Булгаков Михаил – Usta ile Margarita (страница 18)
Birden kuşkulu bir sesle ekledi:
“Ama yalvarırım yanımızdan ayrılmadan önce hiç olmazsa Şeytan’ın varlığına inanın. Sizden daha fazlasını istemiyorum. En sağlamından yedinci bir kanıtın bulunduğunu düşünün. Hemen şimdi bu kanıtın ne olduğunu göreceksiniz.”
Deli Alman’ı beklemek hoşuna gitmediği için canı sıkılan Şair’i göz kırparak yüreklendiren Berlioz, zoraki bir nezaketle, “Tamam, tamam,” dedi ve Bronnaya Sokağı’yla Ermolayevski Geçidi’nin kesiştiği yere, gezinin çıkışına doğru yürüdü.
Profesör, sağlığını sanki o an yeniden kazandı, yüzü aydınlandı. Berlioz’un ardından, “Mihail Aleksandroviç!” diye bağırdı.
Berlioz, irkilerek döndü, ama Profesör’ün ilk iki adını herhangi bir gazetede okumuş olabileceği düşüncesiyle kendisini rahatlattı.
Profesör, elleri ağzının iki yanında sürdürdü haykırmasını:
“Kiev’deki amcanıza hemen bir telgraf yollatmamı istemez misiniz?”
Berlioz, bir kez daha kendinden geçti. Bu deli, Kiev’deki amcasının varlığını nereden öğrenmişti? Şimdiye kadar hiçbir gazete bunu yazmamıştı. Sakın Biezdomni haklı olmasın? Ya o kimlik kâğıtları da sahiden sahteyse? Amma garip biriydi bu… Telefon etmeliydi, hem de gecikmeden. Bu işi çarçabuk aydınlatırlardı.
Sözün sonunu dinlemeden yoluna koştu.
O sırada, Bronnaya Sokağı çıkışının hemen yakınındaki banktan biri kalkıp Genel Yayın Müdürü’ne yaklaştı. Berlioz, öğleden sonra ortalığı yakıp kavuran havanın yoğunluğu içinde oluşuveren adamı tanıdı. Ama şimdi havaya karışmıyordu, herkes gibiydi; etten kemikten. Berlioz, alacakaranlığın gittikçe artan koyuluğundan onun tavuk tüyünü andıran bıyıklarını, alaycı, minik, yarı sarhoş gözlerini, beyaz çoraplarının pisliğini ortaya koyacak kadar yukarı çekilmiş kareli pantolonunu açık seçik görebiliyordu.
Mihail Aleksandroviç, birkaç adım geriledi. Bunun aptalca bir rastlantı olabileceğini düşünerek kendini sakinleştirdi. Şu sıra bu konunun üstünde fazla durması gereksizdi.
Kareli pantolonlu adam, çatlak tenor sesiyle, “Turnikeyi mi aradınız yoldaş?” diye sordu. “Buradan lütfen! Çıkış önünüzde, dilediğiniz yere gidesiniz diye açık. Sormak istiyordum… Kendini toplama ihtiyacıyla kıvranan eski bir kilise şarkıcısına, bir ufak şişe alacak kadar paranız var mı?”
Adam, gülünç bir biçimde yerlere kadar eğilerek kafasındaki jokey şapkasını çıkarıp geniş bir hareketle salladı.
Berlioz, bu maskara dilenciyi dinlemek istemiyordu, turnikeye koştu, bir eliyle tutup çevirdi. Rayları ve yolu aşıp karşıya geçecekti; gözlerinin önünde kırmızılı beyazlı bir ışık fışkırdı: camlı, üzerine ışıltılı harflerle “Tramvaya dikkat!” yazılmış bir çeşit kutu…
Tramvay, yeni açılan Bronnaya Sokağı’ndaki hatta sapmak üzere, Ermolayevski Geçidi’nin dönemecinde göründü. Sağdaki hatta gireceği sırada aracın içi birden ışıkla doldu, gözle görünürcesine büyüyerek böğürdü ve hızlandı.
