çaylaklar hepsini taşımışlar. Oh olsun, karının göbeğini sokakta kesmişler. Hiç evde oturmaz ki… Hanım, bugünlerde buralara öyle karga dadandı, öyle karga dadandı ki insan kurutmak için dışarıya yiyecek bir şey asarsa mutlaka sopayla başında beklemeli. Başka çare yok. Son zaman kargaları korkuluktan da korkmuyorlar. Geçen gün bostandaki korkuluğun burnunu yemişler hanım.”
Adile Hanım’ın kızı evden telaşla bağırarak:
“Anne süt koyulaştı. Pıhtı pıhtı bir şeyler oldu.”
Adile Hanım sıkıntıyla:
“Şuna kesildi desene…”
Hasnâ Hanım gülerek:
“Bakla yandı. Süt kesildi. Adile artık gitme de rahat rahat konuşalım.”
“Ayol ben buraya niye geldim sabahleyin?”
“Söylersin canım, dur hele benimki bitsin.”
Hasnâ Hanım kaşığın ucuyla zeytin yağlı dolmanın içinden tadarak:
“Ah Hasnâ, hınzır kahpe! Buna niçin bu kadar tuz doldurdun?
Ağu olmuş. Akşam yine azarı işit bakalım. Bu tuzlu dolmayı yiyenler, ‘Hasnâ yine koca istiyor.’ derler.”
“Aaa o nasıl lakırtı? Kocan yok mu?”
“Var yok gibi bir şey. Söyletme beni, şeyhin tembihi var. Bizimkinin kalıbını, kıyafetini gören aldanır. Sakalını boyadı. Onu da beceremez, yüzüne gözüne bulaştırır. Ben boyarım. Bunca işimden başka bir de başıma bu hizmet çıktı.”
“Sen elinle boyayıp da sokağa nasıl salıveriyorsun? Kıskanmıyor musun?”
“Yedi ili dolaşsa vallahi kalbime bir üzüntü gelmez.”
“Yalan söylüyorsun… Çok kıskanırsın bilirim, bilirim ben…”
“İşin içyüzünü de ben bilirim. Hadi oradan Adile, derdimi deşme. Şeyhin öğüdünü bozduracaksın bana şimdi… Boyayla erkek, erkek olaydı Hacı Fehmi’nin karısı yolunu sapıtmazdı. Koca dediğin erkek olmalı. Karagöz göstermeliğini ne yapalım? Yalnız kalıp kıyafet Yeniçeri Müzesi’ndeki heykellerde de var.”
“Karı, sen şeyhe gideli bütün bütün sapıtmışsın. Kocanla eğleniyorsun ayol? Saçlarını sen de boyuyorsun.”
“Benimki nezleden ağardı. Ben efendiden on yaş küçüğüm.
Tanrı’nın bildiğini kuldan ne saklayayım? Bizimki boyanır çekilir.