Говард Пайл – Robin Hood (страница 4)
Sonra herkes kahkahalarla haykırdı çünkü güzelim kahverengi biranın Küçük John’un sakalından, burnundan ve çenesinden akarak süzüldüğünü, gözlerinin de bunun etkisiyle kırpıştığını gördüler. John önce kızmayı düşündü ancak diğerleri çok keyifli olduğu için yapamayacağını anladı; bu yüzden o da diğerleriyle birlikte kendi hâline güldü. Sonra Robin bu sevimli, tatlı bebeği aldı, tepeden tırnağa asker yeşili kıyafetlerle giydirdi ve ona kuvvetli, sağlam bir yay verdi. Böylece Küçük John, neşeli çetenin bir üyesi olmuştu.
Ve Robin Hood kanun kaçağı hâline geldi; neşeli bir arkadaş grubu onun etrafında toplandı ve sağkolu Küçük John’u kazandı; böylece ön söz bitti. Ve şimdi de Nottingham Şerifi’nin tam üç kez Robin Hood’u yakalamaya çalıştığından ve nasıl her seferinde başarısız olduğundan söz edeceğim.
Robin Hood ve Tenekeci
Robin Hood’un bulunmasına nasıl iki yüz paunt konduğu ve Nottingham Şerifi’nin hem iki yüz paundu istediği hem de öldürülen ormancı kendi akrabası olduğu için Robin’i yakalayacağına dair nasıl yemin ettiğinden daha önce söz edilmişti. Şerif, henüz Robin’in Sherwood’da nasıl büyük bir güce ve şöhrete sahip olduğunu bilmiyordu ama yasaları çiğneyen herhangi bir adama yapabileceği gibi onun için de bir tutuklama emri çıkarabileceğini düşündü; böylelikle bu emrini yerine getirebilecek herhangi birine seksen altın ödül vermeyi teklif etti. Ancak Nottingham kasabasındaki insanlar Robin Hood’u tanıyor ve yaptıklarını Şerif’ten daha iyi biliyorlardı; birçoğu bu cesur kanun kaçağı hakkında tutuklama emri çıkarma fikrine gülüyordu çünkü böyle bir hizmetin karşılığında alacakları tek şeyin kesik kafalar olacağını çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden kimse meseleyi üstlenmek için öne çıkmadı. Böylece iki hafta geçti ve bu süre içinde Şerif’in emrini yerine getirmek isteyen hiç kimse olmadı. Sonra Şerif: “Robin Hood için verdiğim emri yerine getirecek olan kişiye büyük bir ödül teklif ettim ama buna rağmen kimse bu görevi üstlenmek istemiyor, hayret ediyorum.” dedi.
O sırada yanında bulunan adamlarından biri şöyle dedi: “Efendim, Robin Hood’un ne kadar güçlü olduğunu ve Kral’ın ya da Şerif’in emirlerinin umurunda bile olmadığını bilmiyorsunuz. Gerçekten kafalarının kesilip kemiklerinin kırılmasından korktuğu için kimse bu hizmeti yerine getirmek istemiyor.”
Şerif: “Demek ki bütün Nottingham erkekleri korkakmış.” dedi. “Eğer Nottinghamshire’ın bir yanında hükümdarımız Kral Harry’nin emrine karşı gelmeye cüret eden adamı göreyim, Aziz Edmund’un tapınağı adına yemin ederim ki onu kırk arşın yüksekliğinde asacağım! Ve eğer Nottingham’da hiç kimsenin ödül kazanmaya cesareti yoksa ödül haberini başka bir yere göndereceğim. Çünkü bu topraklarda bir yerlerde mutlaka cesur adamlar olmalı.”
Sonra çok güvendiği bir haberciyi yanına çağırdı ve ona atını eyerleyip Lincoln kasabasına gitmek için hazırlanmasını, orada Şerif’in emrini yerine getirip ödül kazanacak birilerini bulup bulamayacağını kontrol etmesini söyledi. Böylece o sabah haberci kendisine verilen görevi gerçekleştirmek üzere kasabaya doğru yola çıktı.
