Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Küçük Prenses (страница 2)
“Alacağı eğitimden hiç şüphem yok.” dedi Yüzbaşı Crewe şen kahkahasıyla. Bunu söylerken Sara’nın elini tutup onu okşuyordu. “Asıl sorun onun çok hızlı ve çok fazla öğrenmesini engellemek. O küçük burnu her zaman kitaplara gömülüdür. O kitapları okumaz, Bayan Minchin; sanki küçük bir kız değil de küçük bir kurtmuş gibi bütün kitapları yalayıp yutar. Daima yalayıp yutacak yeni kitaplar peşindedir ve yetişkin kitaplarını okumak ister; büyük, kalın, kocaman kitaplar… Yalnızca İngilizce değil, Fransızca ve Almanca kitaplar… Tarih kitapları, biyografiler, şiirler… Ne ararsanız! Okumaya fazlaca gömülürse onu kitaplarından uzaklaştırın. Patikada midillisine binsin veya dışarı çıkıp yeni bir oyuncak bebek alsın. Daha çok, bebeklerle oynayacak yaşta.”
“Babacığım!” dedi Sara. “İki günde bir gidip yeni bir bebek alırsam hangisine sevgi göstereceğimi şaşırırım. Oyuncak bebekler insanın dostu olmalıdır. Benim dostum Emily olacak.”
Yüzbaşı Crewe ile Bayan Minchin bakıştılar.
“Emily kim?” diye sordu Bayan Minchin.
“Anlatsana Sara.” dedi Yüzbaşı Crewe gülümseyerek.
Sara cevap verirken yeşil-gri gözleri ağırbaşlı ve yumuşaktı.
“Emily henüz sahip olmadığım bir bebek.” dedi. “Onu babam benim için alacak. Beraber gidip onu bulacağız. Emily diyorum ona. Babam yokken bana o arkadaşlık edecek. Bana babamdan bahsedecek.”
Bayan Minchin’in geniş, balık gibi gülümsemesi gurur okşayıcı bir hâle büründü.
“Ne kadar şahsına münhasır bir kız!” dedi. “Ne kadar da sevimli bir şey!”
“Evet.” dedi Yüzbaşı Crewe, Sara’yı kendine iyice çekerek. “O çok sevimli bir şey. Benim için ona çok iyi bakın, Bayan Minchin.”
Sara babası Hindistan’a gitmek için yeniden denize açılana kadar onunla birlikte birkaç gün otelde kaldı. Birlikte dışarı çıkıp büyük mağazaları gezdiler ve bir sürü güzel şey aldılar. Aslında bunlar, Sara’nın ihtiyacından çok daha fazlasıydı; ama Yüzbaşı Crewe tez canlı, saf, genç bir adamdı ve küçük kızının, beğendiği her şeye hemen sahip olmasını istiyordu, böylece yedi yaşındaki bir kıza göre çok büyük bir gardırop dizdiler. Pahalı kürklerle bezenmiş kadife elbiseler; dantelli, nakışlı giysiler; harika yumuşak devekuşu tüyünden şapkalar; kakım kürkünden mantolar ve manşonlar; çeşit çeşit malzemelerden kutularca minik eldivenler, mendiller ve ipek çoraplar aldılar. Tezgâhların arkasındaki kadınlar birbirleriyle kocaman, ciddi bakan gözleri olan bu tuhaf kızın yabancı bir prenses, belki de Hintli bir racanın küçük kızı olduğu hakkında fısıldaştılar.
Sonunda Emily’yi buldular fakat onu bulana kadar onlarca oyuncakçıya girip düzinelerce oyuncak bebeğe baktılar.
“Gerçekten bir oyuncak gibi görünmesini istemiyorum.” dedi Sara. “Onunla konuştuğumda beni DİNLİYORMUŞ gibi görünsün istiyorum. Oyuncak bebeklerdeki sıkıntı, babacığım…” Başını yana çevirdi ve söylediğini canlandırdı. “oyuncak bebeklerdeki sıkıntı DUYMUYORMUŞ gibi görünmeleri.” Böyle konuşarak büyük ve küçük bebeklere, kara gözlü ve mavi gözlü bebeklere, kahverengi lüleli ve altın örgülü bebeklere, elbiseli ve elbisesiz bebeklere baktılar.
