реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Mürebbiye (страница 7)

18

“Gülme oğlum… Böyle her şeye gülüvermekle geçmemeli. Biraz da onların ne olduğunu anlamaya uğraşmalı. Mantarlar, nebatın ‘zatililkah-i hafiyetülmüvellid-i tarnfeyn’(!)19 sınıfındandır. Ensiceleri20 yalnız hücreviyeden meydana gelmiştir. Bazıları tok hücreden dokunmuştur, birtakımları da çok hücrelerin karışık bir surette dokunmasından müteşekkil olur. Tabiat ekonomisinde mantarların gösterdikleri tesirler pek büyüktür. Mantarlar sona eren her şeyin kalmış olan parçalarını yok ederler. Organlaşmış hâlde bulunanları madenleştirirler, organik maddeleri de azot, amonyak hâlinde mahvederler. Küçük mantarlar da büyük mantarları âdeta yerler.”

Son derece şaşırarak: “Mantarlarda bu gibi tuhaf hâller olduğunu hiç bilmiyordum efendim… Hele bir mantar başka bir mantarı yerken hiç görmedim.”

“Ben sana fen dairesinde söz söylüyorum. Mantar, mantarı ağzıyla ısırıp dişleriyle çiğneyerek yemez.”

Çok mahcup olarak:

“Malum efendim… Malum… Onlar da birbirini fen dairesinde yerler.”

“Ona ne şüphe! Her yerde, her toprakta mantar bulunur. Yetişmeleri, bulundukları yerlerin coğrafya bakımındaki değişikliklerle değişmez ise de aynı çeşit mantar, asırlar ve devirler boyunca şekil bakımından çeşitlilik gösterebilir. Mantarların renkleri beyaz, esmer, kırmızı, mavi, morumsu olur. Yeşili bulunur derlerse sakın inanma ha!.. Bunların kimyaca olan mürekkebatı yetiştikleri yer ve muhit ile alakalıdır. Terkibinde yüzde doksan su, mayalanacak şeker, azotlu maddeler ve bazı da yiyenleri zehirleyen pek kuvvetli bir zehir maddesi bulunur. Bunların yüzünden hayvanlara ve tarıma musallat olan hastalıklar sayısızdır. Birçok şeyler üzerinde rutubet ve sair tesirlerle meydana gelen ve halkın ağzında ‘küf’ diye dolaşan şeyler bütün mantardır. Bunların ‘klostroma’ denilen nevi, üstünde bittiği koca bir gemiyi birkaç senede çürütüp dağıtır.”

“Aman efendim, şaştım kaldım! Ne fena şey imiş bu mantarlar… Lütfen kulunuza bu malumatı vermemiş olsaydınız… çakeriniz21 hâlâ… bendehanenizin22 alt katındaki bütün eşyayı saran o mavi şeye ‘küftür’ deyip gidecektim. Süphanallah, bunlar hep mantar ha!”

Bir zekâ eseri göstermek isteyerek:

“Efendimiz, o hâlde, hani ya bazı tembel adamlara ‘Be adam, nedir bu hâlin? Artık küfleneceksin!’ derler. Bu söz yanlış. Bundan sonra onlara ‘mantarlanacaksın’ demeli. Doğrusu bu değil mi efendim?”

“O başka cihet… O başka cihet… O büsbütün başka iş… Mantarın da kullanılacak yeri var, küfün de… Yeşilliklerden her birine musallat olan bir çeşit tufeyli23 vardır. Buğday saplarına tarla henüz taze iken arız olup24 da ‘cemre’, ‘yanı kara’ veya ‘külçer’ denilen hastalığı meydana getiren şey ‘ostilago’ isminde bir nevi mantardır. Gene buğdaylardaki ‘humz-i yeknim-i hadit’in (!) çıkmasına sebep olan ‘poççina graminis’ adında habis bir tufeylidir. ‘Produs pra devestan’ yer elmasında, ‘erizifatokeri’nin asmada meydana gelmesine sebep olduğu zararı bilmeyecek kadar habersiz misin? Mantarlar sınıfından birçok parazit insanlara, hayvanlara musallattır. Bunların ‘odium albikan’ çeşidi çocuklarda ‘da-i caversiye’, ‘sulak’, daha doğrusu senin anlayacağın ‘külleme’ hastalığını meydana getirir.

“Aman ya Rabbi!.. Neler öğreniyorum! Çocuklar ‘külleme’ olur mu efendim? Bendeniz ‘külleme’ yalnız asmalarda olur zannediyorum.”

