реклама
Бургер менюБургер меню

Булгаков Михаил – Usta ile Margarita (страница 3)

18

Sizin oyununuzda, kaba deyimimi hoş görün, Molière fazlaca boğuşuyor, bedeni fazlaca öne çıkıyor. Bu sahnelerin yanında, yaratıcılığını ortaya koyan başka sahneler de gerekli. Bir oyun, bir rol, bir hiciv, ne isterseniz…

Bulgakov, utana sıkıla, “Molière’in hiciv yazdığını hiç sanmıyorum,” dedi. “Bana kalırsa, gerek konu, gerekse oyunun trafiğiyle Molière’in dehasını hissettirmek oyunculara düşer.”

Herkesin durmadan görüş belirttiği ve oyunu bir sürü başka oyunla karşılaştırdığı bu tartışmalara son vermek isteyen Bulgakov, güçsüzlüğünü açığa vurarak şöyle dedi: “Beş yıldır oyunda sürekli değişiklik yapılıyor. Artık dayanamayacağım.” Gorçakov’a da mektup yazmaya karar verdi. Mektupta şöyle diyordu:

Molière’imi değiştirmeyi kesinlikle reddediyorum. Yapılması istenen düzeltmelerin, ana düşünceyi yok edip bana bambaşka bir oyun yazdırma niyetinden kaynaklandığını sezmekteyim.

İçinde bulunduğu durumda, böyle kararlı bir ifade kullanmak, yürek isterdi.

Provalardan çok önce, oyun, Repertuvar Komitesi tarafından kabul edildi. Sanat Tiyatrosu’ndan başka Leningrad Tiyatrosu da oyunu sahnelemek için Bulgakov’la anlaşma yaptı. Leningrad’da provalara bile başlanmıştı. Birden, tiyatro yöneticileri yazara, karar değiştirip oyundan vazgeçtiklerini bildirdiler.

Bu, Molière’e vurulan ilk darbeydi. Ortada hiçbir resmî neden yoktu. Tersine, Repertuvar Komitesi’nin onayı oyunun her yerde oynanabileceği anlamına gelirdi. Tiyatro da yazılı anlaşma imzalamış, yazara avans bile vermişti. “Yukarı”dan hiçbir baskı gelmemiş, basında da oyun hakkında hiçbir kötü yorum çıkmamıştı. Leningrad’ın bu kararı vermesinin nedenlerini kestirmek güç; ama sahnelenmesinden çok önce, oyunun çevresinde yavaş yavaş birtakım kuşkuların doğduğu, bir kötü niyet havasının estiği bir gerçek. Sanat Tiyatrosu’nun da oyunu sahneye koymakta çok ağır davranması, çelişkili yorumlara yol açıyordu. Provalar ve yukarıda sözünü ettiğim Gorçakov’la tartışmalar bu atmosfer içinde geçti. Yine Gorçakov’un anlattığına göre, Stanislavski, ara sıra sahneleme çalışmalarına da karışmaktaydı. Stanislavski, görüşünü ortaya koyduğunda kendi yorumuna sadık kalınması için diretiyor, Bulgakov’un içinde bulunduğu güç durumu anlamak istemiyordu. Bulgakov bu yüzden Stanislavski’ye kinlendi, kızdı ve onunla hep küskün kaldı.

Sonunda 15 Şubat 1936 günü oyunun galası yapıldı. Ama ancak yedi temsil verildi. 9 Mart 1936 günlü Pravda’da, “Dışı yaldız, içi yanlış” başlıklı yazı çıktı ve halktan ilgi görmesine karşın oyun afişten indirildi. Başka gazetelerin öldürücü eleştirileri de var elimde. Ama yazarın ustalığından söz eden Gorki’nin yazısını da saklıyorum. Gorki yazısında, “Bulgakov, hayatının son yıllarını yaşayan Molière’in eşsiz bir portresini çizmiş,” diyordu. “Kişisel sıkıntıları nedeniyle şöhretin ağırlığı altında ezilen Molière’in…”

Oyun, günümüze kadar bir daha sahneye konmadı. Yazarın ölümünden ancak yirmi iki yıl sonra okur, Bulgakov’un oyunlarını –“Turbin’in Günleri”, “Yarış”, “Son Günler”, Don Quijote (İskutsvo, 1962)– bir araya getiren kitapta, Molière’i, “Yobazların Oyunu” olarak eski adıyla okuyabildi.

