Hüseyin Rahmi Gürpınar – İnsanlar Maymun muydu? (страница 6)
Enis Buharî: “Beyefendi, artık yetişir… Biz fikrimize uyar bir kimse ararken yine karşımıza bir itirazcı çıktı. Biz, sizi imana getiremeyeceğimizi anladık. Fakat siz de bizi tanrıtanımazlığa düşürebilmeyi aklınızdan geçirmeyiniz. Çok dil bilenin, çok gezenin neticesi buna varıyorsa bırakınız biz kendi köşemizde Hak ile yüz yüze yalnızlıkta kalalım.”
Ali Hulki Bey sabırsızlıkla: “İşte bu kadar. Zaten almış olduğunuz dinî afyonun miktarı, bir daha ondan uyanabilmenin derecesini çoktan geçmiştir.”
“Siz de Furkan-ı Azim’in21 ‘Biz, onların Hakk’a idraklerini kapadık, ebediyen doğruyu göremeyerek asi, münkir kalacak ve yanacaklardır!’ dediği cehennemliklerdensiniz.”
“İlim, akıl, mantık çevresinde bahsi kazanamayınca, hasmınıza bu ateşli cehennem sopalarıyla saldırmak âdetinizdir. Birbirimizi inandırmaya imkân olmayan bu bahsi geçiyorum. Size ehemmiyetli başka bir ihtarda bulunacağım. Ben, yanınıza gelmeden evvel ikiniz baş başa konuşurken, Feylesof Mualla Efendi’yi pataklamak kararına dair aranızda söz ediyordunuz, işittim. Gizli veya aşikâre böyle bir işe kalkıştığınız zaman en önce şiddetle karşınıza çıkacaklardan biri de ben olduğumu unutmayınız.”
İki hoca bozuntusu ile hakiki bir ilim dostu arasında yavaştan başlayan bahis kızışa kızışa bu son kerteye gelmişti. Sürdüğü hâlde de bir tarafın ötekini inandıracağı yolunda bir fayda beklenmedikten başka, fazla kızışmak istidadını alan kafalardan esef verici bir hâl çıkması ihtimali de vardı. Onun için, Ali Hulki Bey, Feylesof Mualla’yı koruma hakkındaki sözünü bir daha tekrarlayarak çekildi.
Hocalar, mülhit saydıkları bu ikinci muarızlarının arkasından kindar gözlerle bakakaldıkları sırada, Enis Buharî
“Muhterem fazıl, ne gibi şüphe?”
“İnsanları soylu soysuz iki kısma ayırıyorum. Soylular temiz cetlerden gelenler. Soysuzlar maymun soyundan doğanlar… Aramızda maymun tabiatlılar çok var. Çıplaklıktan utanmayanlar, Hibo’nun şebeği gibi dans edenler, ellerine geçenleri hemen yutanlar, her ne görürlerse taklide yeltenenler, manasız laflar söyleyenler, insani dili anlamayanlar, gelgeç huylu maymun iştahlılar, yüksek ilahi histen yoksul olanlar, bir şeye kızdıkları vakit yaygara kopararak dişlerini gösterenler… Daha ne söyleyeyim, suratı insan, yaradılışı maymun olanlar…”
“Sonunda İngiliz feylesofu Mistır Darwin’in kavline mi yatacağız?”
“İnsanlıklarının şerefini bilmeyip de maymunlukta övünme sebebi arayanlara siz hayvan değilsiniz demek bize mi kaldı? Cenabıhak nelere kadir değildir. Belki insan suretinde maymun, maymun şeklinde insan yaratmıştır. Anamızı babamızı tenzihen söylüyorum ki bana da şüphe gelir gibi oldu…”
“Böylelerine hayvan muamelesi mi yapmalı? İnsan muamelesi mi? İnsanlık kütüğünde böylelerinin mevkileri nedir?”
“Çingene en soysuz saydığımız bir nesildir. Fakat insanlığı bakımından maymundan bir tabaka yukarıdır.”
“Bu sözden ne netice çıkıyor?”
“Maymunluğu nefislerinde kabul edenlerin çingeneden de bir tabaka daha aşağı olduklarını anlatmak istiyorum.”
