Джеймс Мэтью Барри – Sevgili brütüs (страница 1)
J.M. Barrie
Sevgili Brütüs
Sir Matthew James Barrie, (Doğumu: 9 Mayıs 1860, Kirriemuir, Angus, İskoçya. Ölümü: 19 Haziran 1937, Londra, İngiltere.) İskoç romancı ve oyun yazarıdır. Barrie’nin en çok bilinen yapıtı
J.M. Barrie
6 yaşındayken kardeşinin ölümüyle sarsılan Barrie, annesinin bu olay üzerine bunalıma girmesinden de çok etkilenmiş ve bu dönemin izlerinden hayatı boyunca kurtulamamıştır. Edinburgh Üniversitesi’ndeki öğreniminin ardından bir süre gazetecilik yapmıştır. İlk kitaplarında doğduğu ve büyüdüğü yerde geçen hikâyeler anlatmış; yine bu yıllarda ilk oyunlarını kaleme almaya başlamıştır.
1894’te aktris Mary Ansell’le evlenmiş; 1897’de en sevdiği yazarlardan George du Maurier’nin kızı Sylvia Llewelyn Davies’le tanışmıştır. Hem Sylvia’yla hem de Sylvia’nın çocuklarıyla özel bir bağ kuran Barrie, aileyi sık sık ziyaret etmeye başlamıştır.
Sylvia Llewelyn Davies
Aileye maddi açıdan da destek olan yazar, tüm özel günleri çocuklarla oyunlar oynayarak geçirmiş ve adeta yaşayamadığı çocukluk günlerini telafi etmeye çalışmıştır. Başyapıtı
Peter Pan karakteri ilk kez 1902 tarihli
Llewelyn Davies ailesinin çocukları Nico, Jack, Peter, George ve Michael babaları Arthur’la birlikte.
Robert Louis Stevenson’la mektup arkadaşı, Bernard Shaw’la komşu, H.G. Wells’le çok yakın dost olan Barrie; Rudyard Kipling, Arthur Conan Doyle, Jerome K. Jerome, G.K. Chesterton, A.A. Milne gibi pek çok edebiyatçıyı bir araya getiren amatör bir kriket takımının kurucusudur.
Ölümünden önce
Peter Pan kılığına girmiş Michael ve J.M. Barrie (1906)
J.M. Barrie’nin Llewelyn Davies ailesiyle geçirdiği günleri anlatan Düşler Ülkesi (Finding Neverland) filminden bir görüntü.
Yayıncının Notu
J.M. Barrie’nin dünya çapındaki ününü
Bir yaz gündönümü arifesinde karakterlerin sihirli bir ormana girmeleri ve kendilerini hayal ettikleri her şeye sahip oldukları bir hayatta bulmalarını konu edinen
Barrie’nin eğlenceli ve aynı zamanda düşündürücü oyununu Türkçeye kazandırıyor olmaktan mutluluk duyuyoruz.
I. PERDE
Karanlık bir oda. Bir fareyi dahi ürkütmeyecek kadar usulca açılan perde odayı ortaya çıkarır. Amacımız, iki başkahramanımızı yani Karanlık ve Aydınlık’ı gafil avlamaktır.
Oda, neredeyse görünmeyecek kadar loştur; ancak arka tarafta Fransız usulü pencere kanatları göze çarpmaktadır. Lob’un üzerine ay ışığı vurmuş bahçesi pencerelerden görülmektedir. Bu oda ve bahçenin temsil ettiği Karanlık ve Aydınlık son derece sessizdir. Fakat bu sessizliğin, eski düşmanların karşılaşmadan evvel birbirlerini süzdükleri o kısacık zaman olduğunu hissederiz. Onlara son talimatlarını vermek üzere çiçeklerin arasından süzülen ay ışığı, yüzlerinde bir tebessüm bırakır; fakat bu, karanlıkta yaşayanlar için kötülük barındıran bir tebessümdür. Ardından, ay ışığının pencereleri yavaşça açtığını görürüz. Zira ev ahalisinden bir suç ortağı vardır: Lob. Onunla konuşacak sanırız ama böyle olmaz. Karanlıkta yaşayanlar arasındaki kargaşa buna engel olur.
Bu masumlar yemek odasındadır ve ara kapı sayesinde seslerini duyarız. Aydınlık koridorda koyu gölgeler belirir ve ışıksız odaya giden iki basamakta tereddüt içinde beklerler. Hayalci olanlarımız, çiçekler arasında bir hışırtı işitebilir. Karşılaşma, bizim tasarladığımız şekilde olmasa da başlamıştır.
SESLER
“Haydi, Coady. Bize yolu göster.” “Ah Tanrım! Neden önden ben gidecekmişim, hiç anlamıyorum.” “En iyiler daima önden gider de ondan.” “Eğer aranızda en iyi bensem burası epey tuhaf bir ev demektir.” “Hakikaten tuhaf bir ev.” “Kapıyı kapamayın, elektrik düğmesini göremiyorum.” “İşte burada.” El yordamıyla ilerlemeye çalışmaktadırlar ve bu tecrübeyi gece sona ermeden bir kez daha, hem de daha berbat bir şekilde yaşayacaklarından habersizdirler. Biri, elektrik düğmesini bulur ve oda aydınlanır. Bahçe, sanki ilk karşılaşmada hezimete uğramış gibi bir adım geriye çekilmiş gözükmektedir. Aslında sadece beklemededir.
