Джонатан Свифт – Güliver`in Gezileri (страница 3)
Akşama doğru biraz zorluk çekerek eve girip toprağın üzerine uzandım. İmparator bana hususi yatak hazırlattığı için on beş gün aynı hâl devam etti. Orta boyda altı yüz yatak, arabalara doldurulup evime getirilmişti. Şimdi geceli gündüzlü çalışan işçiler bu yatakları bir araya getirip bana göre bir şilte hazırlamaya uğraşıyorlardı.
Geliş haberim ülkeye yayıldıkça zengin, fakir, genç, ihtiyar, herkes beni görmek için evini barkını bırakmış, yollara dökülmüştü. Şehirlerde, kasabalarda âdeta insan kalmamıştı. Eğer İmparator iş işten geçmeden tedbir almasaydı, ihmal yüzünden memlekette kıtlık baş gösterecekti. Fakat İmparator beni bir defa görenlerin derhâl evlerine dönmelerini emretti. Evimin yanına yaklaşabilmeleri için de saraydan özel bir izin kâğıdı almaları lazımdı.
Bu arada imparator sık sık meclisi toplantıya çağırıp ileride bana karşı takınacakları tavırların müzakeresiyle meşgul oluyordu. Nüfuzlu bir dostumdan duyduğuma göre, saray, benim yüzümden çok güç bir duruma düşmüş. Zinciri koparıp kaçmamdan, beslenmemin güçlüğünden, memlekette açlığın baş göstermesinden korkuyorlarmış. Bazen beni açlıktan öldürmeyi yahut zehirli oklarla zehirlemeyi düşünüyorlarmış. Fakat bu kadar büyük bir leşin yaratacağı kokunun halk için tehlikeli olacağı akıllarına gelmiş ve bundan vazgeçmişler.
Müzakereler esnasında bir sürü subay, İmparator’un huzuruna çıkıp benim esirlere yaptığım muameleyi anlatmışlar, bunun üzerine beni iyi beslemek için gereken tedbirin alınması kararlaştırılmış. Bütün ülke halkı her gün bana verilmek üzere kırk koyun, altı sığır ve ekmekle şarap getirmeye mecburmuş.
Ayrıca emrime de altı yüz kişi tahsis edilmiş, bu adamların barınması için evin iki yanına çadırlar kurulmuştu. Üç yüz terzi bana memleketin modasına uygun biçimde elbise dikmekle meşguldü. Majestenin en kıymetli bilginleri bana ülkenin dilini en kısa zamanda öğretmekle vazifelendirilmişlerdi. İmparatorun muhafız alayı ve başka ileri gelen kişiler sık sık benim önümde geçit resmi yapmaya mecburdular; çünkü herkesin bana alışması isteniyordu.
Bütün bu kararların tatbikine kısa bir zaman içinde başlandı. Ben de onların dilini az zamanda epey öğrenmiştim. Bazen İmparator gelip derslerimi dinler, hocaların iyi çalışıp çalışmadıklarını kontrol ederdi.
Artık bayağı onların dilini konuşmaya başlamıştım. Söylediğim ilk sözler hep hürriyete, serbest yaşamaya dair şeylerdi. Korktuğum gibi İmparator’un cevabı, daha beklemem gerektiğinden ibaretti. Her şeyden önce, “Lumos kemlin pesso des mar lon Emposo” yani İmparator’la ve ülkenin insanlarıyla sulh içinde yaşayacağıma yemin etmeliydim. Bütün bunlar oluncaya kadar da bana gayet iyi bakacaklardı. İmparator, sabrım ve iyi niyetlerim sayesinde kendisinin ve tebasının gözüne girmemi istiyordu.
Eğer adamlarına üstümü aramalarını emrederse buna sinirlenmemeliydim, zira üstümde çok tehlikeli silahların bulunması mümkündü. Hemen Haşmetlinin boşu boşuna üzüntüye kapılmamasını; çünkü huzurunda ceplerimi boşaltmaya hazır olduğumu bildirdim. Bunları yarı kelimelerle yarı da el işaretleriyle anlatmıştım, ülkesinin kanunlarına göre iki subayın beni arayacakları cevabını verdi. Zapt edecekleri eşyaları ya giderken geri verecekler yahut da benim kararlaştıracağım miktarda bir para karşılığında saklayacaklardı.