Durduğu yerde hiçbir tehlikenin olmamasına karşın, Berlioz tedbirli davranarak demir parmaklığın gerisinde durmaya karar verdi. Elini turnikeye atıp açmak için geriledi. Aynı anda eli kayıp turnikeden kurtuldu, ayakları, buz üstünde kayarcasına rayları çevreleyen kaldırım taşları üzerinde karşı konulmaz biçimde sürüklendi, bir bacağı havalandı; Berlioz rayların üzerine atıldı.
Bir şeye, bir yere tutunmak isteyen Berlioz, sırtüstü yuvarlandı. Başının arkası kaldırım taşlarına hafifçe çarptı; sağda mı yoksa solda mı olduğunu artık anlayamadan, gökte solgun sarı ayı görecek zamanı buldu. Yan döndü, son bir çabayla bacaklarını karnına çekebildi. Başını kaldırdığında da, durdurulamayacak kadar hızla üzerine gelen tramvayın kadın vatmanının dehşetten bembeyaz kesilmiş genç yüzünü ve kırmızı kolluğunu görebildi. Berlioz’un ağzından ses çıkmadı, ama etrafında bütün sokak çılgına dönen kadınların çığlıklarıyla doldu.
Kadın vatman, bütün gücüyle frene asıldı. Bir an durakladı ağır araba; sonra yeniden ileri fırladı. Camlar kulakları sağır eden bir şangırtıyla kırıldı. O an bir ses Berlioz’un beyninde umutsuzca haykırıyordu: “İnanılmaz!” Bir kez daha –son olarak– ay, parıldadı, ama bin parçaya ayrılmıştı çoktan; her yer kapkara kesildi ardından.
Tramvay, Berlioz’u kapladı, ağaçlıklı yola doğru hafif bir eğimle yükselen kaldırım taşlarında, yuvarlak, koyu renkli bir şey yuvarlandı. Bu şey parmaklıklara çarptı, taşların üstüne düştü yeniden; yolun ortasına kadar yuvarlandı, hareketsiz kaldı.
Berlioz’un kesik başıydı bu.
15
1. O zamanlar Moskova’da bulunan az sayıdaki otellerin arasında, yabancıların en çok kaldığı otel. (Y.N.)
4
İzleme
İsterik kadın çığlıkları kesildi, tiz polis düdükleri sustu; iki cankurtaran arabasından biri, başsız cesetle kesik başı morga, öbürü kırılan camlarla yaralanan güzel kadın sürücüyü hastaneye götürdü. Beyaz önlüklü kapıcılar cam kırıklarını süpürdüler, kan lekelerinin üstüne kum döktüler. Turnikeye kadar koşmaya kalkan İvan Nikolayeviç ise banklardan birine yığılmış, orada öylece kalakalmıştı. Birkaç kez yerinden doğrulmayı denemişti, ama bacakları yerinden kalkmıyordu. Bir tür inme inmişti Biezdomni’ye.
Şair daha ilk haykırışı duyar duymaz turnikeye koşmuş, yerde yuvarlanan başı görmüştü. Bu onu öylesine allak bullak etti ki, en yakın banka kendini attı, kan çıkarana dek kolunu ısırdı. Deli Alman’ı unutmuştu; bir tek şeyi anlamaya çalışarak bir süre oturdu kaldı… Bu nasıl olabilirdi, daha bir dakika önce Berlioz’la tartışıyordu. Şimdi karşısında bir kesik baş vardı…
Allak bullak olan bir sürü insan koşarak, bağrışarak Şair’in önünden geçtiler. İvan Nikolayeviç söylenenlerden hiçbir şey anlamadı. Birden iki kadın çok yakınında karşılaştılar –neredeyse çarpışıyorlardı. Biri –uzun saçlı, sipsivri burunlu olanı– Şair’in tam kulağının dibinde öbür kadına, bağıra bağıra anlatmaya koyuldu:
“Annuşka, bizim Annuşka! Sadovaya Caddesi’nde oturan! İyi halt etti. Onun yüzünden… Bakkaldan ayçiçeğiyağı almıştı, şangıııır, bir litrelik şişeyi turnikeye çarpıp kırdı. Eteği yağ lekesi içindeydi. Söylenip duruyordu, hem de nasıl! Adam zavallı, yerdeki yağa basıp kaydı demek, rayların üstüne düştü.”
