18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 6)

18

“O zaman zıpkınları verin!”

“Bu kadar hikâye yeter! Tıkanıklığı açmaya gitmeyin, devrim mahkemesi sizi kaçak votka içmekten ve işten kaytarmaktan yargılayacak! Anladınız mı?”

“Boş iş! Kendin bizi ele veremezsin. Gerçi senin kanunlarına göre yoldaş, yargılamak gerekiyor… Kaçak votka yapan kişi çavdarın kalan son libresini kaynatıyor, kiselin16 tadını bozuyor ve öyle içiyor, işe yaramaz, lanet adam! Hariton ile birlikte bir gün içtik ve yarı sarhoştuk. Sonra su içtik, maya da karnımızda mayalandı, hem de midemiz bulana bulana!”

“Bu kadar kötüyse neden içiyorsunuz?”

“Şehirde kaçak votka işindekileri bulmak kolay iş, orada çok fazla polis var ve insan çok… Köyde kaçak votka yapanlarla iş daha zor, alan dar ama kanun fazla işlemiyor.”

Komiser onları hor gören bir ifadeyle gülümsedi:

“Peki, köyde kanun nasıl olmalı sizce?”

Hariton, is içerisinde kalmış bir yüz ve nasırlaşmış ayağıyla sallanarak rafa oturdu ve şöyle dedi:

“Basit! Benim düşüncem şu, yeni yetmeler, yani gençlik içmesin diye tohum eken yaşlısından yetişkinlere herkese votka verilsin! Eğer birer domuza dönüşürlerse, kilere koy da ara vermeden çalışsınlar. O zaman benim hesaplarıma göre, kaçak votkacılık yok olur ve amaçları ekmek olur. Kim burda17 içmek istesin ki? Eski birer ayyaş olan yaşlıları kurtaracak bir şey yok, içkiye para harcıyorlar, belki de korkuyorlar.”

Rafın üzerinde yatan arkadaşının gömleğinin ucundan tuttu:

“Yönetimin önünde uygunsuz bir halde oturmak da neymiş Mikifor, neden yatıyorsun!” dedi.

“E, sizinle bunu konuşmaya gelmedim. Sizi neyin beklediğini biliyorsunuz,” dedi komiser sertçe.

Nikişka uzandı ve uzandığı yerden konuşmaya başladı:

“Gözünüzü korkutmayın korkaklar! Düşünün: kaç kere ölümün kıyısından döndük biz? Sen bizi kurşuna da dizebilirsin, o zaman nehirdeki tıkanıklığı bir arşın bile ilerletemeyeceksin. Tüm güç bizde. Biz aranan iki ahmak komşu, serseri Mikişka ve Haritanko… Zamanında votkayı kovasıyla içer, ucuza çalışır, hayatımızı aptalca geçirirdik, ama sen bizi adam etmeye, korkutmaya kalkma. Ateş et haydi, tıkanıklık çağlarcada öyle dursun kalsın, kokuşsun, bahçedeki su cininin pek hoşuna gider. Fakat duyduklarım doğruysa, yönetim seni de ormanın arkasında yargılamaya götürecekmiş!”

Komiser alçak tavanın altında kafasını eğerek ayağa kalktı. Aynı ses devam etti:

“Nöbetçiyi sen uzaklaştır. Zaten tepe dik ve sağanak yağış alıyor, üzerine rüzgâr esince duramaz. Başka türlü kaçamayız, sen nöbetçinin yanında kal da bizim yerimize uyu bari uslu uslu!”

“Nöbetçi asker bir kadın değil ve görevlendirildiği yerde olmak zorunda! Bir kere daha soruyorum size, Hariton ve Mikifor, tıkanıklığı açmaya gidecek, bu görevi yerine getirerek, üstlerinizden övgü alacak mısınız, yoksa…”

“Eğer ikimiz için alkol verecek, bir libre sigara ve yaşlı kadınlarımız için çay ve şeker verecekse kaldıralım!” dedi diğer bir ses.

Komiser çıktı. Banyodan şarkı sesi geliyordu:

Sen benim paltomsun, palto-o! Seni kimse alamaz! İnsanların önüne çıkıp bağıracağım! Nöbetçiler, ceket istiyorum-m!