İki subayı elimle cebime yerleştirdim. Saat ceplerimden başka bir yerimin karıştırılmasının bence hiçbir zararı yoktu. Hoş saat cebimde de sadece benim için önemli olan bir saatle biraz altın paradan başka bir şey saklı değildi ya, neyse! Yanlarında kâğıt, kalem ve mürekkep bulunan bu arama memurları teker teker her şeyi kaydediyorlardı. Daha sonraları bu notları İngilizceye tercüme edip sakladım. Notlarda şöyle deniliyordu:
Büyük Dağ Adamı’nın sağ cebinde, Majeste’nin ziyaret odasının döşemesini kaplayacak büyüklükte bir deri parçası bulduk. Sol cepteyse kocaman gümüş bir sandık ve gene gümüşten bir mahfaza bulduk. Bu sandığı kaldırmaya gücümüz yetmedi. Bari kapağı açılsın dedik. İçimizden biri sandığa atladı. Zavallı yarı beline kadar toza gömülmüştü. Uçuşan tozlar hepimizi uzun uzun hapşırttı. Sağ dış cebinde birbiri üzerine sarılmış ince uzun beyaz acayip bir şeyler bulduk. Üç adam büyüklüğündeki bu cisimler sağlam bir telle bağlanmıştı, sonradan yazı olduklarını anladığımız, siyah şekillerle süslenmişti. Hemen her harf avcumuzun yarısı kadar büyüktü. Solda makineye benzer bir şey vardı. Arkasından yirmi kadar ince sopa uzanıyordu. Anladığımıza göre Dağ Adamı, bununla saçlarını tarıyor.
Pantolonunun sağ cebinde bir adam boyunda ortası delik bir demir bulduk. Bu demire iki tahta sırık bağlanmıştı. Sırığın öteki ucunda da garip şekilli demir parçaları sallanıyordu. Bunların ne işe yaradıklarını anlayamadık. Öbür cepte de sağ ceptekilere benzeyen bir alet vardı.
Sağdaki küçük cepte beyaz ve kırmızı madenden düz, yuvarlak cisimler bulmuştuk. Gümüşe benzeyen beyaz cisimlerden birini kaldırmaya çalıştık fakat o kadar büyük ve ağırdı ki, arkadaşımla ben epeyce uğraştığımız hâlde yerinden kıpırdatamadık. Sol cepte ayrı boyda iki siyah sırık vardı. Cebinin dibinde dururken sırıkların tepesine çıkma işini kolay kolay başaramadık. Bir tanesinin üstü kapalıydı ve tek bir parçadan yapılmışa benziyordu. Öbürünün yukarı kısmı yuvarlaktı. Bize izahat vermesini rica ettik. Onları kutularından çıkardı, memleketinde bunların bir tanesinin tıraş olmaya, ötekininse kesmeye yaradığını anlattı. İçine giremediğimiz iki cebi daha vardı ki, bunlara saat cebi diyordu. Sağdaki saat cebinden gümüş bir zincir sarkıyordu. Altından da gayet güzel bir makine sarkıyordu. Yarısı gümüş, yarısı da şeffaf bir maddeden yapılmış olan bu makine, yassı bir küreden farksızdı.
Şeffaf kısmında bir daire üzerine çizilmiş garip şekiller gördük. Dokunmak istedik fakat o şeffaf madde buna mâni oluyordu. Tahminimize göre bu ya meçhul bir hayvan ya da taptığı Tanrı… Çünkü söylediğine bakılırsa onun fikrini almadan hiçbir şey yapmazmış. Her hareketinin zamanını bu makine tayin ediyormuş.
Sol iç cebinden hemen balık ağı büyüklüğünde bir ağ çıkardı. Çanta gibi açılıp kapanabiliyordu. Galiba paralarını da bu ağa koyuyormuş. İçinde bulduğumuz sarı madenler şayet hakiki altınsa herhâlde çok para eder.
Majesteleri’nin emri üzerine bütün ceplerini aradıktan sonra belinde büyük bir hayvanın derisinden yapılmış bir kemer gördük. Kemerin bir yanından beş adam boyunda bir kılıç sarkıyordu. Öbür yanında ise iki bölmeli bir çanta ya da torba vardı. Torbaların her biri iki adamımızı alacak büyüklükteydi. Bölmelerden bir tanesinde bizim başımızın büyüklüğünde yuvarlak cisimler gördük, ikinci bölmede ise siyah tohumlar vardı, bunların elli tanesini bir avcumuza doldurmamız mümkündü.
