реклама
Бургер менюБургер меню

Булгаков Михаил – Usta ile Margarita (страница 22)

18

Ansızın masaların birinden, “Berlioz!” adı yükseliverdi. Müzik sesi önce çarpıldı, sonra kesildi. Sanki biri, bir yumrukta susturuvermişti müziği. “Ne, ne, ne, ne?” Berlioz!” Herkes sağa sola koşmaya, “Ah, oh!” çekmeye koyuldu.

Kesinlikle, Mihail Aleksandroviç’in korkunç ölüm haberi bir üzüntü dalgası gibi yayıldı ortalığa. Birinin yerinde hoplayıp zıpladığı, çırpındığı, hemen, oracıkta ortak bir telgraf yazıp bir dakika bile kaybetmeden göndermeyi önerdiği görüldü.

“İyi ama ne telgrafı?” diye sorsak, nereye gönderilecek bu telgraf? Neden gönderilecek üstelik? Bir de kime çekilecek? Adamın ezilmiş kafatası bir anatomi uzmanının kauçuk eldivenli parmakları arasındaysa, bir profesör de kıvrık uçlu iğnesini boyun derisine batırıp dikiyorsa, bir telgrafın ne gibi bir yararı dokunabilir? O öldü, hiçbir telgrafın gereği yok artık. Her şey bitti, telgraf hatlarını meşgul etmek yararsız.

Evet, o öldü. Öldü… Ama biz, yaşıyoruz biz!

Evet bir acı dalgası ortalığı kapladı, yükseldi, bir süre dorukta durdu… Sonra düştü, herkes masasına dönmeye ve –önce gizlice, sonra açıkça– bir duble içip yemeğini atıştırmaya koyuldu. Côteless de volaille20 bırakılır mıydı hiç? Mihail Aleksandroviç’e nasıl yararlı olabiliriz? Aç kalarak mı? Her şey bir yana, biz yaşıyoruz ama!

Tabii, piyano kilitlendi, müzisyenler enstrümanlarını toplayıp gittiler, birkaç gazeteci, ölüm haberini gazetelerine bildirmeye koştular. Jeldıbin’in morgdan döndüğü duyuldu sonra. Yukarıya, ölenin çalışma odasına yerleşti; Berlioz’un yerine MASSOLİT’in başına geçeceği duyuldu ardından da. Jeldıbin, lokantadaki on iki yönetim kurulu üyesini çağırttı; Berlioz’un odasında toplanıp acele görüşülmesi gereken konular, Griboyedov’un sütunlu salonunun cenaze için nasıl süsleneceği, cesedin morgdan buraya nasıl getirileceği, cenazenin ziyaretçilere gösterileceği katafalkın nasıl hazırlanacağı gibi üzücü olayla ilgili bütün sorunlar tartışıldı.

Bu arada lokantada alışılmış gece hayatı sürüyordu. Kapanış saati olan dörde kadar da sürecekti; ama lokantadakilerde Berlioz’un ölüm haberinden daha büyük şaşkınlık yaratan olağanüstü bir olay yaşandı.

Önce, Griboyedov’un önünde duran arabacılar heyecanlandılar. Biri, oturduğu yerden doğrulup seslendi:

“Heeeey! Şuna bakın!”

Bu haykırışın ardından, nereden çıktığı anlaşılamayan titrek bir ışık parmaklıkların dibinden fışkırıverdi, hemencecik taraçaya yaklaştı. Olup biteni iyice görebilmek için herkes yerinden kalkmaya başlamıştı. O ara, titrek ışıkla birlikte bir beyaz hayaletin de lokantaya doğru ilerlediği görüldü. Hayalet çardağa vardığında herkes ucunda bir parça mersinbalığı olan çatalları havada, gözleri fal taşı gibi dondu kaldı. O sıra sigara içmek amacıyla bahçeye çıkan kapıcı, sigarasını atıp hayaletin lokantaya girişine engel olmak amacıyla kapıya koştu. Ama nedendir bilinmez, görevini yapmadı: Olduğu yerde durup aptal aptal gülmeye koyuldu.

Hayalet, çardağın girişini geçip güçlük çekmeden içeri girdi. Ve herkes bunun bir hayalet değil, ünlü şair İvan Nikolayeviç Biezdomni olduğunu gördü.

