реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Gulyabani (страница 3)

18

Mevsim yaz sonuydu. Biraz sıcak vardı. Ulu bir çınarın altında uyuyan yeşil bir türbenin önünde eğlendik. Ayşe Hanım elini kaldırdı. Mırıl mırıl okudu. “Allah şefaatine kavuştursun!” duasıyla ellerini yüzüne sürdü. Ben de Rabb’im kabul etsin, namaz surelerinden bildiklerimi okudum. Gene yola düzüldük. Artık evler seyrele seyrele hemen yok oldu. Tamamıyla bir kırlıktan iniyorduk. Arada bir öküz arabasına, atlı, eşekli adamlara rastlıyorduk. Arabada sallana sallana içim bağrım birbirine karıştı, “Daha çok var mı?” diye sordum.

Ayşe Hanım’ın susmasına karşı arabacı “Dur bakalım, daha yola yeni düzüldük!” cevabıyla korkumu artırdı. Artık gide gide insana değil, ine, cine bile rastlamaz olduk. Gözlerimizin önünde dağlar, tepeler açıldıkça açılıyordu. Ah alnımın kara yazıları… Bu karı acaba beni nerelere götürüyordu? Benim ona sorduğum sorulara karşılık Ayşe Hanım hafiften “Açıl dağlar, açıl… yâri göreyim…” nakaratlı bir şarkı tutturdu. O söylüyor, ben gözyaşlarımı kalbime içirerek sessizce ağlıyordum.

Hayvan yoruluyor, arada bir dinleniyorduk. Uzaktan denizleri, bayırları gördükçe bütün bütün garipseyerek artık kendimi tutamaz oldum. Ayşe Hanım kızdı:

“Ah bebeciğim, emziğini mi istiyorsun? Koskoca kadın böyle hüngür hüngür ağlamaya sıkılmıyor musun? ‘Merhametten maraz hasıl olur.’ derler ya, çok doğru bir lakırtıymış. Artık bir kere yola çıktık. Ağlasan da gideceğiz, bayılsan da gideceğiz. Ben bu kadar masraf ettim. Geri dönmek olmaz. Bu paraları kimden alacağım? Bari sus da arabacıyı kendine güldürme!” diye beni azarladı.

O ıssız yerlerde ağlamak, sızlamak ne para eder? Bir etrafıma bakındım, tamamıyla bu kadının elinde, insafına kalmış olduğumu anladım. Arkamızdan İstanbul, Üsküdar kaybolmuştu. Bir zaman daha gittik. Uzaktan bir köy göründü. Kendimi hemen arabadan atıp o tarafa kaçmak istedim. Bu telaşımı gören Ayşe Hanım alaylı bir gülüşle:

“Muhsine, deliliği bırak. Sen çağda taze bir kadın, tek başına bu ıssız yerlerde o köye kadar nasıl gider? Kendini hancılara, bağcılara ziyafet mi çekeceksin? O köyü buradan öyle görüp de yakın bir yer sanma. Orası bir saat sürer.”

Girişeceğim işin pek delicesine olduğunu anlayarak niyetimden vazgeçtim. Ama üzüntümü gidermeyi bir türlü başaramadım. Ellerimi yüzüme kapayarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Beni satmaya mı, öldürmeye mi, işte her nereyeyse götüren o kadın bu çarpıntılarımdan biraz insafa geldi. Yüzünü, sesini tatlılaştırarak:

“Benim gibi bir ana dostundan sana hiçbir fenalık gelmez. Korkma, seni boğazlamaya götürmüyorum. Tirink tirink ay başlarında yüz tane kuruş alması kolay mı? İstanbul’da böyle bir kapı bulmak mümkün mü? Ne yapalım? Tanrı işte sana bunu kısmet etmiş. Kısmetini böyle uzacık yerlerden verecek. Yapacağım iyiliğe beni pişman etme. Çok şükür, işte altımızda araba… geldik. Çok bir yer kalmadı. Beğenip de oturursan ne âlâ. Hoşlanmazsan gene beraber döneriz. Ben seni zorla orada zincirlere bağlayıp bırakmayacağım ya…”

Bu sözlerden sonra, yüreğime su serpilir gibi oldu. Sustum. Sessizce boyun eğerek etrafıma bakmaya başladım.

Gene dere tepe demeyip gidiyorduk.