Bir anda beliriveren masum görünümlü bu oda, bir bekâr evinde olmasına karşın güzel bir sayfiye evinin oturma odası gibidir ve aslında erkek elinden çıkamayacak kadar ince kadınsı dokunuşlarla doludur. Odada bir kadına kötü görünecek hiçbir şey yoktur, muhtemelen bahçeden koparıldığı halde onunla uyumsuzluk gösteren çiçekler hariç. Şömine şüphe uyandırıcıdır. Muhtemelen diğer duvarlar yokken orada bulunan kalın bir duvara oyulmuştur ve Lob’un yalnız başına oturup mavi dumanlar arasında kendi kendine konuştuğu bir oyuk olabilir burası. Bu şöminenin karşısındayken, gölgeler arasına saklanmış bir cüce kadar evinde hissediyordur kendini; fakat odanın geri kalanına pek aşina değildir. Mesela, yalnız başına yatağına giderken odanın diğer taraflarını gördüğünde uzun uzun ve dikkatle bakar, sonra da pek rahatsız olarak kıkırdar.
Yalnızca biri yaşlıca olmak üzere beş kadın vardır. Karanlıktaki seslerden birinin çoktan “en iyi” ilan ettiği Bayan Coade adlı kadındır yaşlı olan. En iyileri odur; gerçi onu böyle tanımlayan ses de pek usta bir hakem sayılmaz. Yakınları tarafından Coady diye çağrılır; yıllardır birlikte olduğu kocasının soyadıdır bu. Coady, balıketli bir kadındır ve çocukluğundan beri yüzünden eksik olmayan neşeli bir gülümsemesi vardır. Yüzyıl yaşayacak olursa, nüfus sayımı yapan görevliye doksan dokuz yaşında olduğunu söyleyecektir. Sakin hayatının yok etmediği hiçbir kötü alışkanlığı yoktur. Kocası Bay Coady’den yana tek bir şikâyeti vardır; ilk karısını çoktan unutmuş olduğundan yakınmaktadır. Tuhaf bir şikâyet doğrusu. Bizim Bayan Coady, kocasının ilk eşini hiç tanımamıştır ama bazen kadının portresine bakar ve kahverengi bir saç buklesi gibi birtakım hatıraları saklar. Gerçi aynı derecede nazik Bay Coady, bir zamanlar bu hatıraların üzerine titremiştir fakat artık unutmuştur. İlk karısı biraz topaldır ve kısa süren evlilikleri süresince onun için yanında ayak desteği taşımayı hiç ihmal etmemiştir. Hatta bu duruma öyle alışmıştır ki bizim Bayan Coady’yle çeyrek yüzyıl geçirdikten sonra dahi sanki o da topalmış gibi gittikleri her yerde tabure bulup getirir. Bayan Coady bu durum nedeniyle yüz buruşturmayı bırakmıştır; bunu artık küçük ve düşüncesiz bir incelik şeklinde algılamaktadır. Hakikaten yıllar içinde kendisinde de zararsız bir topallık baş göstermiştir.
Genç ve güzel diğer dört kadından ikisi evlidir. Bayan Dearth uzun boyludur, ateşli gözlere ve vahşi arzulara sahiptir. Aklının dolambaçlarında karanlık canavarlar pusuda bekler. Beyaz yüzlü, boğuk sesli bir çingenedir. Somurttuğu zamanlar, en güzel olduğu ve dolayısıyla en formda olduğu zamanlardır. Diğer kadınlar kendi aralarında ondan Dearth diye söz eder. Bayan Purdie, tıpış tıpış yürüyen türden bir erkek için daha doğru bir yoldaştır. Nazik ve kibardır; sevdiğinin omzuna başını koyarak alır istediğini, Dearth ise silah zoruyla. Joanna Trout, bu ikisinden de neşeli bir kadındır. Birine duygusal bağlılık hissetmediği zamanlar güleç yüzlü ve güzel vücutludur ama “aşk” kelimesini duyduğu an yüzünden ve bedeninden vazgeçebilir. Joanna’nın kalbi titreşti mi mizah anlayışı yok oluverir ve en sıkıcı adam bile ona karşı ilk adımı atabilir. Geriye mağrur Leydi Caroline Laney kalıyor. Kendisi, kısa süre önce fevkalade seçkin bir okuldan mezun olmuştur ve burada
Eski usul nezaket, bu kadınların her birini, onlar kendilerini nasıl değerlendiriyorsa öyle kabul etmeyi emrediyor. Neyse ki bu değerlendirmeler hepsi için olumlu. Onlarla ilk tanıştığımız akşamda kendileri hakkında o saate kadar olan kanılarını kastediyoruz. Ertesi sabah onlara veda ederken kendileri hakkındaki görüşleri geçici olarak değişmiş olabilir. Aynaları her birine sevimli bir yüz göstermektedir. Bu, klasik anlamda mükemmel bir yüz olmasa da o değişken zarafeti haizdir ki İngiliz kadınlarının en güzelleri böyledir. Ketum tabiatının ele verdiğinden çok daha fazlasını görüp yaşamış bir kadındır bu. Bazen gülümser ama pek sevimli olmayan bir şekilde kontrol ettiği o tavizin ardında, “bilgi” denen o iç çekiş saklanmaktadır. Son derece ilginç bir yüz, gizemli bir yüz. Öyle ki mezar taşına şu satır yazılsa yeridir: “Erkek olsaydım, burada yatan kadınla ne maceralar yaşardım kim bilir.”