Ayakları çıplaktı, üzerindeki yırtık pırtık kirli beyaz tolstovka’sına pek bilinmeyen bir azizin resmi iğnelenmişti, beyaz çizgili bir içdonu vardı. İvan Nikolayeviç’in elinde, uzun bir kilise mumu yanıyordu. Sağ yanağında taze bir yara izi… Bütün taraçaya birden çöküveren derin sessizliği hayal edebilmek mümkün değil. Tepsisi yana eğilmiş, biranın döküldüğünü bile fark etmeyen bir garson, olduğu yere çakılıp kalmıştı.

Şair, elindeki mumu başının üstüne kaldırıp yüksek sesle, “Size selam olsun kardeşlerim!” dedi. Sonra en yakın masanın altına bakıp büyük bir keder içinde, “Hayır! Burada da değil!” diye bağırdı.

O an iki ses duyuldu. İlki, bas bir sesti, amansızca, “Çok açık,” dedi. “Çok fazla alkol almaktan cinnet geçirmiş.”

Dehşete düşmüş bir kadına ait olan ikincisi, “Polis onun sokakta bu kılıkta gezmesine nasıl göz yumdu acaba?” dedi.

Söylenenleri duyan İvan Nikolayeviç, “Bir Skatertniy Sokağı’nda, bir de Bronnaya Sokağı’nda iki kez durdurmaya kalktılar. Ama bir tahta perdenin üstünden atladım ve gördüğünüz gibi yanağım sıyrıldı.”

Bu sözlerin ardından İvan Nikolayeviç, mumunu kaldırıp haykırdı:

“Edebiyatçı kardeşlerim!” –Boğuk sesi sertleşti, ateşli bir havaya büründü.– “Hepiniz beni dinleyin! O geldi! Hemen yakalayın onu, yoksa başımıza umulmadık belalar açabilir!”

“Ne? Ne? Ne diyor? Kim gelmiş?” diye soruldu sağdan soldan.

“Danışman geldi,” dedi İvan. “Bu danışman, Patriarşiye Göleti Parkı’nda Mişa Berlioz’u öldürdü.”

O sırada salonlardan bir sürü adam çıktı; büyük bir kalabalık İvan’ın mumunun çevresinde toplandı. İvan Nikolayeviç’in kulağının dibinde, sakin, saygılı bir ses, “Özür dilerim,” dedi, “biraz daha açık konuşsanız! Ne demek ‘öldürdü’? Kim öldürdü?”

İvan soruyu soranı bakışlarıyla aradı.

“Yabancı danışman,” dedi, “hem de Profesör, üstelik düşman casusu da!”

“Adı ne?”

İvan, umutsuzlukla haykırdı:

“Evet, adını soruyorsunuz! Adını bilebilsem! Kartvizitinin üstünde adını göremedim ki… Yalnız ilk harfini hatırlıyorum: W, adının ilk harfi W.” İvan, başını elleri arasına alıp birden, kendi kendine mırıldanmaya koyuldu: “W ile başlayan ne gibi bir adı olabilir insanın? We, We, We, Wa… Wo… Wachner? Wagner? Wainer? Wegner? Winter?” O kadar büyük çaba harcıyordu ki, saçları bile kafasında oynamaya başladı.

“Woulf mu?” dedi acıyla bir kadın, hiç yeri değilken.

İvan, kıpkırmızı kesildi. Bakışlarıyla kadını aradı: “Aptal!” diye bağırdı, “Woulf’un burada işi ne? Woulf’la ilgisi yok. Wo, Wa… Hayır, bu yöntemle bulamam. Ama bakın ne yapmalıyız yoldaşlar: Hemen polise telefon edin, Profesör’ü yakalamak üzere, makineli tüfek taşıyan beş motosikletli yollasınlar. Yanında iki kişi daha bulunduğunu da belirtmeyi unutmayın: Kareli elbiseli, kelebek gözlük takmış, uzun boylu, zayıf bir herifle kapkara, tombul bir kedi… Ben de bu arada bütün Griboyedov’u arayacağım. Burada olduğunu hissediyorum!”