Bütün bu haykırışlardan, İvan Nikolayeviç’in karmakarışık beynine çakılan, “Annuşka” adı oldu önce…
“Annuşka, Annuşka?” diye kekeledi gözlerini fal taşı gibi açarak. “Pardon, izin verin…”
Ardından Annuşka’ya “ayçiçeğiyağı” sözlerini ekledi hemen, bir de, nedendir bilinmez “Pontius Pilatus” adını. Şair, Pilatus’u kafasından atıp “Annuşka”yla başlayan zincirin halkalarını birleştirmeye çalıştı. Zincir hemencecik tamamlandı ve aklını kaybeden Profesör’de son buldu.
“Yanıldım! Oysa toplantının yapılamayacağını, Annuşka’nın ayçiçeğiyağı döktüğünü söylemişti. Ve, izninizle, toplantı yapılamayacak! Ama bu da bir şey değil: Bir kadının Berlioz’un kafasını keseceğini de açıkça söyledi! Evet, evet, evet! Tramvayın vatmanı kadındı! Peki ama, nedir bütün bu olup bitenler?”
Esrarengiz danışmanın, Berlioz’un korkunç ölümünün tablosunu önceden, bütün ayrıntılarıyla bildiğinden en küçük kuşkusu kalmamıştı. İki düşünce Şair’in beynini yokladı. Birincisi, “hiç de deli değil, bütün bunlar saçmalık”tı. İkincisi ise, “bütün bu dalavereleri çeviren sakın o olmasın”dı.
“Peki, sorarım size, nasıl yapar bütün bunları? Hayır, hayır, hayır! Her şeyi açığa çıkarırız biz!”
Büyük bir güç harcayarak yerinden kalkan İvan Nikolayeviç, telaşla, az önce konuştukları yere yöneldi.
Bronnaya Sokağı’nın fenerleri yanmaya başlamıştı bile, Patriarşiye Göleti’nin üstünde altından bir ay parıldıyordu. Ayın her zamanki aldatıcı ışığında, İvan Nikolayeviç’e adam, koltuğunun altında baston değil de kılıç taşıyormuş gibi geldi.
Fesat kumkuması, emekli kilise şarkıcısı, önce İvan Nikolayeviç’in oturduğu yere kurulmuştu. Burnunun ucuna bir camı eksik, öteki camı çatlak, bu yüzden de kesinlikle gereksiz bir bağa gözlük takmıştı. Bu kareli pantolonlu yoldaş, az önce Berlioz’a yol gösterirken daha iyiydi de sanki birden iğrençleşmişti.
İvan, kalbi buz keserek Profesör’e yaklaştı. Yüzüne dikkatle bakıp hiçbir delilik belirtisi bulunmadığından emin olunca, “Hadi, itiraf edin,” dedi boğuk boğuk. “Kimsiniz?”
Yabancı, kaşlarını çattı; ilk kez görüyormuş gibi baktı Şair’e, düşmanca bir sesle karşılık verdi:
“Ben, yok anlamak… Yok bilmek Rusça.”
Yabancının sözlerini açıklaması istenmediği halde, o can sıkıcı adam, o kilise şarkıcısı, oturduğu yerden atıldı:
“Bu bay söyleneni anlamıyor!”
İvan, tehdit edercesine, “Numara yapmayın,” dedi ve midesinde buz gibi bir soğukluk duydu. “Az önce kusursuz Rusça konuşuyordunuz. Ne Alman'sınız, ne de Profesör. Bir katil… bir casussunuz! Kâğıtlarınızı gösterin!” diye haykırdı, sinirinden deliye dönmüştü.
Tuhaf Profesör’ün zaten hep yamuk duran ağzı sıkıldığını gösterircesine iyice kıvrıldı, omuzlarını silkti.
“Yoldaş…” dedi iğrenç kilise şarkıcısı yine.
Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokmaya kararlıydı anlaşılan.
“Neden bu yabancı turistin canını sıkıyorsunuz? Dikkatinizi çekerim, çok ağır cezalara çarptırılırsınız sonra!”
Kuşkulu Profesör, yüzünde ikisini de küçümseyen bir havayla İvan’a sırtını döndü, yürüdü gitti. İvan kendini kaybettiğini hissetti. Kanı beynine sıçramıştı, kilise şarkıcısına döndü:
“Hey yoldaş! Bir katili yakalamama yardım edin. Görevinizdir bu.”