9 Mart, Bulgakov için bir yas günü oldu. Beni görmeye gelmişti. Sakin görünüyordu, para sıkıntısı içindeydi, benden öğüt istiyordu. Molière’in afişten indirilmesi, onu parasal yönden de güç durumda bırakmıştı. Borçları vardı ve bu oyuna çok güveniyordu. Oysa oyun sahnelenmeyecekti.

Oyunun yaratıldığı bu zorlu süreçte ve birkaç gün süren temsiller sırasında, Bulgakov, Jurgaz Yayınları için Molière üzerine bir de kitap yazdı. O sıralar bu yayınevi “Ünlü Kişilerin Hayatı” adlı bir dizi yayımlıyordu. Dizinin çizgisine uymadığı gerekçesiyle roman da geri çevrildi. Yayınevinin danışmanı bazı bölümlerin altını çizmiş, yazara, kitaptaki anlatıcıyı kaldırmasını öğütlemişti. Ona göre bu adam ahlaksızdı. Kralcı eğilimleri vardı, yatak hikâyelerinden hoşlanıyor ve kuşkulu kaynaklardan yararlanıyordu. Danışman, “Onun yerine, ‘ciddi bir Sovyet tarihçisi’ koymak gerekir,” diyordu. Bulgakov, tarihçi olmadığını söyleyerek kitabı değiştirmeyi reddetti.

Oyunu gibi Bulgakov’un bu romanı da 1962 yılında gün ışığına çıktı. Sonradan Molodoya Gvardiya Yayınları’na geçen “Ünlü Kişilerin Hayatı” dizisinden yayımlandı hem de. Bu dizi son birkaç yıl içinde büyük önem kazanmıştı. Biyografik bilgilerin kullanılışıyla ötekilerden ayrılan, bir sürü ilginç kitap çıkıyordu artık aynı dizide. Bulgakov’un kitabı dizinin “çizgi”sine uygundu, ama yazar, kitabının basılışını göremedi.

1935 yılında Bulgakov’un çevresine büyük bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki bu, insanda isyan isteği uyandırıyordu.

“Turbin’in Günleri”nin program sayfasından başka yerde adı geçmiyordu Bulgakov’un. Sanat Tiyatrosu’yla ilgili yazılarda da adına rastlanmıyor, ne broşürlerde ne elkitaplarında boy gösteriyor ne de kendisiyle yapılmış bir konuşma çıkıyordu. Elbirliğiyle hasıraltı edip onu unutturmaya çabalıyordu bazıları.

Sanki ölmüş, sanki hiç yaşamamıştı.

Unutuldu, adının üstüne bir çizgi çekildi.

Evi boşaldı, gelenlerin sayısı azaldı. Dostu denebilecek, dehasına hayran olduklarını söyleyen kişilerin birçoğu elini eteğini çekti. Telefonu neredeyse hiç çalmıyordu.

Bulgakov’un yalnızlığı en çok hissettiği dönemdi bu. Boğuşup duruyordu. İş hayatındaki felaket özel hayatındaki krizle aynı zamana denk geldi.

Ne yapacağını bilmez halde, beni görmeye geliyordu. Yanakları al al, konuşmaya başlıyor, ama çabucak sözü değiştirip daha önemsiz konulara atlıyordu. Gerçek bir konuşma yapamıyorduk. İşe yarar bir şey çıkmıyordu ağzından.

Kimsenin haberi olmadan, hayatına biri girmişti bile. Bu insan ona çok yakındı. Bulgakov da onu çok seviyordu. Ama bir arada yaşamaları olanaksızdı. Çok kişinin kederi söz konusuydu. Gizli saklı da olsa, buluşamıyorlardı. Sonra her yer karardı. Sanki dünya sonsuza dek kapkara kesilmişti. Ama susmak zorundaydı. En yakın dostuna bile sevdiğinin sözünü edemezdi.

Olanları anlatma hakkını kendimde bulamıyorum. Hepsi çok özel.

Bu olayla kuşku, umutsuzluk ve heyecan içindeki adam, uzlaşmaz kişiliğinin sağlamlığını ortaya koydu. Gerek yazar, gerekse insan olarak sarsılmaz karakterini gösterdi. Bay Prişvin, bir gün şöyle demişti: “Sakın, yazarın bütün ustalığı kişiliğinde olmasın? Bu konuda bir kitap yazılabilir.”

