Джозеф Джекобс – Kelt masalları (страница 6)
“İşte geldik,” dedi Dudden; Kahverengi Göl’e varmışlardı, çuvalı omuzlarından indirip göle doğru pat diye bıraktılar.
“Artık bize oyun oynayamayacaksın,” dedi Hudden.
“Aynen öyle,” dedi Dudden. “Ah Donald, dostum, o tartıyı hiç ödünç almamalıydın.”
Endişesiz ve kaygısız bir şekilde geri döndüler. Ancak evlerine yaklaştıklarında gördükleri kişi Donald O’Neary’nin ta kendisiydi; etrafı ise otlayan inekler, topuklarını ve kafalarını birbirine tokuşturan buzağılar ile doluydu.
“Donald, sen misin?” diye sordu Dudden. “Nasıl olur! Bir de bizden önce gelmişsin.”
“Çok haklısın Dudden, size teşekkür etmeme izin verin; niyetiniz kötü de olsa sonuçları benim için iyi oldu. Kahverengi Göl’ün dilekleri gerçekleştirdiğini siz de duymuşsunuzdur. Hep yalan söylüyor gibi duruyorum, ancak bu doğru. Şu sığırlara bir bakın.”
Hudden şöyle bir baktı, Dudden’ın da ağzı açık kaldı; gözlerini sığırlardan alamıyorlardı. Bu sığırlar iyi besili şişman sığırlardı.
“Bunlar en kötüleriydi,” dedi Donald O’Neary, “Diğerleri o kadar şişmandı ki onları getirmek imkânsızdı. Hakları da var, yemyeşil ve taptaze çimenlerin ufuk çizgisine kadar uzandığı yerden ayrılmak istemediler.”
“Ah Donald, hiçbir zaman gerçek dost olamadık,” dedi Dudden, “Ancak hep söylediğim gibi, sen çok düzgün bir adamsın, bize yolu gösterirsin değil mi?”
“Bunu neden yapayım bilmiyorum, çünkü orada daha bir sürü sığır var. Hepsini neden kendime saklamayayım?”
“Gerçekten de zenginleştikçe kalbin katılaştığı doğruymuş. Sen hep komşularını gözeten bir insandın Donald. Tüm bu talihi kendine saklamak istemeyeceğini biliyorum, değil mi?”
“Her ne kadar bana kötü davransanız da sanırım haklısın Hudden. Bana yaptıklarınızı düşünmeyeceğim. Orada zaten bir sürü sığır var, bu yüzden gelin benimle.”
Yola koyuldular; kalpleri rahat, adımları hevesliydi. Kahverengi Göl’e vardıklarında gökyüzü bembeyaz bulutlarla doluydu ve gökyüzünün beyazlığı göle yansıyordu.
“İşte! Bakın, oradalar!” diye bağırdı Donald, göldeki bulut yansımalarını işaret ediyordu.
“Nerede? Neredeler?” diye bağırdı Hudden, Dudden ise “O kadar açgözlü olma!” diye haykırdı; ancak en şişman sığırları kapmak için hemen tüm gücüyle göle atladı. O atladıktan sonra Hudden da çok geç kalmadan peşinden atladı.
Hiç geri dönemediler, belki de istedikleri sığırlar kadar şişmanlamışlardır. Donald O’Neary’ye gelince, tüm hayatı boyunca ona yetecek kadar sığırı ve koyunu ile yaşamaya devam etti.
Myddvai Çobanı
Caermarthenshire’da bulunan Kara Dağlar’ın tepesinde Lyn y Van Vach adında bir göl bulunur. Bir gün Myddvai Çobanı, bu gölün kenarlarına kandillerini koydu ve hayvanları otlarken orada uzandı. Bir an, gölün karanlık sularından üç genç kızın çıktığını gördü. Kızlar, çobanın sürüsünün gezindiği kıyıya doğru süzülürken saçlarındaki parlak damlaları silkeliyorlardı. Güzellikleri insanı aşıyordu, çoban ise yakınına gelen kızı görünce aşkla doldu. Yanındaki ekmeği kıza ikram etti, kız da ekmeği alıp tadına baktı. Sonra çobana bir şiir okudu:
Bunu söyledikten sonra gülüp göle doğru koştular.
