Гомер – İlyada (страница 3)
“Bana kurtulmalıktan bahsetme! Patroklos ölünceye dek, Truvalıların canını bağışlardım ve canlı tutsak ettiğim pek çoğunu uzak denizlerde sattım; ama artık İlyon’un önünde Tanrı’nın ellerime verdiği hiçbir adam yaşamayacak, hele de tüm Truvalılar içinde Priamos’un oğulları için daha da zor olacak bu. Bundan dolayı dostum, sen de öleceksin. Neden sızlanırsın böyle? Patroklos öldü, ki o senden daha üstün bir adamdı. Benim de ne kadar büyük ve üstün olduğumu görmez misin? Soylu bir babanın oğluyum ve anam da tanrıçadır, ama kader ve ölümün gölgesi düştü üzerime kuşkusuz. Bir gün gelecek, şafak vakti, karanlıkta veya öğle vakti, birisi savaşta canımı alacak, ya mızrağı ya da yayından fırlayan bir okla.”
Lykaon yalvarmaktan vazgeçtiği zaman öldürülür. Oliver Taplin’in yazdığı gibi, “ ‘İlyada’ insanların ne yaptığı ile ilgili değildir, nasıl yaptığı ile ilgilidir, yolun sonuna kadar acı ve ölümle karşı karşıyadırlar.”
Tam tersine “Odise”, çok daha az şiddet içerir. İlk kelimesi “
“İlyada”, Truva duvarları önünde veya Skamandros Nehri kıyısı boyunca savaşırken, bir yandan geçici kamplarda yaşayan “savaşan erkekler” üzerine odaklanmışken “Odise” coğrafi hareketliliğine rağmen şaşırtıcı derecede evcildir. Bize çoğunlukla barış içinde yaşayan bir dünyayı gösterir ve önemli bir teması da misafirperverliktir; Aşil’in öfkesinin tam tersine. Eski zamanlarda, ev sahipleri, yorgun yabancılara ve gezginlere misafirperverliklerini -
Bir çeşit hayal ülkesinde yaşayan Phaiakian’lar, yarı boğulmuş bu yabancıyı şerefle ağırladılar -ve Odysseus’un gerçek hikâyesini nihayetinde anlattığı kişiler onlardır. Sinbad türü maceraları beğenenler, bu yirmi dört kitaplık destanın sadece dokuz ile on iki arasındaki kitaplarına zaman harcarlar. Şiirin ikinci yarısının büyük bir çoğunluğu İthake’de geçer ve daha büyük ancak sakin heyecanlar sunar: Odysseus’un yirmi yıl beklemiş yaşlı köpeği Argos’un efendisini tanıdığı an; Bakıcı Eurykleia’nın sırrını ifşa eden yara izine dokunması ile karşısındaki yabancının kimliğini anladığı an; küçümsenen dilencinin oku atmadan önce çürükleri izleyip büyük yayı birden taktığı ve lir gibi çektiği dramatik an: “Köpekler, Truva’dan gelmemem gerektiğini mi düşünmüştünüz? Benim mallarımı israf ettiniz, kadın hizmetçilerimi sizinle yatmaya zorladınız, ben hâlâ yaşarken karımı elde etmeye çalıştınız. Ne Tanrı’dan ne de insandan korktunuz ve şimdi öleceksiniz.”
Öldüler de. Her biri…
Sonuç olarak bir kimse “İlyada” ve “Odise”den ne alır? Konusunda son derece söz sahibi olan XVIII. yüzyıl klasik eser uzmanı Johann Joachim Winckelmann “
ÖN SÖZ
Önde gelen devlet okullarımızdan birinin müdürü bana, Latinceden İngilizceye tercümede dikkate alınması en gerekli kriterlerin ne olduğunu düşündüğüne dair bir soru sorulmasından bu yana uzun zaman geçmediğini söyledi. Cevabı, Latincenin ilk başta deyimsel olması, ikinci olarak akıcı olması ve son olarak tercüme edildiği İngilizceye mümkün olduğunca yakın tutulması gerektiği olmuştu.
“O zaman Latince ya da İngilizceden birinin mecburen yerini bırakması gerekirse Latince yerine İngilizcenin yerini bırakması gerektiğini savunuyorsunuz?” dedim.
Bu görüşte olduğunu söyledi ve elbette sözü geçen bu çok sağlam ilkelerin tüm tercümeler için geçerli olacağını da. Tercümenin yapıldığı dilin dehası ilk göz önüne alınması gerekli şeydir; eğer orijinali okunaklı ise tercümesi de öyle olacaktır, aksi takdirde çeviri olarak ne kadar iyi olursa olsun tercüme denemez ona.