21 Ocak 1932 günü Bulgakov, P. S. Popov’a şu mektubu yazıyordu:

Ey sevgili dostum,

“Ne yemeli?” diye soruyorsun bana? Jambon belki ama kuru kuruya gitmez. Hava kararırken eski bir kanepenin üstünde, eski ve sadık eşyaların arasında yemeli jambonu. Köpek, sandalyenin yanında yere oturmalı, tramvayların sesi duyulmamalı. Şu anda saat sabahın altısı ve tramvayların gürültüyle depodan çıkışları geliyor kulağıma. Uğursuz viranem tepeden tırnağa sallanıyor.

En zoru yalnızlıktı.

Ama yazmayla ilgili sorunlarının da çözülmesi gerekiyordu. Bulgakov, ilkeler uyarınca eserleri geri çevrilen işsiz bir yazar durumundaydı. O zaman kesin bir yol seçti: Hükümete mektup yazdı. İçtenlikle kaleme alınmış, namuslu bir mektuptu bu. Yazar olarak düşünmeye ve her şeyi kendi gözüyle görmeye hakkı olduğunu belirtiyordu mektubunda. Bu yapılamazsa yazmanın hiçbir anlamı kalmazdı. Stalin, Bulgakov’a telefon etti, o günden sonra da telefonu durmadan çalmaya başladı. Tiyatrodan çağrıldı. Yönetmen yardımcısı ve edebî danışman olarak tiyatroya alındı.

Böylece kişisel sorunları çözülmüş oldu.

Bulgakov’un özel hayatı hakkında, ancak kendi sözlerini aktararak bilgi verebilirim. Usta ile Margarita romanının bu bölümünü otobiyografik bir itiraf saymamak gerek. Yine de buraya aldığım metinde, Bulgakov’un yaşadıkları uzaktan uzağa seziliyor sanki:

Karanlık bir sokağın köşesinde bir anda bitiveren bir katil gibi, aşk önümüze dikildi; ikimizi de bir vuruşta devirdi! Yıldırım da böyle çarpar adamı, hançer de böyle saplanır! Sonraları o, böyle olmadığını, çok uzun süredir, birbirimizi hiç tanımazken kendisinin başka bir erkekle yaşadığını ve birbirimizi hiç görmediğimiz halde ezelden beri seviştiğimizi söyledi…

… Evet, aşk yıldırım gibi çarptı bizi. Aynı gün, bir saat sonra, geçtiğimiz yolların hiçbirini görmeden Kremlin duvarlarının dibindeki rıhtımda buluştuğumuz an bunu anladım…

Sanki daha bir gün önce birbirimizden ayrılmışçasına, yıllardan beri tanışıyormuşuz gibi konuşuyorduk… Ertesi gün aynı yerde, Moskova Irmağı kıyısında buluşmaya karar verdik. Buluştuk da!.. Mayıs güneşi bizi ışığa boğuyordu. Ve kısa, çok kısa bir süre sonra bu kadın, gizlice karım oldu.

… İlişkimizi bilen yoktu. Size yemin ederim. Gerçi böyle şeyleri gizli tutmak imkânsızdır. Oysa ben bundan eminim. Kocası da habersizdi benden, aile dostları da. Zemin katını kullandığım eski evdekiler, bir kadının bana geldiğini biliyorlardı elbette ama adını bilmiyorlardı.

Bu aşk öyküsüyle çok ilgilenen İvan, “Peki, kim bu kadın?” diye sordu.

Ziyaretçi bunu hiçbir zaman söylemeyeceğini belirten bir işaret yaptı…

Her şey açığa çıkınca Bulgakov, Furmanov Geçidi’ndeki yeni bir eve taşındı. Gerek içten, gerekse dıştan, hayatı değişmişti. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Yeni evine ilk gittiğimde tetikteydim. Kendimi her şeyin çok güzel, hatta biraz da sahte olduğu yemek odasında buldum. Sağdaki kapıdan yatak ve çalışma odasına geçiliyordu. Soldaki bir başka kapı ise küçük Seriyoşa’nın odasına açılıyordu. Kitaplar koridora yerleştirilmişti, kitapları adına bu biraz acı geldi bana. Her şey tertemiz, pırıl pırıldı. İçine yeni yerleşilmiş, aslında daha kimsenin doğru dürüst oturmadığı bir ev gibiydi. Hizmetçi mutfaktan çıktı ve hemen evin hanımından kesin bir emir aldı. Sonra evin hanımı bana döndü, ciddi yüzünde dostça, konuksever bir ifade belirdi. Uzun süredir evlerine girip çıkan biriymişim gibi davrandı bana.