Güneşin üzerinde parıldadığı Nottingham’dan Lincoln’e uzanan tozlu yol, tepeler ve vadiler boyunca bembeyaz uzanıyordu. Yol oldukça tozluydu ve bu yüzden elçinin boğazı da tozla dolmuştu; yolculuğunun yarısından biraz fazlasını tamamladığında önüne Mavi Domuz Hanı’nın tabelası çıkınca yüreği sevinçle doldu. Han gözüne iyi görünüyordu; etrafındaki meşe ağaçlarının gölgesi serin ve rahatlatıcı gibiydi, bu yüzden bir süre dinlenmek için atından indi ve susuz boğazını ferahlatmak için bir bardak bira söyledi.
Kapının önündeki yeşillik alanı gölgeleyen meşe ağacının altına oturmuş neşeli bir grup adam gördü. Bir tenekeci, iki yalın ayak rahip ve hepsi de asker yeşili giysiler içindeki Kral’ın ormancılarından oluşan altı kişilik bir grup vardı; hepsi iştahla biralarını yudumluyor ve eski güzel zamanların neşeli türkülerini söylüyorlardı. Şarkılar arasında yapılan küçük şakalara ormancılar yüksek sesle gülüyorlardı ve siyah koç yünü gibi kıvrık sakalları olan güçlü adamlar oldukları için rahipler onlardan da yüksek sesle gülüyorlardı; ancak hepsinden daha yüksek sesle gülen tenekeciydi ve diğerlerinin hepsinden daha büyük hevesle şarkı söylüyordu. Çantası ve çekici meşe ağacının bir dalında asılıydı; hemen yanında ise en az bileği kadar kalın ve ucunda düğüm bulunan sopası duruyordu.
Ormancılardan biri, yorgun gözüken haberciye: “Gel!” diye bağırdı. “Bu ziyafette bize katıl. Hey, hancı! Herkese birer kâse daha bira!”
Haberci, oradakilerle birlikte oturmaktan memnun oldu çünkü yürümekten yorgun düşmüştü ve bira da gayet güzeldi.
“Böyle hızla hangi haberi taşırsın?” diye sordu biri. “Ve nereye gidiyorsun?”
Haberci zaten oldukça geveze biriydi ve dedikoduyu da çok severdi. Üstelik bira kâsesi de kanını yeterince kaynatmış; böylece hancı kapı eşiğine yaslanmış, hancının karısı da ellerini önlüğünün altına koymuş merakla dinlerken haberci, hanın rahat bir köşesine kurularak dedikodularını dökmeye başladı. Her şeyi ta en başından itibaren anlattı. Robin Hood’un ormancıyı nasıl öldürdüğünü ve kanundan kaçmak için yeşil ormana nasıl saklandığını; orada nasıl yasalara aykırı bir şekilde yaşadığını ve Tanrı biliyor ya Majesteleri’nin geyiklerini nasıl avladığını; zengin başrahipten, şövalyelerden ve toprak ağalarından nasıl haraç aldığını; ondan korktuğu için kimsenin büyük Watling Caddesi’nden veya Fosse Yolu’ndan geçmeye bile cesaret edemediğini; Şerif’in de bu kanun kaçağı için Kral’ın emrini uygulamayı düşündüğünü ancak yasalara uyan bir adam olmakla hiç ilgisi bulunmayan biri olduğu için onun ne Kral’ın ne de Şerif’in emrini pek umursamayacağını söyledi. Sonra da Nottingham kasabasında bu Şerif’in bu emrini gerçekleştirmeye cesaret edecek kimsenin bulunamadığını çünkü kafalarının kesilip kemiklerinin kırılmasından korktuklarını; kendisinin de böylece elçi olarak Lincoln kasabasına doğru, Lincoln’deki adamların nasıl bir cesarete sahip olduklarını ölçmek için yola koyulduğunu bir bir anlattı.
