Hüseyin Rahmi Gürpınar – Hayattan Sayfalar (страница 3)
“Ey ne yapsın o ihtiyar adamcağız? El tutmaz, ayak tutmaz… O, beş para kazanabilir mi artık?”
“Nasıl kazanamaz? Her sanatın bir mevsimi vardır. Dilencilikte ihtiyarlık para getirir. Altına yumuşak bir pösteki koydum, bizim bunağı Eyüp Caddesi’nde sebilin önüne köşe başına oturttum. Arakiyesinin üzerine yeşil bir imame sardım. Kör zannetsinler diye koyu bir gözlük taktım. Sakatmış gibi sağ kolunu bir bez parçasıyla boynuna astım. Öbür eline koca bir tespih verdim. Göbeğe kadar süt gibi beyaz sakal. Öyle tatlı bir dilenci oldu ki hiç zahmetsizce, şöyle dudağını bile kımıldatmadan onluklar yağmur gibi önüne yağıyor, bu ‘pir-i fâni’yi kim görse mutlak keseye el atıyordu. Günde on beş yirmi kuruşa para demiyorduk. Ah, başıma neler geldi? Bak, dinle. Sonra bu kazancımızın farkına vardılar. ‘Sebilin önü şerefli yerdir, oraya dilenci oturtmam. Ben mütevelliyim.’ diye meydana bir herif çıktı, kameti azıttı. Ah, şerlerine lanet! Günde beş kuruş da bu herife şerefiye hissesi verdiğimiz hâlde yine kazanır, yine betini bereketini görür, geçinirdik.”
“İyi ya işte…”
“Ah, iyi ama Aliciğim, herif oturmuyor, işine gücüne devamlı değil. Evde, o çarpık odanın köşesindeki yerini istiyor. Altında kırpıntı minder, önünde toprak mangal. Ceplerinde pestil, kuru üzüm, leblebi unu… Akşama kadar tıkınır mı tıkınır… Çan çan çan çene… Oğlana bağırır, kıza bulaşır, bana sataşır. Sanatında devamlı bir adam olsa kocamın dilencilikten istihracı, talihi pek pek açıktır. Öyle imamesiyle, gözlüğüyle, tespihiyle pöstekisinin üzerinde sade otursun, hiç ağızlarını açmadan ay başlarında aylık alan bazı meclis azaları gibi durduğu yerde bunun da cepleri para dolar… Bizim de yüzümüz güler. Fakat ne yapayım? Oturmuyor, oturmuyor, oturmuyor!.. Çocuk değil ki döveyim. Komşum Hasibe hâlimizi bilir. Ara sıra dövüşürüz ama karı iyi komşudur neme lazım… İşte o bana akıl öğretti. ‘Aç bırak.’ dedi. Günahı varsa Hasibe’nin boynuna olsun, ben senden ırzımı saklamam, doğru söylerim. Tamam üç gün aç bıraktım. Sonunda dilenmeye razı oldu. Fakat kazancından bize on para göstermedi. Paraları gömdü mü ne yaptı? Uçkurluğuna kadar her tarafını aradım. Beş para bulamadım. İşte bize böyle oyun etti. O, ne inatçı pinpondur! Bir türlü başa çıkamıyoruz. Bir dilenci iratçısı vardır…”
“Neden o? Dilenci iratçısı…”
“A, sen de koyduğum yerde otluyorsun! Bir şey bilmiyorsun. Bu iratçının sekiz on dilencisi vardır. Sakat çocukları, sakat kadınları, ihtiyarları oradan buradan toplar, uygun yerlere oturtup dilendirir. Akşamları paraları ellerinden alır, ölmeyecek kadar karınlarını doyurur. İşte bu herif, çalıştırmak için kocama tam on mecidiye aylık teklif etti. Ama bizimki gitmedi.”
“Deheyyy! Çok yaman oluyor bu İstanbul’un avratları… Çalıştırmak için kocalarını beygir gibi kiraya veriyorlar.”