3

“YEDİ ÇOBANLAR” ÇİFTLİĞİ

Bir hayli daha yol aldık. Sonunda Ayşe Hanım elini kaldırıp parmağını bükerek uzun bir düzlükten sonra kabarmış bir tepenin hafif bir duman içindeki yeşil ağaçlarını göstererek “Geliyoruz, işte orası… Yedi Çobanlar Çiftliği…” dedi.

O yana baktım. İnce sislere gömülmüş bir ağaçlık… Bu ormancığın koyu yeşil kümeleri arasında dağınık damlar, duvarlar, irili ufaklı yapılar, pencereler, bacalar gördüm. Gene yüreğimi derin bir korku sardı. “Yedi Çobanlar Çiftliği”… Bu isim, benim üzüntülü gönlüm için korkulu bir adlandırmaydı. Hemen gözlerimin önüne iri kıyım, haydut bakışlı, silahlı yedi tane çoban dizildi. Ben bunların arasında o geceyi nasıl geçirecektim? Bunlar benden ne yolda hizmetler isteyeceklerdi? Hemen gene gözlerim sulanarak dedim ki:

“Ayşe nineciğim, benim gibi çelimsiz bir kadın böyle yedi çobana birden nasıl hizmet edebilir? Yüz kuruşları da onların olsun, hepsi de… Ben şimdi geri dönmekten başka bir şey düşünmüyorum.”

“Hey Allah’ın budalası! Bugün seninle sahiden derde çattım. Ne laf anlamaz kadınmışsın. Öyle yedi sekiz çoban filan yok. Çiftliğin kırk yıldan beri adı öyle. Oraya şimdi çiftlik demek de yanlış. Büyük, viran bir yapı çevresinde ufak tefek binalardan başka bir şey kalmamış. Sen orada kendin gibi, belki senden bin kat terbiyeli, ince kadınlar bulacak, onlarla oturacaksın… Çobanın, bahçıvanın seninle ne ilgisi olabilir?”

Gene sustum. Ayşe Hanım, bu sefer arabacıya döndü:

“Haydi ağam, sen de dahdahını biraz sür. Gelin mi götürüyorsun? Pek nazlı gidiyoruz.” dedi.

Arabacı kırbacını hayvanın kıçına yavaşça dokundurarak:

“Gelin mi götürüyoruz? Vallahi ben de bilmem. Bir günlük yol. Bizim Pehlivan da yoruldu. Baksana, körük gibi soluyor.”

Ayşe Hanım: “Ay, bu kurada5 beygirin adı Pehlivan mı?”

Arabacı: “Pehlivan olmasa Yedi Çobanlar Çiftliği’ne, öyle ‘netameli’ yere nasıl gider?”

Ayşe Hanım: “Neden oluyormuş netameli?”

Arabacı: “Orası cinlerin, perilerin kumkuma yeridir. Geçenlerde oraya giden Arabacı Veli’nin beygirini çarptılar. Hayvanın beş dakikada soluğu kesildi. Kurbağa gibi yamyassı oldu. Ezandan sonraya kalmaya gelmez.”

Ayşe Hanım: “Haydi zevzek… Parayı çok alayım diye ağız yapıyorsun. Köşkün içi adam dolu, onlar nasıl oturuyorlar?”

“Nasıl oturduklarını Allah bilir. Oturup da rahat mı ediyorlar? Çiftliğin sahibi hanımefendi perilere karıştı, çıldırdı. İç bahçedeki havuzun kenarında her akşam cinler toplanırmış. Hanımefendi gidip onlarla oturur, konuşurmuş. Hanımdan başka gece bahçeye çıkanları periler boğarlarmış. Oraya giden erkek, kadın hizmetçilerden hiçbiri sağ dönmez. Sular karardıktan sonra o yakınlarda kimse dolaşmaz. Kurtları kuşları bile çarparlar.”

“Artık uydur uydur söyle bakalım. Allah kimseyi sizin dilinize düşürmesin. Siz arabacılar, köylüler bir yalana bin katarsınız. Hanımefendi orada mı çıldırdı? İstanbul’daki konağında aklını bozdu. Zengin kadını, tımarhaneye koymadılar, hava değişimi olsun diye buraya, çiftliğe getirip kapadılar.”

Korkudan yüreğim hop hop atmaya başladı. Ayşe Hanım’a sordum:

“Ay, beni hizmetçiliğine götürdüğün hanımefendi deli mi?”