“Asmalarda olan insanlarda olmaz mı cahil? Yalnız çocuklarda değil, büyüklerde bile olur. Ağzı burnu yara bir çocuk gördüğün vakit kendini sakın. Bulaşır. Bir çocuğun ki ağzı burnu yaradır, mutlaka o küllemedir. Çok defa emzikle büyütülen çocuklarda olur. Anaları tembel, dikkatsiz bulunur, ‘da-i caversiye’ çıkar. İpek böceklerindeki ‘muskardin’ hastalığını kim hasıl eder?”

Büyük bir çabuklukla:

“Hiç şüphe yok efendim mantarlar…”

“Hangi nevi mantar?”

Düşünerek: “Demin buyurduğunuz… ‘protos ustorokoş’ nevi…”

Gülerek: “Produs pra davestan demek isteyeceksin.”

“Evet efendim, evet… Mantarların o protestan cinsi efendim…”

Hiddetle: “Ağzına yaraşmıyor! Mantarlarda din ve mezhep olmaz. O söylemek istediğin ‘produs pra davestan’ nevi yer elmasına musallattır. Sen lakırtıyı nerenden dinliyorsun? Her sakallıyı baban mı zannedersin? İpek böceklerindeki muskardin hastalığına sebep olan mantarın nevini bil, sana koca bir aferin var.”

Sıkılarak: “Mantarcılıkta o kadar bilgim yok, nasıl bileyim efendim?”

“Öyle ise iyi dinle: ‘Butiris basiana’…”

“Butiris bastiyani.”

Öfke ile: “Hangi Bastiyani?”

Şaşırarak: “Fener’deki… Şey… Şaşırdım, affedersiniz efendim.”

“Yook… İşte bu dikkatsizliğe kızarım. Vakıa, mantarlardan, mikroplardan bazılarına insan ismi verirler ama bu şeref herkese nasip olmaz… Buna hak kazanmak için bilinmeyen çeşitten yeni bir mikrop keşfine muvaffak olsam ona ‘Dehrî mikrobu’ denir. Ben de hakkıyla bununla iftihar ederim. Benim artık ihtiyarlık yakama çöktü, evvelki gibi çalışamıyorum. Sen gençsin, çalış, durma çalış da bari ismin böyle bir şeyin adı olsun. Ben bir zaman ‘mikrokozm’a çok çalıştım. Rumca bilir misin?”

“Pek az… Rumcadan bildiklerim ‘tikanis, kaloyse, polikala, pupayis, aftospiyos’ kabilinden şeyler efendim.”

“Öylesi makbul değil… ‘Elenika’sını bilmez misin?”

Utanarak: “Hayır efendim.”

“A yavrum, sen de hiçbir şey öğrenememişsin ki bütün vaktini boş geçirmişsin! Rumca bilmiyor isen ‘mikrokozm’ sözünden bir şey anlayamazsın. Dur, ben sana anlatayım. ‘Mikro’ küçük, ‘kozmos’ da dünya demek. Şimdi bunların ikisini birleştir bakalım, Türkçe ne mana çıkacak?”

Biraz düşündükten sonra: “Küçük dünya.”

“Hay babanın canına rahmet!”

Biraz bozularak: “Peder bendeniz berhayattır efendim.”

Gözlerini açarak: “Berhayat olsun… Allah’ın rahmetine kim muhtaç değildir? Neden konuşuyordum?”

“ ‘Küçük Dünya’dan.”

“Küçük Dünya neresidir, sen bilir misin?”

“Avustralya kıtası.”

“Değil. Böyle cahilce cevaplar verme! Fesini önüne eğ de şöyle bir filozof gibi bir düşün bakalım. Küçük Dünya neresidir?”

Derin derin düşünerek, kendi kendine konuşarak: “Küçük Dünya, Avustralya kıtası değil, evet, aklıma gelir gibi oluyor. İstanbul’da bu isimde bir meyhane olacak. Fakat nerede idi o meyhane? Samatya, Yenikapı, Langa, Uzun Odalar, Balat, Balıkpazarı, Galata, Perşembepazarı, Kömürcü Sokağı, Yüksek kaldırım, Voyvoda, hay kâfir mahalle hay!.. Neresiydi o?”

Dehrî Efendi’ye: “Efendimiz, haşa huzurdan, buyurduğunuz isimde İstanbul’da bir meyhane olacak galiba fakat mevkisi bir türlü aklıma gelmiyor.”

“Bilemedin hey dünyanın gafili!”

