реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – İnsanlar Maymun muydu? (страница 2)

18

Feylesof böyle boşanmaya bahane arar bir coşkunluğa düşerken başmuharririn yanına giden genç, odaya dönerek, “Efendi hazretleri, buyurunuz beyefendi sizi bekliyor.” dedi.

Feylesof kalktı. Her yazarı ufak bir baş işaretiyle selamlayarak yürüdü.

Mualla Lahuti odadan çıktıktan sonra yazarlar bu adam hakkında edindikleri fikirleri birbirinden sorar gibi bakışıyorlardı. Sonunda, Enver Hakkı dilinin ucundaki suali salıverdi: “Bu Lahuti Baba’ya ne dersiniz?”

Atıf Nuri: “Bütün benzerleri gibi bu da paradoksal2 bir tipe benziyor.”

Fikret Şükrü: “Azizim, böyle adamlar paradoksallaşmadıkça meşhur olamazlar. Nietzsche’yi büyük bir örnek olarak gösterebilirim.”

O zamana kadar ağız açmamış olan Bahattin Salih, “Geç canım geç…” dedi.

Fikret Şükrü: “Neyi geçeyim?”

Bahattin Salih: “Kıtıpiyos3 lafları.”

Fikret Şükrü: “Sözümün neresi kıtıpiyos?”

Bahattin Salih: “Nietzsche bir deli idi. Bu adam da budalaya benziyor. Bizde delinin bile iyisi çıkmaz.”

Enver Hakkı: “Bahattin, durur durur da bir cevher yumurtlar ki, al da lafı rafa koy…”

Latif Sezai: “Bahattin dâhileri çekemez, kıskanır. Onlar için iyi dediğini hiç işitmedim.”

Fikret Şükrü: “Zavallı Baha, Türkiye’de yazar doğacağına keşke Almanya’da Niçe (Nietzsche) gibi bir deli olsaydı.

Enver Hakkı: “Türkiye’de meşhur deli yok mudur sanki? Birkaç şair sayabilirim.”

Latif Sezai: “Mazhar Osman Bey’in sicilinde kaç şair, kaç edip var acaba?”

Bahattin: “Doktorun hususi bir defteri varmış. Onlara pansiyona gelenler değil, gelecekler kayıtlı imiş.”

Atıf Nuri: “Bu defteri çalsak da çıldıracakların adlarını gazete ile yaysak…”

Fikret Şükrü: “Sürüm çoğalır.”

Bahattin: “Ama belki ertesi gün gazete kapanır.”

Fikret Şükrü: “Esasa dönelim. Mualla’ya paradoksal diyorsunuz, ama bu adamın görüşü açık. İnsanlarla hayvanları hemen hemen birleştiriyor.”

Atıf Nuri: “Büsbütün haksız mı söylüyor sanki? Biz insanlar, hayvanlara karşı zekâmızla övünüyoruz. Hayvanlarda zekâ yok mu? Tıpkı bir insan gibi terbiye almıyorlar mı? At cambazhanelerinde, bazı sahnelerde numara yapan artist hayvanları inkâr edebilecek miyiz?”

Enver Hakkı: “Öğreniyorlar, ama çok güç öğreniyorlar.”

Latif Sezai: “İnsanlar kolay mı öğreniyorlar? Okumaları yıllarla süren bilgiler yok mu? İçimizde hayvanlara yaklaşan kafalar çoktur.”

Enver Hakkı: “On yılda piyano klavyesi üzerinde sağ ve sol el notalarının iki satırını birden okumayı beceremeyenleri çok bilirim.”

Fikret Şadi: “Hayvanlar dayak korkusuyla öğrenirler.”

Bahattin: “Hayvanlar dayaktan korkarlarsa insanlar türlü şekillerdeki cezalardan titremezler mi? Yarı vahşi memleketlerde bir zorbanın şaklattığı kırbacın önünde yüz binlerce insanlar susta durmazlar mı?4 Henüz hayvanız hayvan… Tarihimizin beş altı bin yıllıktan ötesini tanımıyoruz. Fen, ilim bize üzerinde yaşadığımız bu toprağın yaşı birkaç yüz milyon diyor. Küremiz bir gök afetine uğramazsa bir o kadar yıllık daha ömrü olduğuna işaretler vardır tarihçe olan bilgimizin, yalan yanlış varabildiği bu beş altı bin seneyi o, geçmiş ve geçecek milyonlara nispet edersek övündüğümüz bugünkü medeniyetimize karşı hilkat sicilinde henüz emekleyen bir çocuktan daha iradesiz, daha akılsız olduğumuz anlaşılır.”