“Bu soysuzlardan pak insanlığımıza maymunluk bulaştırmamak için ne yapmalıyız?”
“Şeytan aleyhüllaneye yapılanı yapmalıyız.”
“Yani recmetmeliyiz, öyle mi?”
“Elebaşı feylesoftan başlamalı. Rast geldiğimiz yerde bunları bir âlâ taşlamalıyız.”
9
Bizde halkça “feylesof” sözüne verilen mana pek hoşa gidecek gibi değildir. Bu sıfatı taşıyan insan, dince ve ahlakça aldırışsız tanınır. Ahirete, cennete cehenneme inanmaz. Toplumları disiplin altında tuttuğu sanılan bu korkulardan kendini hariç tutar. Bu açık düşünüşüyle herkesin gidişlerine hiç uymayan zıt taraflara sapıtır.
Feylesof Mualla Lahuti Efendi, konu komşunun alaylı bakışlarıyla üzerine yığdıkları işte bu kocaman suçların ağırlıkları altında yaşıyordu.
Bütün bu kabahat kümesi üzerine tüy diken sunturlu bir şey daha vardı: Maymunluk Teorisi. Feylesofun bu teori ile uğraşması etrafça birçok yanlış anlaşılmalara, fena yorumlara yol açmıştı. Maymunluk teorisi, bütün insanlığı içine aldığı düşünülmeden, yalnız feylesof ve ailesine mal ediliyordu. Sanıyorlardı ki, Mualla Efendi’nin maymundan bir akrabası varmış. Tutulduğu yerden nasılsa zincirini koparıp kaçmış. Zavallı adam şimdi bu kuyruklu amcasını arıyormuş. Roma’nın ilk hükümdarı Romulus gibi, tarih masallarında nasıl kurt ve köpekle karışmış insanlar varsa bu da öyle olmuştu. Feylesofun akrabasından bir kadın, maymunu bol bir ormanda kaybolmuş. Orada epeyce bir zaman kaldıktan sonra, kucağında bir çocukla evine dönmüş… Halkın dedikodusu durmayıp işleyen bir dişli çarktır. Kurtulmaya uğraştıkça, daha çok tutulursunuz.
Mualla Efendi, Sofular semtinde iç sokaklardan birinin sessizliğine gizlenmiş babadan kalma geniş, eski bir evde oturur, ev buhranından söz açıldıkça:
“Rahmetli atam bu damı bana bırakmayaydı, sur dışında çingenelerin yanı başına bir çerge de ben kurmak zorunda kalacaktım!” der durur.
Evin bahçesi büyük ve yemişli ağaçlarla doludur. İnciri, eriği, dutu armudu mahallece meşhurdur. Üç çardak asması, birkaç cins bayağı üzüm yapar. Bereketli yıllarda kendileri yerler, komşulara dağıtırlar, artanı manavlara satarlar. Bahçede, büyük tatlı bir kuyu vardır. Suyu gür ve soğuktur. Buz gibi içilir. Ona bir-i mübarek22 denir.
Feylesof, iki oğlanla bir kız babasıdır. Onlara doğumlarının numara sırasıyla Arapça adlar koymuştur. Vahit, İsneyn, Selase. Oğulların büyüğü yirmi bir, küçüğü on dokuz, kız on altı yaşındadır.
Feylesof düşünür. Dünyayı dolduran halk kalabalıklarının siyaset, ahlak ve ekonomice olan gidişleri doğru olaydı, bugün her memleketi kasıp kavuran sosyal fenalıklar azalmış olurdu. Böyle olunca, asıl doğruluk belki halk gidişinin zıttına davranıştadır.