İşte Dağ Adamı’nın üzerinde yaptığımız keşifte bulduklarımız bunlardan ibaret. Keşif esnasında Dağ Adamı’nın bize karşı çok nazik davrandığını da söylemeden geçmemeliyiz. Majeste’nin tahta geçişinin seksen dokuzuncu ayının dördüncü günü mektup mühürlenmiştir.
Bu rapor İmparator’a okunduktan sonra gayet nazik bir tavırla bazı eşyalarımı ona vermem gerektiğini söyledi. Evvela kılıcımı kınından çıkarmamı istedi. Ben bu işle meşgulken, o da adamlarından üç bin kişinin benim etrafımı sarmalarını emretti. Hepsi okları yayda hazır vaziyette bekliyorlardı. Fakat ben gözlerimi İmparator ’dan ayırmadığım için onlara bakmaya pek fırsat bulamadım.
Kılıcım deniz suyundan biraz paslanmıştı ama gene de bazı kısımları parlaklığını muhafaza ediyordu. Kılıcı elimde ileri geri oynatınca parlak yerler güneş altında gözleri kamaştırdı ve minik adamlar çığlık çığlığa kaçışmaya başladılar. Cesur bir adam zannettiğim İmparator bile bir müddet hadisenin tesirinden kurtulamadı. Herhâlde ben yanılmışım… Derhâl kılıcı kınına koymam emredilmişti. Söyleneni yaptım ve kını da otların üzerine bıraktım.
İstediği ikinci şey de delikli demir direk dediği cep tabancalarımdı. Onları da cebimden çıkarıp arzusu üzerine nasıl kullanılacağını anlatmaya çalıştım. Evvela İmparator’a korkmamasını tembih ettim ve tabancamı kuru sıkı doldurup havaya sıktım… Bu hadise kılıçtan daha büyük bir heyecan yaratmıştı. Yüzlerce kişi ölü gibi baygın bir hâlde yerlere yuvarlandı.
Kılıcım gibi iki tabancamı da yere bıraktım. Barut tozuyla mermilerimi de tabancaların yanına koydum. İmparatora barut tozunu ateşten uzak tutmasını rica etmiştim; çünkü barut bir ateş alırsa sarayı havaya uçabilirdi. İmparator bu hususta tebaasının fikrini almak istedi; fakat konuşulanları iyice anlayamadım. Nihayet gümüş ve bakır paralarımı da keseden çıkarıp ortaya koydum. Bıçağım, usturam, tarağım, enfiye kutum, mendilim ve hatıra defterimi de öteki eşyalarımın yanına bıraktım. Kılıcım, tabancalarım ve kesem bir arabaya konup saraya doğru yola çıkarılmış, öbür eşyalarım da tekrar bana iade edilmişti.
Evvelce de söylediğim gibi elbisemin gizli bir cebi vardı, burada gözlerim zayıf olduğu için bazen kullandığım gözlüğüm, bir cep pertavsızı ve birkaç küçük eşyam duruyordu. Bunların İmparator ’u ilgilendirmeyeceğini bildiğimden hiç ortaya çıkarmadım. Yoksa belki de kaybolurlardı.
GÜLİVER LİLİPUTLULARIN SARAYINDA
İyi kalpliliğim ve uysal tavırlarımla İmparator’a da askerlerle halka da kendimi o kadar sevdirmiştim ki, kısa zamanda hürriyetimi tekrar kazanabileceğimi düşünmeye başladım. Onların gözüne girmek için her türlü çareye başvuruyordum. Artık halk benden eskisi gibi korkmuyordu. Bazen yere yatıp beş altı kişinin elimin üzerinde dans etmesine ses çıkarmıyordum. Çocuklar saçlarımın arasında hırsız polis oynamaya bayılıyorlardı. Artık onların dilini de epey öğrenmiştim. Bir gün imparator, bana memleketinin birkaç oyununu göstermek istedi. Doğrusu buranın halkı şimdiye kadar gördüğüm oyunların en güzellerini büyük bir maharetle oynamışlardı. Beni en fazla eğlendiren şey, beyaz bir ipliğin üzerinde oyunlar yapan ip cambazları oldu.