“Efendim kulunuzun dünyaya dair lisanımızda bildiğim terkipler işte şunlardır: Eski dünya, yeni dünya, denî dünya, fâni dünya, yalan dünya…”

Dehrî Efendi, yastık üzerindeki gümüş enfiye kutusunu eline alır. Orta parmağı ile altına üç fiske vurduktan sonra kapağını açar, içinden aldığı bir tutam enfiyenin bir kısmını burnunun bir deliğine, kalanını öbür deliğine enfiye çekenlere mahsus bir ustalıkla yerleştirdikten sonra tekrar baş ve şehadet parmaklarını burun deliklerine tıkayıp enfiyeyi kafasında istenen noktalara kadar ite dürtüştüre yerleştirdikten sonra der ki:

“İşte bildin. Fâni yahut yalan dünya.”

“ ‘Yalan dünya’nın bir ismi de ‘küçük dünya’ mıdır efendim?”

“Dur acele etme, anlatacağım. Eski filozoflardan Eflatun ve bir parça onun mesleğinde olanlardan bir kısmı ve Zenonilor bu dünyayı küçüklükte âdeta bir portakal, üzerindeki yaşayanları da mikroskopla görülebilir mantar sayarlardı, işte küçük dünya oradan geliyor.”

“Efendi hazretleri gene mi mantar?”

“Ya ne zannettin şaşkın kafadar?”

Dehrî Efendi’nin hep bu mantar, daha doğrusu martavallarını Sadri malumat edinmek için can ve gönülden dinleyerek arada bir saflıkla şaşıp kaldığından efendi gitgide bu çocuğun konuşmalarından pek ziyade hoşlanmaya başlamıştı.

Dehrî Efendi’deki olgunluğa Sadri’nin şaşkınlığı arttıkça efendinin de hoşlanması çoğala çoğala, birinin şaşkınlığı, ötekinin coşkunluğu nihayet aralarındaki akrabalığın kurulması ile neticelendi. Mesela Sadri hıyar fidesi yetiştirmek, ağaç aşılamak gibi pratik bahçıvanlık olarak bildiği birkaç şey ile kendini botanikte çok şey bildiğini sanarak Dehrî Efendi’ye karşı bilgiçliğe kalkışır, efendi de bir mantar bahsi açar, zavallıyı şaşkına döndürürdü.

Efendi’nin büyük oğlu Şemi, yaşça on sekiz on dokuz vardır. Boyu bosu yerindedir. Kafa, kaş, göz bütün yüz çizgileri babasının aynı. Fakat zekâ o zekâ değil. Babanın zekâsı Frenklerin dedikleri gibi “hariç anilmerkez” (egzantrik) bir zekâ. Lakin çocuğunun zekâsı büsbütün “madumülmerkez” (merkezi yok) denilmeye layık… Şemi, yüksek okullardan birine gider gelir. Evine haftada bir gece gelir. Fakat neye yarar? Okula gitmesi gecelerini orada geçirmekten ibaret kalır. Kalın kafasına bir şey dank demez ki… Ama çalışmaz mı? Çalışır. Haddi varsa çalışmasın. Gittiği yüksek okulda falaka, değnek yok ama yalıda var. Efendi babasının baş ucunda asılı. Şemi’nin gelmesine bir gün kala çelik gibi âlâ birkaç da kızılcık değneği hazırlanır. Geldiği akşam dersini bilirse baklava börek, bilmezse kızılcık sopası ikram olunur.

Şemi, babasının yemekten çok taban tarafından ikrama merakı olduğunu bildiği için okuldan yalıya gelirken vapurda bile dört tarafına bakmaz, çalışır. Zavallı çocuk ne yapsın? Allah “muhakeme” denilen şeyden kendisine zerre nasip etmemiş. Ezberlediğini papağan gibi ezberler. Papağan yine ne demek olduğunu bilmeyerek öğrendiği kelimeleri, cümleleri bazı rastgele yerinde harç ederek insanı güldürür. Şemi ise bu işte papağandan daha talihsizdir. Öğrendiğinden hiçbirisini, ne vesile olursa olsun, iyi kullanamaz. Okulda basmakalıp ezberlediği geometri davalarından bir harfin yeri değiştirilirse biçare çocuk, hiç o davayı görmemişe, okumamışa döner. Şeklin ölçüsü ilk öğrendiği ölçüde, kara tahta yine o eski tahta hatta tahtanın duruşu bile eskisi gibi olmalı ki çocuk şaşırmasın.