Şöyle devam eder; bir tercümenin, tercümanın yaşadığı zamandaki mevcut konuşma biçimlerinden neredeyse hiç ayrılmaması gerekir, mademki hiçbir şey uzun süreliğine okunur değil, öyleyse yazıldığı zamandan çok başka zamanlardaki söyleyiş şekillerini etkiler. Elizabeth Dönemi'ne ait tercümelerin çekiciliğini hepimiz biliriz ancak bunlardan birine teşebbüs ederek başa çıkması gereken kişi, iyi Viktoryanizm de olmayan bütün Elizabeth’çilikten de kaçınması gereklidir.
Elizabeth Dönemi'nin çekiciliği, Elizabeth’çi olmalarında değildir; bunlar Zaman’ın, Elizabeth Dönemi'ne yaptığı gibi, kuşkusuz Viktoryan edebiyatımızda da büyüteceği yosunlar ve likenlerdir -bunun üzerine, en azından, derme çatma bir inşaat çıkılmamıştır. Shakespeare bize, eskimiş şeylerin üzerine zamanın mührünü vurmasının Zaman’ın şerefi olduğunu söyler. Şüphesiz ki; ancak kendisininkini de mühürleyecek elleri olmayacak; sahte bir harabe olarak çürüyecek lakin göklere çıkaramayacak; eğer ki herhangi bir çalışmayı kutsamaya kalksa eline almaya lütfettiği samimi olarak seküler olmalıdır -bununla gerçekten demek istediğim çağının ve ülkesinin tutumundan sonra Elizabethçiler, bunu bildiklerini bilmeleri için, büyük bir olasılıkla çok iyi biliyorlardı- ancak bilip bilmeseler de bir kopyayı Chaucerizm ile süsleyip tercüme ettiklerini düşünmediler. Kendi jenerasyonları dışındakiler için ölü bir yazarı yaşatma işini, korkusuzca ve gösterişle bozmadan yapmayı amaçladılar. Bunu yapmak için kendi kanlarını onun soğuk damarlarına akıttılar ve kendi canlılıkları ile ona hayat verdiler.
O zaman hayatı kendinin değil, onların mı olur? Kuşkusuz ki ancak onu yeteri kadar sevdilerse onun hayatı da onlara geçer ve onlara hâkim olur. Onlar, ona kendi hayatlarını verecekler ve o da bunu kendi paralarıyla ödetecektir. Ancak eğer ki tahıl öğüten öküzün ağzı bağlanmamışsa10 ve ölü yazar ile tercümanın arasında belli bir karşılıklı özveri olması gerekiyorsa tercüme ettiği çalışma kendininkinden oldukça farklı bir çağa ve coğrafyaya ait olduğu durumda, tercümana daha fazla özgürlük tanınması uygun olur. Şiirin selameti, bir jestinki gibidir -duyulan şey duyanın kulağına bağlıdır. Bir şeyi söylemek için iki insan gereklidir, bir söylenen ve bir söyleyen- ve benzer bir mantıkla şiirin orijinal hedef kitlesi ve ortamı, şiirin kendisine entegre olmuştur. Şiir ve dinleyicileri, benlik ve benlik dışına benzer şekilde birbirlerine karışırlar. Birbirleri arasındaki uyumun muhafaza edilmesi isteniyorsa her birinde değişim ya da biraz eş değişim -edebîden ziyade manevi olarak-gerekli olacaktır.
İyi ki hem “İlyada” hem “Odise”de, yeteri kadar açık görünmektedir ki üç bin yıl kadar bir aradan sonra bile beklenenin aksine dinleyiciler bizden çok farklı değildir ancak birbirlerinden farklıdırlar. Özellikle “İlyada”da, farklılıklar, -tercüman açısından bu farklılık olmasaydı- tolere edilebileceğinden çok daha fazla özgürlük gerektirir. Özgürlüğün başka bir çeşidi, şiir olarak yazılmış bir çalışmanın düzyazıya çevrildiği zamanki girişimde ortaya çıkar. Düzyazı şiirden farklıdır, şarkı söylemenin konuşmaktan ya da dans etmenin yürümekten farklı oluşu gibi… Birinde doğru olan çoğunlukla diğerinde yanlıştır. Örneğin düzyazı, lakap ve unvanların tekrarlanmasına izin vermez; “İlyada”da ise bazen sadece vezin ve bazen de fazlalıklar yüzünden bunlar bolca bulunur ancak hiçbir şekilde şiirin biçimini bozmaz. Aslında bu tekrarları bekleriz ve bunlardan zevk alırız. Juno’nun ak kollu, Minerva’nın gri gözlü ve Agamemnon’un erlerin kralı olduğunu duymaktan bıkmayız ancak Homeros, bu destanı düzyazı olarak yazsaydı bunları bize bu kadar sıklıkla söylemezdi. Bu yüzden, yaygın türdeki lakap ve unvanların sıkça tekrarına izin versem de çok da az olmayan bir sıklıkta onları hasıraltı ettiğimi söylemeliyim.