Oğullarını sünnet ettirmedi. “Ne münasebet!” diyordu. “Allah’ın bunca farzları ihmal edilirken, sünnetin yalnız bu kaydına, bu derece dikkatli olmak neden ileri geliyor? Yavrulara Müslümanlığın ilk cezası gibi bu acıyı çektirmekte ne mana var? Tabiat, vücudumuzda fazla bir şey yaratmamıştır. Böyle sanılanlar henüz vazifeleri bilinemeyenlerdir. Sünnet, tıpkı dudağını yaran, yüzünü delen, bir kısım derisini yüzen ilk kavimlerin davranışlarını andıran bir vahşiliktir. Vücutlarımızdaki herhangi bir organımızı budarsak tabiata karşı küfranla kendi kendimizi markalamış oluruz. Pek tuhaf şey, cennete gitmemize bu deri parçasının engel olacağını zannetmek, yaratılıştan olan bu kapağı gövdemizden koparıp atmak bir ibadet değil, Yaradan’a karşı bir isyandır.”
Feylesof, bu vahşi âdet lehinde yazan doktorların makalelerini de okumuştu. Onlara şu cevabı veriyordu: “Düşününüz efendiler, dünyadaki insanların milyonda kaçı sünnetlidir? Ve sünnetsizlik yüzünden ne kadarı hangi illetlere uğramışlardır? Böyle bir istatistik gösterebilir misiniz? Bu ameliyatın meydana getirdiği eksikliğin fizyolojik fena tesirlerinden söz açacak olursak ilim bakımından taraftarlarım çoğalır. Eğer sünnetin sandığınız faydası açık olaydı, şimdiye kadar bu âdet de, çiçek aşısı gibi medeni dünyanın her tarafında yayılmış olurdu.”
Yine feylesofu dinleyelim:
“Çocuklarıma din öğretmiyorum. Kant’ın dediği gibi, Allah var olsa bile, vücudu akıl ile ispat olunamaz. İspat olunamayan şey üzerine kurulan temelsiz dinleri hangi uçlarından tutabiliriz. Onun içindir ki, bunları biraz kurcalayınca manasızlıklar, zıtlıklar, çatışmalar sırıtır durur. Hiçbir yalanlama sesi çıkaramayan bu sonsuz bilinmezliğin mutlakiyetinden cesaretlenen yalancılar, onun adına uydurmadıkları gülünç masal bırakmadılar. Allah’ın yasak kıldığı yalanın bir günahı olaydı, önce bu yalancıların dilleri tutulurdu. Yüzyıllardan beri çocuk hikâyelerini geride bırakan kaba saba efsaneler… Kâh gökten melek indirirler kâh göğe insan çıkarırlar. Tevrat zamanından beri insanların akılları bir arpa boyu serpmedi mi ki? Hâlâ o menkıbe, hâlâ o saffet, hâlâ o cehalet? Kendim inanmadığım bir akideyi çocuklarıma nasıl öğretebilirim. Dinî moral sağlam olamaz. Bu, tıpkı çocuğa, ‘Uslu otur. Yükte umacı var. Çıkarsa şimdi seni yutar!’ demek gibi bir korku vermeye benzemez mi? Çocuk büyüyüp de yükten umacı çıkmayacağını anladığı gün, yapacağını yapar, artık önüne geçilmez. Din adına bize telkin edilenlerin hep yalan olduğunu anlayınca, yüreklerimizden dine ve dindarlara karşı bir gülümseme kabardı. Çocuklarım daha ufak iken benden sormuşlardı: ‘Baba, Allah’ın evi var mıdır? Nerede oturur?’ Belki benden başka çocuk babaları da bu çeşitten suallerin karşısında kalmışlardır. Yalanın büyük ahlaksızlık olduğunu onlara anlatmaya uğraştığımız hâlde, Hak Teala hakkında ya bile bile veya bilgisizlikten en küçük çağlarından bu yavrucaklara yanlış bilgi vererek bu kötülüğü biz yapmış oluyoruz. Bu ince mesele, pedagojinin en başına geçirilecek bir ehemmiyettedir. Birçok terbiye kitaplarında gördüğüm öğütler ise hiç hoşuma gitmedi. Ahlak, itikat ve gerçek terbiye çekirdeğinin meydana geleceği sırada çocukların kafalarını hurafelerle doldurmayı doğru bulanlardan değilim. Körpe dimağlara çakılan bu taassup çivilerini bazen oradan sökmenin güç olacağını düşünmeliyiz. Ne yetiştirmek istiyoruz? Çömez mi, insan mı?