İvan, büyük bir telaşa kapıldı: Çevresindekileri kabaca itip üzerine damlayan mumu sağa sola sallayarak masaların altına bakmaya koyuldu. Birden, “Doktor!” diye bağıran bir ses duyuldu. Hemen o an, sakalsız, etli, hatta tombul, bağa gözlüklü bir tatlı yüz, İvan’ın karşısında beliriverdi. Surat, gerektiğinden daha nazik bir sesle konuştu:

“Yoldaş Biezdomni, sakin olun! Hepimizin çok sevdiği Mihail Aleksandroviç’in ölümüne üzülmüşsünüz… Hayır, yalnızca Mişa Berlioz’un ölümüne. Hepimiz sizi çok iyi anlıyoruz. Size huzur lazım. Buradaki arkadaşlar sizi evinize götürecekler, yatağınıza uzanıp dinlenince unutursunuz…”

İvan, dişlerini gösterdi:

“Profesör’ün yakalanması gerektiğini anlamıyor musun sen? Saçma sapan sözlerinle bir de beni rahatsız ediyorsun! Salak!”

Kızarıp geri çekilen surat, bu işe karıştığına pişman olmuştu.

“Biezdomni Yoldaş, affedersiniz,” dedi.

“Herkesi affedebilirim ama seni affetmem,” dedi İvan Nikolayeviç, sakin bir nefretle.

Yüzü buruştu, allak bullak oldu. Sağ elindeki mumu hemen sol eline geçirip merhametli suratın kulağına yumruk atmaya koyuldu.

Ancak o zaman İvan’ın üstüne atılmak gerektiği düşünüldü, böylece herkes üstüne çullandı. Mum söndü. Sevimli surattan fırlayıp yere düşen bağa gözlük, ayaklar altında parçalandı. İvan herkesi şaşırtan ve dışarıdan bile duyulan korkunç bir savaş çığlığı attı ve savunmaya geçti. Üstü kapalı çanak dolu masalar şangırtıyla devrildi, kadınlar çığlık çağlığa bağrıştılar.

Garsonlar Şair’i belinden yakalayıp peçetelerle ellerini bağlarken, vestiyerde, kapıcı ile korsan arasında bir konuşma geçiyordu:

“İçdonuyla olduğunu gördün mü?” diye sordu korsan, soğuk bir ifadeyle.

Korkudan yemyeşil kesilen kapıcı, “Ama Arçibald Arçibaldoviç,” dedi. “İçeri girmesine nasıl engel olabilirdim, kendisi MASSOLİT üyesi.”

“İçdonuyla olduğunu görmedin mi?” diye sordu korsan.

“Acıyın Arçibald Arçibaldoviç, ne yapabilirdim? Anlıyorum, taraçada hanımlar vardı,” diyen kapıcı kıpkırmızı oldu bu kez.

“Hanımların bu işle ilgisi yok, onlar aldırmaz böyle şeylere,” diyen korsanın gözleri kapıcıyı neredeyse yakacaktı. “Ama polis, polis boş vermez böyle işlere! Bir adam, iç çamaşırıyla, ancak bir tek durumda gezebilir: yanında polisler varsa ve karakola götürülüyorsa! Sen de kapıcıysan bu kılıkta birini gördüğünde, görevinin, bir saniye bile kaybetmeden düdüğünü öttürmek olduğunu bilmelisin. Duyuyor musun? Duyuyor musun? Şimdi taraçada olup bitenleri duyuyor musun?..”

Aklı başından giden kapıcı, insan sesine benzemeyen bir haykırış, tabak şangırtıları ve kadın çığlıkları duydu.

“Yediğin halttan ötürü ne yapmalıyım sana?” diye sordu korsan.

Kapıcının yüzüne yayılan rengi gören, onun tifüse yakalandığını sanırdı, gözleri donuklaştı. Birden, bir çizgiyle ayrılan siyah saçların kırmızı bir ipekle sarıldığını görür gibi oldu. Frak ve kolalı gömlek kayboldu, kalın deri bir tabanca kılıfına dönüştü. İğrenç bir biçimde dışarı sarkan dilini, omzuna düşen cansız başını gözleriyle izledi, aşağıdan gelen dalgaların sesini bile duydu. Kapıcının dizlerinin bağı çözüldü. Ama korsan merhametli davrandı, bakışlarındaki harlı ateşi söndürdü.

“Dinle Nikola, bu son olsun! Senin gibi kapıcıların bu lokantada işi yok. Kilise bekçiliğinden başka işe yaramazsın sen.”