Atıf Nuri: “Demek, insanlığın bir büyük geleceğinden ümidin var.”

Bahattin: “Şüphesiz. Birkaç yüzyıl evvelki vahşiliklerimizi düşünürsek karışıklığından yanıp yakıldığımız bugünkü hâlimizde büyük bir düzelme görürüz. O eski engizisyonlar, o işkence aletleri, bir kişinin emriyle muhakemesiz kafa kesilmeleri gibi canavarlıklar artık var mı? Bugün biz, bu birkaç yüzyıl evvelki tarihimizi okurken nasıl ürpermeler geçiriyorsak bundan üç dört yüzyıl sonra da bugünlerin tarihlerini okuyacak insanlar aynı ürküntülere düşeceklerdir.”

Enver Hakkı: “Demek insanlar arasında ideal adaleti kurabilecek kanunlar yapılacak…”

Latif Sezai: “Hayhay…”

Ali Salahi: “Bu mucize kanunlarını silahsızlanma konferansı mı yapacak?”

Latif Sezai: “Hayır canım. Yakında bir muharebe çıktıktan sonra lüzumsuzluğu anlaşılarak, bu cemiyet ya ortadan kalkacak veyahut büsbütün başka bir şekil alacaktır. Çünkü oraya toplananların hiçbiri samimi iyi bir niyetle gelmiyor. Hepsinin siyasi not defterlerinde kayıtlı başka devletlerin zararına görülecek entrika emelleri vardır. Her an birbirinden hile sezinleyerek, bunun bir tasımını beklerler. Haksızca saldırmaya kalkan herhangi bir milleti silahla susturmaya zorlamak için verilecek bir ittifak kararı verseler iş biter. Ama bunu veremezler, çünkü bir gün, bu kararın, ona imza koyan devletlerden birinin karşısına çıkması ihtimali vardır.”

Fikret Şükrü: “Latif, sen bugünlerde siyasileştin. Arnavutluk ile İtalyan münasebetlerine ne dersin?”

Latif Sezai: “Karganın kanadına sığınan serçenin hikâyesini tekrar ederim.”

Bu sırada yine oda kapısı habersizce gıcırdadı. Kasketinin siperi biraz yana kaymış, uzamış tıraş mı sakal mı belli değil, tuvaletsiz5 tüylü bir yüz göründü. Hiç ağız açmadan, bir zaman tuhaf bir dikkatle yazarlara baktı, durdu.

Ali Salahi, bu kabalıktan sinirlenerek sordu: “Kimsiniz? Kimi arıyorsunuz efendim?”

Adam bir şey yutuyor gibi kaşlarını kaldırıp gırtlağını oynattıktan sonra: “Ben mi kimim?”

Bu acayip sual karşısında, yazarların hepsinin yüzlerinde birer gülümseme dolaştı. Adam, sözünün arkasını getirdi: “Ben, âdemoğullarının sırtına yüklenen haşa maymunluk küfrüne karşı Enis Buharî imzasıyla dört gün evvel bir yazı gönderen adamım. Kimi aradığımı da söyleyeyim.” dedi, durdu.

Ali Salahi: “Peki buyurunuz, dinliyoruz.”

Enis Buharî: “Mualla Lahuti adını alan o müşrik herif burada imiş. Onu arıyorum, görüşeceğim.”

Ali Salahi: “O şiddetli yazınız nasılsa dikkatsizlikle gazeteye geçirilmiştir. Biz, bu işin sövüşme tarzında değil, fennî, ilmî surette konuşulması tarafındayız.”

Enis Buharî birkaç adım odanın ortasına ilerleyerek: “Böyle bir hezeyan, ilim sınırına sokulabilir mi? Çingenenin oynattığı götü kırmızı şebek babandır, sokakta gezinen uyuz köpek amcandır, moloz taşıyan kancık eşek halandır deseler, demek ki, kızmamalıyız.”

Ali Salahi: “Bu söylediğiniz, medeni insanlar arasında olmaması gerekli ve terbiye düsturuna ait bir iş, öteki anatomi kompareye6 ve paleontolojiye ve daha başka şeylere ait bir bilim meselesi…”

Enis Buharî Efendi sinirli bir söyleyişle: “Lafa böyle ‘kumbara mum-bara, loji moji’ karıştırıyor ve buna da ‘ilim’ diyorsunuz. En sonra da insanlık hesabına baba olarak bir ayı, bir maymun, ana olarak da bir kancık çıkarıyorsunuz. O herif, bastırdığı kitapta neuzubillah7 ne haltlar karıştırmış! Biz hepimiz solucandan gelmişiz. Solucanın geldiği babanın da tek bir deliği varmış. Yeme, içme ve dışarı çıkma hep bu tek delikten yapılıyormuş. Bulantı duymadan bu saçmaları okumak elden gelir mi? Bu herif haşa Mualla Lahuti değil, imansız bir Yahudi.”

