реклама
Бургер менюБургер меню

Гомер – Odise (страница 3)

18

“Bana kurtulmalıktan bahsetme! Patroklos ölünceye dek, Truvalıların canını bağışlardım ve canlı tutsak ettiğim pek çoğunu uzak denizlerde sattım; ama artık İlyon’un önünde Tanrı’nın ellerime verdiği hiçbir adam yaşamayacak, hele de tüm Truvalılar içinde Priamos’un oğulları için daha da zor olacak bu. Bundan dolayı dostum, sen de öleceksin. Neden sızlanırsın böyle? Patroklos öldü, ki o senden daha üstün bir adamdı. Benim de ne kadar büyük ve üstün olduğumu görmez misin? Soylu bir babanın oğluyum ve anam da tanrıçadır, ama kader ve ölümün gölgesi düştü üzerime kuşkusuz. Bir gün gelecek, şafak vakti, karanlıkta veya öğle vakti, birisi savaşta canımı alacak, ya mızrağı ya da yayından fırlayan bir okla.”

Lykaon yalvarmaktan vazgeçtiği zaman öldürülür. Oliver Taplin’in yazdığı gibi, “ ‘İlyada’ insanların ne yaptığı ile ilgili değildir, nasıl yaptığı ile ilgilidir, yolun sonuna kadar acı ve ölümle karşı karşıyadırlar.”

Tam tersine “Odise”, çok daha az şiddet içerir. İlk kelimesi “andra7, “adam” anlamına gelmektedir ve şiir gerçekten de kahramanın talihi ve iniş çıkışlarına odaklanır (Tabiri caizse vatan hasreti ile beslenmiştir.). Becerikli, ihtiyatlı ve her alanda yetenekli Odysseus, Aşil veya Agamemnon’dan çok daha modern görünmektedir. Zaferinin onaylanmasını ister -Yoksa kör Polyphemos’a gerçek adını sonunda neden ifşa etsin ki?– fakat gerçek yeteneği hayatta kalma becerisidir. Bunu başarmak, temkinlilik ve açıkgözlülük dâhil bütün yeteneğini kullanmayı gerektirmektedir. Şiir boyunca Odysseus, kim olduğuna dair birbiri ardına uydurma açıklamalar yapar; bazen Fenikeli, diğer zamanlarda İdomeneus’un kardeşi ve Kykloplu Polyphemos ile beraberken önce Hiç Kimse. En önemlisi, o, birçok rolün adamıdır -Athena ile flört etmiş ve Peygamber Teiresias’a danışmak için ölülerin yurduna cesaretle girmiştir. Aşil, Agamemnon, Aias ve Hektor gibi görece daha yüce adamların ölmesine rağmen Odysseus onlardan sonra da yaşar. Bu onun zaferidir.

“İlyada”, Truva duvarları önünde veya Skamandros Nehri kıyısı boyunca savaşırken, bir yandan geçici kamplarda yaşayan “savaşan erkekler” üzerine odaklanmışken “Odise” coğrafi hareketliliğine rağmen şaşırtıcı derecede evcildir. Bize çoğunlukla barış içinde yaşayan bir dünyayı gösterir ve önemli bir teması da misafirperverliktir; Aşil’in öfkesinin tam tersine. Eski zamanlarda, ev sahipleri, yorgun yabancılara ve gezginlere misafirperverliklerini -xeinia-8 gösterirlerdi veya göstermek durumundaydılar. Penelope’nin taliplileri bu imtiyazı kötüye kullanırlar; Kyklop bu geleneği tersine çevirir (Misafirlerini beslemek yerine, onları yer.); Kirke ve Kalypso da kendi zevkleri için işlerine geldiği gibi değiştirirler. Odysseus bir adaya vardığında nasıl bir karşılama göreceğini merak etmiştir. Açlık, midesi ve yiyecek ihtiyacı hakkında bu kadar çok konuşan başka bir klasik kahraman daha var mıdır?