“Hay Rabb’im, sen sabırlar ver bana… Öyle ona buna saldıran azgın deli değil… Biraz meraklı, sersemce bir kadın. İşte bu…”

Arabacı hayvana birkaç kırbaç daha savurduktan sonra biraz başını bize çevirerek:

“Ya çiftliğin eski mezarlığından çıkan gulyabani? Minare kadar bir şeymiş. Geçenlerde ay ışığında üç atlıyı kovalamış. Zavallılar Bulgurlu’ya zor kaçabilmişler, baygın düşmüşler. İkisinin hayvanı çatlamış.”

Ayşe Hanım: “Artık sus herif… Yanımdaki saf kadını korkutuyorsun. Baksana, beti benzi kül kesildi.”

Arabacı: “O gulyabaninin yemeği, çiftliğin mutfağından verilirmiş. Bir gece vermezlerse oralarını allak bullak edermiş. Ne kümeste tavuk bırakırmış ne ahırda hayvan ne de ağılda koyun…”

Ayşe Hanım: “Çenen tutulsun! Yetişir dedim ya… Hiç minare kadar gulyabani mutfak yemeğiyle doyar mı? Böyle şeyleri duyup da inanmak için insan ne kadar ahmak olmalı.”

Arabacı: “Ben işittiğimi söylüyorum, hanım.”

Ayşe Hanım: “İşittiğin sende kalsın…”

Bu söylenenleri dinlerken her tarafıma soğuk bir ter yayıldı. Buz kesildim. Baygınlıklar geçiriyordum. Karşı koymaya, konuşmaya hâlim kalmadı.

Ayşe Hanım, şimdi bana döndü:

“Korkma kızım. Bu sözlerin hepsi masal. İşit de inanma. Bunlardan hiçbirinin aslı olsa ben seni oraya götürür müyüm? Ben senin düşmanın mıyım? Akıl var izan var. Artık buraya kadar geldik. Köşkün içindeki insanları bir kere gör. Hoşlandın, ne âlâ… Hoşlanmazsan seni getirdiğim gibi gene götürürüm.”

Artık çiftliğe epey yaklaşmıştık. Ağaçlar, yapılar daha belli görünmeye başladı. Biraz yokuş indik. Kurumuş dere gibi taşlık bir yerden geçtik. Bir tepe çıktık. Bir zaman da düzlükten gittikten sonra çiftliğin önüne geldik. Arabayla ağaçlığa girdik.

Arabacıdan işittiğim korkulu sözler yüzünden midir nedir, burası bana ağaçları sık bir mezarlık gibi pek loş, pek sıkıntılı göründü. Bu gölgelerin arasından geçtikten sonra harman yerine benzer bir meydanlığa geldik.

Yanımızda bileziği taşlarla örülmüş, çapı büyük bir kuyu, çevresinde birkaç ihtiyar selvi gördüm. Gene bir ağaçlığa girdik. Orada burada selamlık, hizmetçi daireleri, mutfak, ahır, kümes gibi yapılar göründü. Tavuklardan, kazlardan, birkaç keçiden başka tek canlıya rastlamadık. Karşımıza uzun, yüksek ve biraz yıkık bir duvar çıktı. Duvarın yüzünde birbirine hemen otuz arşın kadar uzaklıkta sımsıkı kapalı iki büyük kapı vardı. Kapılar eski, boyaları uçmuştu ama meşe ağacından yapılmıştı.

Ayşe Hanım, sağdaki kapıyı işaret etti. Araba orada durdu. O anda sarı aba poturlu, uzun boylu, dik bakışlı, birkaç haftalık kıranta sakalı uzamış, koca bıyıklı bağcı yahut bekçi gibi bir adam belirdi. Ayşe Hanım, hemen zoraki denecek bir gülümsemeyle bu adama “Bekir Ağa, beyefendinin ısmarladığı hizmetçiyi getirdim. Köşkün kapısını aç.” dedi.

Bekir Ağa, gelenleri bir süre süzdükten sonra poturunun yan cebinden ucuna ip bağlı kocaman bir anahtar çıkararak kalın, sert bir sesle “Biliyorum!” cevabını verdi. Anahtarı deliğe soktu. Yüzünü buruşturan bir zorlukla, iki eliyle çevirdi. Kapının tek kanadı gacır gacır açıldı.