Latif Sezai: “Evet, Feylesof Mualla Efendi burada başyazarımızın odasındadır. Fakat onunla matbaamızda bu şekilde münakaşaya müsaade edilemeyeceğini size hatırlatmak zorundayız.”

Enis Buharî: “Efendim, biz icabında münazara adabına riayeti de biliriz.”

Ali Salahi: “İşte bu riayette gayet dikkatli olmanız şartıyla onunla görüşebilirsiniz.”

Enis Buharî: “Bu ana kadar biz nelere eyvallah demedik ki, buna da ya sabır çekmeyelim?”

İşi anlatmak için, yazarlardan biri tekrar başyazarın odasına gider ve döner. Enis Buharî’nin beklenildiğini söyler.

Bu adam, yazarlara kısa temennalar8 ettikten sonra, salıntılı bir yürüyüşle odadan dışarı çıkar.

Atıf Nuri: “Bu zat, bir yobaz eskisine benziyor.”

Ali Salahi: “Evet, çarpık kasketinin altında yasak sarık sırıtıyor gibi bir hâlde…”

Latif Sezai: “Bakalım verdiği sözü tutacak mı? Yoksa orada bir gürültü mü kopacak?”

Enver Hakkı: “ ‘Ya sabır çekerim!’ dedi ya…”

Fikret Şükrü: “O, medresede evrat çekmeye9 alışmıştır.”

Hep birden gülüştüler.

3

Başyazar ile feylesof arasında konuşma orta hâllice sürüp gitmekte iken Enis Buharî Efendi odaya girdi. Yarım bir kımıldanışla ona yer gösterdiler, ilkin birbirini tartar gibi gözden göze bir bakış oldu. Sonra, feylesof biraz hışırca bulduğu hasmına karşı hafif bir gülümseme ile söz açarak: “Eserimle efendi hazretlerini çok öfkelendirmiş olduğuma teessüf ederim. Kâğıt üzerindeki tekdirleri yeteri kadar bulamayarak galiba şimdi de yüz yüze kavgaya geldiler.”

Enis Buharî Efendi yüreğinde kaynayan taşkın taassup ateşini yenmeye uğraşarak: “Hayır efendim, estağfurullah, kavgaya değil, âcizane ricaya geldim. Kul kusursuz olmaz. Nasılsa kocaman bir hata işlemişsiniz. Sözünüzü geri alınız.”

Feylesof: “Maksadınızı açık açık söyler misiniz?”

Enis Buharî: “Gerek sizi ve gerek size aldanacak saf yüreklileri büyük bir vebalden korumak için söylüyorum. Maymundan insan doğmaz. Bu hakikati pekâlâ siz de bilirsiniz; ama Darvin marvin diye birtakım İngiliz, Fransız, Frenk dedikodusuna kapılmışsınız.”

Feylesof: “Yanlışlık bende değil, sizde… Ben, bir maymunun birdenbire insan doğurduğu iddiasında bulunmadım. (karşısındakine dikkatle bakarak) Sizi şimdi daha iyi tanıdım. Siz, eski vaizlerdensiniz. Bayezit Cami’nin Kaşıkçılar kapısında halkı irşat ederdin. Eserlerinden bir satırını bile okumadığınız Moliere’e, Voltaire’e atardınız kantarlıyı…”

Enis Buharî biraz bozularak: “Canım efendim, neye lazım, o eski yaprakları kapayınız şimdi… Sözümüzden ayrılmayalım. İnsan, insandır. Maymun, Cenabı hallakı Kerim’in yarattığı büsbütün başka maskara bir hayvandır. Hak Teâlâ ve Takaddes hazretleri adamı balçıktan yarattı, uyluğundan Havva’yı çıkardı. Âdem’e secde etmelerini meleklere emir buyurdu. Bütün melekler, Âdem’in huzurunda secdeye vardılar. Şeytan, aleyhüllane, kibr ü gururundan bu emre itaat etmedi. Cennetten kovuldu. Hasetten, yeryüzünde beniâdeme musallat oldu. Şimdi her an onları yanıltıp şaşırtma ile uğraşıyor. Emin olunuz feylesof efendi, sizi de şaşırtan odur. Bastırdığınız o küfürnameyi toplatıp yakınız. Din kardeşliği koruyuculuğu ile acırım size! Tövbe istiğfar ediniz.”