“Görüyorsun ya.” dedi Sara elbiseli olmayan bir bebeği incelerken. “Onu bulduğumda üzerinde elbisesi yoksa onu terziye götürüp üstüne bir şeyler diktirebiliriz. Ölçüsü alınırsa elbiseler üstüne daha iyi oturur.”
Birkaç hayal kırıklığından sonra araba onları takip ederken, mağaza vitrinlerine bakarak yürümeye karar verdiler. İçeri dahi girmeden iki üç mağazanın önünden geçip pek de büyük olmayan bir dükkâna yaklaştılar ve Sara birdenbire irkilerek babasının koluna yapıştı.
“Ah, babacığım!” diye haykırdı. “İşte Emily!”
Yüzü al al oldu, yeşil-gri gözlerinde yakından tanıdığı ve sevdiği birini görmüş gibi bir ifade belirdi.
“Bizi gerçekten de oturmuş bekliyor!” dedi. “Hadi yanına gidelim.”
“Olur şey değil!” dedi Yüzbaşı Crewe. “Sanki önce biri bizi onunla tanıştırmalı.”
“Sen beni tanıştırırsın, ben de seni.” dedi Sara. “Ama onu görür görmez tanıdım, belki o da beni tanımıştır.”
Belki de bebek, onu tanıyordu. Sara onu kucağına aldığında gözlerinde kesinlikle zeki bir ifade vardı. Kocaman bir bebekti ama taşınamayacağı kadar da büyük değildi; bukleli, altın-kahverengi saçları pelerin gibi omuzlarından aşağı dökülüyordu ve kirpikleri kalemle çizilmemişti; yumuşak, yoğun ve gerçek kirpikli gözleri, derin, pırıl pırıl ve gri-maviydi.
“Şüphesiz…” dedi Sara onu dizlerinin üstünde tutarken. “Şüphesiz babacığım, bu Emily.”
Böylece Emily’yi satın alıp onu çocuk elbisesi satan bir mağazaya götürerek Sara’nınki kadar büyük bir gardırop dizmek için ölçülerini aldırlar. Onun da dantel, kadife ve muslin elbiseleri, şapkaları ve mantoları, güzel dantelli iç çamaşırları, eldivenleri, mendilleri ve kürkleri oldu.
“İyi bir anneye sahip bir çocukmuş gibi görünmesini istiyorum.” dedi Sara. “Ben onun annesiyim, gerçi aynı zamanda onunla iki iyi arkadaş olacağız.”
Onunla alışveriş yapmak Yüzbaşı Crewe’un son derece hoşuna gitse de yüreğine hüzünlü bir düşünce gelip oturmuştu. Tüm bunlar biricik, küçük, tuhaf yol arkadaşından ayrılacağı anlamına geliyordu.
Gece yarısı yatağından kalkıp Emily’yi kollarının arasına almış uyuyan Sara’ya bakmaya gitti. Siyah saçları yastığa yayılmış, Emily’nin altın-kahverengi saçlarına karışmıştı. İkisinin de üstünde dantel fırfırlı gecelik vardı ve ikisinin de uzun kirpikleri yanaklarına uzanıyordu. Emily gerçek bir çocuğa o kadar benziyordu ki Yüzbaşı Crewe onun orada olmasından memnuniyet duydu. Derin bir nefes aldı ve genç bir erkek gibi bıyıklarını burdu.
“Ah Saracık!” dedi kendi kendine. “Babacığının seni ne kadar özleyeceğini tahmin bile edemezsin.”
Ertesi gün Sara’yı Bayan Minchin’in okuluna bıraktı. Sonraki sabah denize açılması gerekiyordu. Bayan Minchin’e avukatları Bay Barrow ve Bay Skipworth’un kendisinin İngiltere’deki işleriyle ilgileneceğini, talep ettiği her türlü yardımda bulunacaklarını ve Sara’nın harcamaları için gönderdiği faturaları ödeyeceklerini söyledi. Sara’ya haftada iki defa yazacaktı ve onun dilediği her şey yerine getirilecekti.
“O çok hassas bir şeydir ve asla kendisine verilmesi güvenli olmayan şeyleri asla talep etmez.” dedi.