Ertesi gün çoban, yanında daha az pişmiş bir ekmek götürdü ve genç kızların tekrar ortaya çıkmasını bekledi. Kızlar kıyıya gelince çoban yine ekmeğinden ikram etti, kızlar da ekmeğin tadına bakıp yine bir şiir okudular:
Çoban üçüncü kez genç kızı cezbetmeyi denedi; bu kez ona göl kenarında bulduğu, gölün üzerinde süzülen ekmeği ikram etti. Bu, kızı memnun etti ve kız, eğer ertesi gün kız kardeşleri arasından onu ayırt edebilirse çobanın eşi olacağına dair söz verdi. Zaman gelince çoban, sevdiği kızı sandaletinin kayışından tanıdı. Kız da ona, kendisine sebepsiz yere üç kez vurmayacağı takdirde, dünyadaki tüm genç kızlardan daha iyi bir eş olacağını söyledi. Çoban böyle bir şeyi asla yapmayacağını söyledi, kız da çeyizi için gölden üç inek, iki öküz ve bir boğa çıkardı. Sonra da çobanın eşi olarak eve doğru yol aldı.
Göl kızı ve çoban, yıllarca mutlu yaşadılar ve üç çocukları oldu. Ancak bir gün vaftiz törenine giderken kız, yolun yürünemeyecek kadar uzun olduğunu söyledi. Çoban da kıza öyleyse atları getir dedi.
“Getiririm,” dedi kız, “Eğer evde bıraktığım eldivenlerimi getirirsen.”
Ancak çoban eldivenlerle birlikte geldiğinde kız atları getirmemişti. Bu yüzden çoban elindeki eldivenlerle kızın omzuna hafifçe vurdu ve “Hadi, hadi,” dedi.
“Bu bir,” dedi kız.
Başka bir zaman bir düğündeyken göl kızı, etrafındaki sevinç ve neşenin ortasında birden hıçkırarak ağlamaya başladı.
Kocası, kızın omzunu yavaşça dürtüp “Neden ağlıyorsun?” diye sordu.
“Çünkü başlarına bir dert alıyorlar, bu dert senin başında da var; çünkü bana ikinci kez sebepsiz yere vurdun. Dikkatli ol, üçüncüsü son.”
Kocası daha dikkatli olmaya başladı. Ancak bir gün cenazedeyken kız kahkaha atmaya başladı. Kocası da bir anlık dalgınlıkla kızın omzuna biraz sertçe dokunup “Gülmenin sırası mı?” diye söylendi.
“Güldüm, çünkü ölenler dertlerinden kurtuluyorlar, ancak senin derdin yeni başlıyor. Bana üçüncü kez vurdun, evliliğimiz sona erdi, kendine iyi bak,” deyip kalktı ve cenazeden ayrılıp evlerine gitti.
Sonra evine şöyle bir baktı, beraberinde getirdiği büyükbaş hayvanlara seslendi:
Siyah dana daha yeni kesilmişti ve kancada asılıydı, ancak birden canlandı ve kızı takip etti; öküzler ise çift sürüyordu, ancak buna rağmen onun isteğini gerçekleştirdiler. Böylece kız tekrar göle gitti, hayvanlar da onu takip etti. Hep birlikte karanlık sulara daldılar. Dağ gölüne uzanan yoldaki saban izlerinin bugün bile göründüğü söylenir.
Kız, geriye yalnızca bir kez, çocukları büyüyüp koskoca adamlar olunca döndü. Onlara hediye olarak şifa yetenekleri verdi ve bu yetenekler sayesinde çocukları Meddygon Myddvai, yani Myddvai’nin Hekimleri olarak tanındılar.