Neşeli tenekeci, “Ben de güzel Banbury kasabasından geliyorum.” diye söze girdi. “Nottingham ya da Sherwood civarından hiç kimse benim gibi sopa tutamaz. Beyler, o çılgın serseri Elyli Simon ile Hertford kasabasındaki meşhur festivalde karşılaşıp onu oradaki ringde Leslieli Sör Robert ve eşinin önünde yenmedim mi? Adını daha önce hiç duymadığım bu Robin Hood çok neşeli ve çevik bir herif olabilir ama o güçlüyse ben ondan da güçlü değil miyim? O kurnazsa, ben daha kurnaz değil miyim? Şimdi Kutsal Meryem’in parlak gözleri adına, kendi annemin öz evladı olan benim şanlı adım hatırına, ben, Wat o’ the Crabstaff, bu kuvvetli haydutla karşılaşacağım ve eğer bu herif, şanlı hükümdarımız Kral Harry’nin ve Nottinghamshire’ın iyi Şerif’inin emrini umursamazsa, onun kellesini öyle bir ezeceğim, vuracağım ve hırpalayacağım ki bir daha asla parmaklarını bile hareket ettiremeyecek! Herkes duydu, değil mi beyler?”
Haberci: “İşte benim aradığım ödül avcısı yiğit sensin.” diye bağırdı. “Ve benimle birlikte Nottingham kasabasına geliyorsun.”
“Hayır.” dedi tenekeci, başını yavaşça iki yana sallayarak. “Kendi isteğimle olmadığı sürece kimseyle bir yere gitmem.”
“Hayır, hayır.” dedi haberci. “Nottinghamshire’da kimse seni kendi isteğin dışında bir şey yapmaya zorlayamaz, sen cesur bir adamsın.”
“Evet, bu doğru, cesurumdur.” dedi tenekeci.
“Evet, hadi bakalım.” dedi haberci. “Sen cesur bir delikanlısın ama vefalı Şerif’imiz, Robin Hood’a emri uygulatacak kişiye seksen altın teklif etti; gerçi pek de bir şey etmiyor ama.”
“Peki, o zaman seninle geliyorum delikanlı. Bekle de çantamı, çekicimi ve sopamı alayım. Şu Robin Hood’la bir karşılaşalım bakalım, Kral’ın emrine aldırış ediyor mu etmiyor mu?” Böylece haberci, hancıya hesaplarını ödedikten sonra tenekeciyi de yanına alarak tekrar Nottingham’a doğru yola koyuldu.
Bundan kısa bir süre sonra güzel bir sabah Robin Hood, Nottingham kasabasına doğru yola çıktı. Orada ne olup bittiğini öğrenmek için papatyalarla dolu çimenlerin uzandığı yolun kenarında neşeyle etrafı seyrediyor, düşünceler içinde yürüyordu. Borazanı belinde, yayı ve okları sırtındaydı; elinde ise yürürken parmakları arasında döndürdüğü sağlam bir meşe sopa bulunuyordu.
Ağaçların gölgelediği bir yoldan geçtiği sırada neşeli bir şarkı söyleyerek kendisine doğru gelen bir tenekeci gördü. Sırtında çantası ve çekici, elinde de bir metre uzunluğunda sağlam bir yengeçten sopası vardı ve bir şarkı mırıldanıyordu:
“Merhaba dostum!” diye bağırdı Robin.
“Heey!” diye bağırdı tekrar Robin.
“Heey! Sağır mısın be adam? Dostum dedim!”
“Sen kim oluyorsun da böylesi güzel bir şarkıyı kesiyorsun?” dedi tenekeci, şarkı söylemeyi bırakarak. “Sana da merhaba, her ne kadar iyi misin değil misin bilmesem de. Ancak şunu belirteyim yiğit delikanlı, eğer iyi bir dostsan bu ikimiz için de iyi olur; fakat iyi bir dost olmazsan bu senin için pek iyi olmaz.”