“Ya ne zannettin düdüğüm! Ben çalışayım o yesin öyle mi?”
“Biraz da oğlun çalışsın, topaç gibi delikanlı… Belde kordon, elde baston, kılık kıyafet apiko gezer, dilenci evladına hiç benzemez… Nereden buluyor o parayı?”
“Yooook Ali!.. Ben adamın ağzını yırtarım, oğlumun ırzına lakırtı söyletmem!”
“Ben demedim onun ırzına fena bir laf… Günahı üstünde kalsın…”
“Biliyorum, biliyorum… Gözleri çıkasıcalar geçen sene bir dedikodu çıkardılar. Güya sakallı efendinin biri bizim oğlanın eline bir mecidiye vermiş. Defterdarda tenha bir kayıkhaneye götürmüş. Bu değil mi dilinin altında dolaşan? Bu iftira üzerine ben de merak ettim, oğlanı götürüp kıblenümaya1 gösterdim. Soydu, her tarafını muayene etti. ‘Kendi ırzımdan şüphem var, bu çocuktan yok… Maşallah sızdırılmış altın gibi buldum.’ dedi. Biz şöyleyiz, böyleyiz ama soycak ırzımıza kaviyiz. Benim babam, yani Hidayet’in dedesi Sebilci Mustafa Efendi şuracıkta Taşkendî Hazretleri’nin yanında yatar. Kaç defa mezarına nur indiğini görenler var. Bizim ırzımıza lakırtı söyleyenler çarpılırmış, bilmiş ol Ali!”
“Ben ne kayıkhane duydum ne sakallı efendiyi ne de kıblenümacıdan var haberim… Genç oldum, ihtiyarlandım fakat çok şükür gitmedim öyle yerlere… Hem de bilmem ki ne demektir kıblenümacı? Doktor mudur o? Ebe midir? Yoksa müneccim mi? Gidenlerin neresine bakar? İnan ki duymadım onu bile…”
“Ohh ehem ehem… Sanki ağam hiç genç olmamış. Kendisine kimse yeşillenmemiş gibi söylüyor. Bal kabağı sen de!..”
“Rumeli’de bilmeyiz öyle yeşillik hastalığı… Bir kızıl illeti vardır, hafazanallah sarınca kızanları götürür yarı yarıya… Bir de kara humma… Bir de sarı sıtma… Bilmeyiz başka renk illet…”
IV
O aralık kaşlı gözlü, akça fakat pakça değil, genç irisi kirli bir kız, tarazlanmış tozlu güvez yeldirmesini rüzgâr savurdukça düzgün, dolgun, beyaz baldırlarını göstererek, çıplak, kuvvetli topuklarının altında şıpıdıklarının ökçelerini ezerek alı al moru mor bir telaşla geliyordu.
Sürtük Hacer: “A, hayırdır inşallah Hürmüz’üm, telaşla rüzgâr gibi geliyor! Ne var acaba?”
Ali Ağa: “Gençtir o… Kanı hiddetli… Hep öyle koşar onlar.”
“Yok, Ali yok… Mutlaka bir şey var. Kızın suratına baksana… Ne terdir o? Hamamdan çıkmışa benziyor.”
Hürmüz yaklaşınca Hacer: “Kız nedir, yangın nöbetçisi gibi geliyorsun? Elinde kargın eksik… Ne oldu? Babana selamün kavlen mi indi?”
Hürmüz sık nefesle: “A… Acı patlıcanı kırağı çalar mı? Babama ne olacak? Turp gibi… Sabahleyin kalkmış senin kuyuya sakladığın kurban kavurmasını tek bir tane bırakmayıncaya kadar tekmil tıkınmış… Dişleri yok ama çiğnemeden yutuyor.”