Bir çeşit hayal ülkesinde yaşayan Phaiakian’lar, yarı boğulmuş bu yabancıyı şerefle ağırladılar -ve Odysseus’un gerçek hikâyesini nihayetinde anlattığı kişiler onlardır. Sinbad türü maceraları beğenenler, bu yirmi dört kitaplık destanın sadece dokuz ile on iki arasındaki kitaplarına zaman harcarlar. Şiirin ikinci yarısının büyük bir çoğunluğu İthake’de geçer ve daha büyük ancak sakin heyecanlar sunar: Odysseus’un yirmi yıl beklemiş yaşlı köpeği Argos’un efendisini tanıdığı an; Bakıcı Eurykleia’nın sırrını ifşa eden yara izine dokunması ile karşısındaki yabancının kimliğini anladığı an; küçümsenen dilencinin oku atmadan önce çürükleri izleyip büyük yayı birden taktığı ve lir gibi çektiği dramatik an: “Köpekler, Truva’dan gelmemem gerektiğini mi düşünmüştünüz? Benim mallarımı israf ettiniz, kadın hizmetçilerimi sizinle yatmaya zorladınız, ben hâlâ yaşarken karımı elde etmeye çalıştınız. Ne Tanrı’dan ne de insandan korktunuz ve şimdi öleceksiniz.”

Öldüler de. Her biri…

Sonuç olarak bir kimse “İlyada” ve “Odise”den ne alır? Konusunda son derece söz sahibi olan XVIII. yüzyıl klasik eser uzmanı Johann Joachim Winckelmann “eine edle Einfalt und eine stille Grosse9 demiştir. Eleştirmen Guy Davenport çok yerinde bir şekilde, Homeros’un bütün çeşitliliği ile tarafsız olarak dünyayı kabul eden “mükemmel derecede cömert aklına” dikkat çeker. Diğerleri savaşın bulaşıcı doğası hakkındaki bilgeliğini veya Odysseus’un ilk modern adam olarak tasvirini vurgulayabilir ancak bence Ezra Pound, Homeros’un daima taze kaldığını vurguladığı zaman onu, doğru anlamış olan kişiydi. İki bin beş yüz yıldan fazla zamandır, “İlyada” ve “Odise” hâlâ bize unutulmaz bir şekilde, neredeyse hayat ile ilgili önemli olan her şey hakkında bir hikâye anlatır…

ÖN SÖZ

Bu tercüme, 1897 yılında basılan The Authoress of the Odyssey adlı çalışmamı tamamlamaya yönelik yapılmıştır. Bu çalışmamda Odise’nin tamamını, çeviriyi hantallaştırmadan sunamamıştım ve o zaman tamamlanmış olan şimdiki tercümemi özet hâle getirmiştim.

Daha önceki yazdıklarıma ekleyecek veya çıkaracak bir şey yok Burada şimdi söz konusu çalışmamda üzerinde durduğum iki temel noktayı tartışmayacağım. Bu noktalar şunlar:

Odise’nin, tamamıyla Sicilya’nın batı kıyılarındaki Trapani adı verilen yerde yazıldığı ve oradan alındığı.

Şiirin, tamamıyla şimdi Trapani adı verilen yerde yaşayan çok genç bir kadın tarafından yazıldığı ve kadının çalışmalarında Nausikaa adını kullandığı.

Bu biraz tedirgin edici iddialardan ilkine dayanak aldığım temel görüşler, 30 Ocak ve 20 Şubat 1892’de Athenaeum’da ilk defa dile getirildiğinden beri, dikkat çekici bir şekilde ve devamlı surette, İngiliz ve İtalyan halkının bilgisi dâhilindeydi. Ayrıca bu iki iddia, aynı yıl Paskalya öncesi ve Ekim dönemlerinde John’un Eagle’ında da ileri sürüldü. Bunlara hiçbir yerden itiraz gelmedi. Görüşlerimde yanılgıya düştüğüm noktaları öğrenmeye, elinden gelen tüm gayreti gösteren biri olarak bu durum kendime olan güvenimi artırdı. Eğer bir hatam olsaydı yapılan itirazları şimdiye dek haber alırdım; en azından bir kısmını. Yine de görüşlerimin bilim adamları tarafından genel bir kabul gördüğünü hesaba katmadan, sadece onlara karşı çıkmalarının küçük bir ihtimal olduğunu düşünerek hareket edeceğim; bu yüzden kendimi Odise’yi İngiliz okuyucular için tercüme etmeye mahkûm ediyorum, yararlı olacağını düşündüğüm birtakım notlarla zenginleştirerek…