Hayat Dolu Terzi
Hayat dolu bir terzi, Saddell Kalesi’ndeki Muhteşem Macdonald tarafından, geçmiş zamanlarda kullanılan dar pantolonlardan yapması için görevlendirilmişti. Bu pantolonlar, tek bir parça şeklinde birleştirilen fanila ve dize kadar bir pantolondan oluşuyordu; püsküllerle süsleniyorlardı ve çok rahatlardı, hem yürümek hem de dans etmek için uygunlardı. Bir gün Macdonald, terziye “Eğer bu pantolonları gece vakti kilisede yaparsan büyük bir mükâfat alacaksın,” dedi. Çünkü bu eski harabe kilisenin perili olduğu, geceleri orada korkunç yaratıkların ortaya çıktığı düşünülüyordu.
Terzi de bu söylentilerin farkındaydı, ancak o hayat dolu bir adamdı ve pantolonları gece vakti kilisede yapması söylenip meydan okunduğunda gözü korkmadı. Ödülü kazanmak için görevi üstlendi. Gece çöktü, terzi vadiye indi ve kaleden yaklaşık bir kilometre uzakta olan eski kiliseye varana kadar yürüdü. Sonra oturmak için sağlam bir mezar taşı seçip kandilini yaktı, yüksüğünü çıkardı ve pantolonu dikmeye başladı; iğnesini hızlıca kullanırken aklında alacağı ücret vardı.
Bir süre böyle devam etti, ta ki ayağının altındaki zeminde bir sallantı hissedene kadar; parmakları çalışsa da gözleri etrafı süzüyordu, birden kocaman bir insan kafasının kilise döşemesinin taşlarından yükseldiğini gördü. Kafa yeryüzüne kadar yükselince çok yüksek ve gürültülü bir ses duyuldu: “Benim bu kocaman kafamı görüyor musun?”
“Görüyorum, ancak bu pantolonu dikeceğim!” diye cevap verdi hayat dolu terzi, pantolonu dikmeye devam etti.
Sonra terzinin gördüğü kafa, boynu görünene kadar döşemeden yükselmeye devam etti. Boynu göründüğünde gürleyen bir ses, “Benim bu kocaman boynumu görüyor musun?” diye sordu.
“Görüyorum, ancak bu pantolonu dikeceğim!” dedi hayat dolu terzi, pantolonu dikmeye devam etti.
Sonra adamın kafası ve boynu daha da yükselirken koskocaman omuzları ve gövdesi zeminde göründü. Kuvvetle gürleyen ses tekrar duyuldu: “Benim bu koskocaman gövdemi görüyor musun?”
Yine “Görüyorum, ancak bu pantolonu dikeceğim!” deyip pantolonu dikmeye devam etti hayat dolu terzi.
Ancak adam hâlâ yükselmeye devam ediyordu, kocaman iki çift kol terzinin gözleri önündeydi: “Benim bu kocaman kollarımı görüyor musun?”
“Görüyorum, ancak bu pantolonu dikeceğim!” diye cevapladı terzi, pantolonu dikmeye devam etti çünkü biliyordu ki kaybedecek zamanı yoktu.
Hayat dolu terzi, adamın yavaş yavaş çıkmaya başladığını görünce uzun dikişler atmaya başladı; sonra adam kocaman bacağını kaldırıp zemine vurdu ve kükreyen bir sesle “Benim bu kocaman bacağımı görüyor musun?” diye sordu.
“He he, görüyorum, ancak bu pantolonu dikeceğim!” diye bağırdı terzi, parmakları iğneyle dans ediyordu; adam diğer bacağını da çıkarmaya başlayınca terzi o kadar uzun dikişler atmaya başlamıştı ki pantolonun neredeyse sonuna gelmişti. Adam bacağını zeminden çıkarmadan hemen önce, hayat dolu terzi görevini bitirip kandilini söndürdü, tabanları yağlayıp mezar taşından uzağa doğru koşmaya başladı ve kolunun altındaki pantolonla kiliseden uzaklaştı. Sonra korkunç yaratık yüksek sesle gürledi, iki ayağını da zemine vurdu ve kiliseden çıkıp terzinin peşine düştü.