Hacer: “Hey pis boğazına kor düşsün! Cami avlularında dilencilerle köpek gibi çekişerek ben kurban eti dileneyim o yesin! Ne kadar yiyecek bulursa o kadar yiyor, deve gibi, fil gibi yutuyor. Bir tanecik bile çoluğuma çocuğuma bırakayım demiyor. Âlemin gelinlik kızlarını, güveylik oğullarını alacağına, aman Allah’ım, aşağılı yukarılı durmaz işler iki delikten ibaret kalan bu ihtiyarı rahmeti rahmanına neye gark edivermiyorsun?”
Hürmüz: “Babama inkisarı bırak şimdi… Her gün ediyorsun tutmuyor işte… Uyurken kulağına kaşık sapı sokmalıymış, çabuk nalları dikermiş. Fakat anne durma haydi… Biz gidinceye kadar mahalleyi yerinde bulamayız…”
Hacer: “Kız ne var? Ne oldu? Ay aklımı aldın!”
Hürmüz: “Ne olacak! Sabahleyin Şerife ablamın evine gitmiştim. O mutfakta bulaşık yıkıyordu, biz de ev altında kardeşi Mustafa ile tek mi çift mi oynuyorduk. Bağrışmalar oldu, Şerife ablam elinin çirkefiyle hemen koştu.”
Hacer: “Ne oldu, ne oldu?.. Yine Kambur Esma’nın bacası mı tutuştu?”
Hürmüz: “Biz de önce öyle sandık. Meğer mahalle kavgaya başlamış. Hemen Sütçü viranesine koştuk. İki taraf da kavga bayraklarını açmış. Bütün mahalle ikiye ayrılmış. Bir yanı Çömlekçi Hacı’nın karısı Ayşe tarafından, bir taraf da madrabazın Hafize’den yana olmuş.”
Hacer: “Kavganın sebebi? Kim kimin kocasına göz atmış?”
Hürmüz: “Göz koyan, parmak atan yok… Folluk-yumurta meselesi… Meğer kaç zamandır Ayşe’nin tavuğu Hafize’nin folluğuna yumurtlarmış.”
Hacer: “Hangi horoz pek basarsa tavuk o tarafa kaçar. Bilmiyor mu Ayşe bu kaideyi?”
Hürmüz: “Haydi anne koşalım… Hafize halamın bağırmadan sesi kısıldı. İmdadına koşmazsak mat olacak.”
Kahveci Ali Ağa: “Kavga yatıştırmak için değil, gidersiniz büsbütün kızıştırmaya… Bizim mahallede de böyledir avratlar… Dünya ters oldu vesselam…”
Hacer: “Aman sen sus bunak! Kavgada mat olursa Hafize soyumdur demem. Yiğidin eli karının dili… Anladın mı çürük mantar kafalı herif!”
Ali Ağa: “Ne bela çıkarsa işte o edepsiz dillerden çıkar ya… Doğru söylersin abe Hacer abla! Evvelden sağlam idim ama işte oldum şimdicik böyle çürük bir adam. Ey dünya bu, insan kalmıyor bir karara…”
Sabire meydan süpürgesini koltuğuna dayamış, elinde otuzluk türünden cıgaranın, parmağı yana yana son nefeslerini çekerek bu konuşmayı dinliyordu.
Hacer, Sabire’ye doğru: “Ağrısı tutmuş Çingene karısı gibi koltuğunda destekle ne duruyorsun karşımda? Haydi kavgaya gidelim…”
Sabire: “Hacer gidemem, bugün hâlim yok…”
Hacer: “Çember sakallı dostun gelirse kale içi kumkumalarında fink atmaya hâlin var da buna mı yok?”
Sabire: “Şimdi bana çemberine sövdürürsün keratanın!”
Hacer: “Hafize’yi sevmez misin? Benim hatırım yok mu? Yarın, öbür gün bir edepsiz çıkar senin ırzına da laf söyler. O zaman senin için biz de dilimizi bileriz.”
Kahveci Ali Ağa bönce: “Siz kuyruk sallamazsanız sataşmaz gayrik kimse sizin ırzınıza… Oldunuz zere1
Конец ознакомительного фрагмента.
Текст предоставлен ООО «Литрес».
Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.
Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.