İlyada’nın tercümesinin ön sözünde, tercümanın izlemesi gerekli temel prensipler hakkında görüşlerimi belirttim, bunları burada tekrarlamama gerek yok; şiiri düzyazıya çevirme girişiminin, hemen hemen tüm tercüme boyunca devam eden bir serbesti sağladığına dikkat çekmek dışında. Şiirde doğru olan düzyazıda çoğunlukla yanlıştır ve bir düzyazıyı okunulabilir kılan gereklilikler, düzyazı tercümede ilk düşünülmesi lazım olan şeylerdir. Okuyucu birebir anlamdan uzaklaştığımı görebilir; ancak bu konuda bir yargıya varmadan önce Butcher ve Lang’ın Odise’nin ilk satırlarını nasıl tercüme ettiğini dikkate almalıdır. Tercümeler şu şekilde:

“Söyleyin bana, Müzler, şu adamı, her gerektiğinde hazır, çok uzaklara gitmiş, Truva’nın kutsal kalesini yağmaladıktan sonra ve pek çok adamın şehrini görmüş ve örflerini öğrenmiş, evet ve yüreğinin derinliklerinde çok acılar çekmiş, hayatını kurtarmak ve arkadaşlarına dönmek için çabalamış. Hayır, arkadaşlarını kurtaramadı, çok istediği hâlde. Zira kendi yüreklerinin karanlığında kayboldular, akılsızlar, Helios Hyperion’un öküzlerini yalayıp yuttular. Ama tanrı dönüş günlerini aldı onlardan. Bütün bunları, tanrıça, Zeus’un kızı, nereden olursa olsun duydun sen, bizlere de bildirdin.”

“Şimdi diğerleri, büyük felaketten kaçan pek çoğu, evlerinde ve hem savaştan hem de denizden kurtuldular, yalnızca Odysseus dışında, karısını ve evinin yolunu özleyerek, su perisi, güzel tanrıça Kalypso tarafından tutuldu o içi boş mağaralarda, kocası olmasını istediği için. Ama mevsimler geçip, tanrılar İthaka’daki evine dönmesini buyurduğu sene gelince, çabaları o zaman dahi bitmedi, kendi halkı içindeyken de, ama bütün tanrılar acıdı ona, kendi ülkesine dönene dek tanrısal Odysseus’a hep hınç besleyen Poseidon hariç. Poseidon yola çıkmasına rağmen uzaklardaki Etiyopyalılara gitmek için, ikiye ayrılan Etiyopyalılara, en uzaklardaki insanlara, bazılarının Hyperion’un battığı, bazılarının yükseldiği yerde olduğu. Burada öküzlerin ve koçların kurban edilmesini bekledi ve eğlendi ziyafete oturarak, ama diğer tanrılar Olymposlu Zeus’un salonlarında toplandılar. Sonra insanların ve tanrıların babası konuştu aralarında, zira yüreğinde soylu Aigisthos’u hatırladı, Agamemnon’un oğlu, ünü uzaklara yayılan Orestes’in öldürdüğü. Onu düşünerek konuştu ölümsüzler arasında:

‘Dinleyin beni şimdi, ölümlülerin tanrıları boş yere suçladığını! Derler ki, bizden gelir kötülük, oysaki yüreklerinin körlüğü yüzünden onlara verildiğinden daha çok acıları olur. Ölen Aigisthos bile, ona emredilenin dışında davranarak, Atreusoğlu’nun evli olduğu karısını aldı ve dönünce kocasını öldürdü, gözü önünde tekmil kötü bir sondan öte, çünkü ona keskin gözlü, Argos’un katili Hermes’i elçi olarak gönderip uyardık, ne adamı öldürsün ne de karısını elde etmeye çalışsın diye… ’ ”