Sonra Sara ile birlikte onun küçük oturma odasına gittiler ve vedalaştılar. Sara, babasının dizlerine oturdu ve mantosunun yakalarını küçük elleriyle tutup gözlerinin içine uzun uzun, dikkatle baktı.
“Yüzümü mü ezberliyorsun Saracık?” diye sordu babası saçlarını okşayarak.
Sara “Hayır.” diye cevapladı. “Seni ezbere biliyorum. Sen kalbimin en derinindesin.” Sonra kollarını birbirlerine doladılar ve hiç ayrılmayacaklarmış gibi birbirlerini öptüler.
Odasının zemininde, elleri çenesinin altında birleştirilmiş bir hâlde oturan Sara, kapının önünden uzaklaşan arabayı köşeyi dönene kadar gözleriyle takip etti. Emily de yanında oturuyor ve o da arabayı izliyordu. Bayan Minchin kıza bakması için kardeşi Bayan Amelia’yı gönderdi fakat o, kapıyı açmadı.
“Kapıyı kilitledim.” dedi içeriden gelen tuhaf, kibar ve ince ses. “İzninizle bir süre yalnız kalmak istiyorum.”
Bayan Amelia şişman ve tıknaz bir kadındı ve ablasından çok çekinirdi. İki kardeşten iyi huylu olanı kendisiydi; fakat asla Bayan Minchin’in sözünden dışarı çıkmazdı. Yeniden aşağı indi, paniğe kapılmış gibiydi.
“Böylesi tuhaf, antika bir kız görmedim ablacığım.” dedi. “Kendini içeri kilitlemiş ve çıtını çıkarmıyor.”
“Bazıları gibi tepinip, bağırıp çağırmasından iyidir.” diye cevapladı Bayan Minchin. “Onun kadar şımartılmış bir çocuğun ortalığı ayağa kaldırmasını beklerdim. İstediği önünde istemediği arkasında imiş.”
“Bavullarını açıp eşyalarını yerleştirdim.” dedi Bayan Amelia. “Hayatımda böyle eşyalar görmedim; samur ve kakım kürklü mantolar, gerçek Valenciennes dantelli iç çamaşırları… Elbiselerinden bazılarını sen de gördün. SENCE nasıllar?”
“Bence alayı rezalet.” diye cevapladı Bayan Minchin sert bir ifadeyle. “Ama öğrencileri pazar günü kiliseye götürdüğümüzde sıranın başında harika görünecek. Kıza prensesler gibi itina gösterilmiş.”
Bu sırada kilitli odada Sara ve Emily yerde oturmuş arabanın kaybolduğu köşeye bakarlarken Yüzbaşı Crewe kendini tutamayıp arkasına dönmüş, ona öpücükler yollayarak el sallıyordu.
2
FRANSIZCA DERSİ
Sara ertesi sabah sınıfa girince herkes ona kocaman açılmış, meraklı gözlerle baktı. On üç yaşında olmasına rağmen kendini yetişkin gibi hisseden Lavinia Herbert’tan, henüz dört yaşında ve okulun en küçüğü olan Lottie Legh’e kadar herkes onun hakkında bir sürü şey duymuştu. Hepsi de Bayan Minchin’in, gözde öğrencisi olarak onunla hava atacağını ve onu okulun itibar kaynağı olarak gördüğünü biliyordu. Birkaçı onun geçen gece gelen Fransız hizmetçisi Mariette’i görmüştü. Lavinia, Sara’nın kapısı aralıkken odasının önünden geçmiş ve Mariette’i mağazanın birinden geç gelen bir paketi açtığına şahit olmuştu.
“İçi fırfırlı jüponlarla doluydu, fırfırlar, fırfırlar…” diye fısıldadı arkadaşı Jessie’ye coğrafya kitabının üstüne eğilerek. “Onları silkelerken gördüm. Bayan Minchin’in, Bayan Amelia’ya kızın kıyafetlerinin bir çocuk için fazla gösterişli olduğundan gülünç durduklarını söylediğini duydum. Annem çocukların sade giyinmeleri gerektiğini söyler. İçinde o jüponlardan biri var. Otururken gördüm.”