Sabah komiser tepede duruyordu. İşçi başları insanları topladı. Gökyüzüne koyu bulutlar yığıldı, yağmur hafifçe çiseliyordu. Tarlaların üzerine hızla yağan yağmur, dimdik duran çavdarların belini kimi zaman büküyordu.

Suyun üzerinde beyaz renkli kuzular kıvrıla kıvrıla gidiyor, nehirdeki sıkışıklık boyuna değil de enine doğru giderek artıyordu. Bu sıkışıklığa eklenen kütükler ise nehir boyu yoğun, geniş kitleler halinde duruyordu. Aylaklar ise dalga geçiyorlardı: “Etrafını çevirmeyi bıraktı! Döşemeye başladı!” Kütükler ıslanarak parladı. İnsanların oluşturduğu kalabalıktan bir uğultu geliyordu. Kalabalık içinden birisi şarkı mırıldanıyor, başka biri ise tekerleme söylüyordu:

Aylaklar, nehrin hüzünlüleri, Amirler ormana sürdüler sizi, Ormanı geçtiler, koşuşturdular, ateş açtılar, İneği öldürüp ağladılar, Yakın zamanlarda iş vardı, Bak, pantolon ineğin boynuzunda asılı kaldı, Sesini düzelterek komiser bağırdı.

“Şarkı söylemeyi bırakın! Dinleyin-n! Yoldaşlar, tomruk sıkışıklığını hanginiz kaldırırsa, ödül olarak tayın alacak: çay, şeker, sigara, bulgur!”

Aylaklar zıpkınları toprağa basarak susuyordu. Başları öne eğilmişti. Rüzgârın, şelalelerin ve kütüklerin uğultusu duyuluyordu.

“Utanın yoldaşlar! Bu kalabalık içinde tıkanıklığı düzeltecek cesur biri yok mu?”

“Evet, bakın yoldaşlar! Sıkışıklığı önce yüzeyden almak gerek!”

“Orası ne halde biliyorsunuz!”

“Görüyor musun, ensen nehre bakıyor, yüzün ise çağlarcaya!”

“Bunu size öğretmek bana düşmez. Neyi nasıl yapacağınızı biliyorsunuz!”

“Çağlarcadan sıkışıklığı bir temizleyip, şu işten bir kurtulalım. Ruhumuzu teslim etmeyeceğiz ya… Tıkanıklık açıldığında beş verst ileride bir gök gürültüsü gibi bir ses duyulacak.”

“Tekrar söylüyorum. Kim ormana daha fazla ilerlerse, işi karşılığında tayın alacak.”

“Tabi ki, yiyeceği özledik… Ölmesek bari…”

“Alın o zaman!”

“Kokusunu şimdiden duyuyoruz, işe koyulacağız!…”

İnsanlar köprüden geçerek tıkanıklığın olduğu yere yöneldi ve oraya buraya koşuşturmaya, uyuşuk bir şekilde tıkanıklıkta yer alan kütükleri kırıp, aşağı doğru yuvarlamaya başladılar. Birbirlerini uyararak sıkışıklığın nasıl göründüğüne dair bilgi veriyorlardı.

Komiser, sıkışıklığın etrafında toplanan insanlara, kapıların yanında nöbetçinin bulunduğu kara kulübeye sert ve gururlu bir şekilde baktı, silkelenip kendine geldiği anda arkasından biri bağırdı:

“Hamamları boşaltın! Yoksa bizimkiler boşuna vakit kaybedecek.”

İşçi başları tarafından sıkışıklığa neden olan kütükleri temizlemek için gönderilen aylaklar her gün geceyi gündüze katarak çalışıyor, azgın nehrin bir kıyısından diğer kıyısına döşenen geniş ve uzun köprü boyunca gidip geliyor, tıkanıklığın içerisinde sıkışan kütükleri kırıyorlardı. Kütükler boğuk bir ses çıkararak hafifçe çarpıyor, kayarak aşağı yuvarlanıyor, bazı kütükler ise tıkanıklığın içinden yuvarlanarak geçiyordu. Şelaleler kütükleri güçlü bir şekilde yakalıyor, azgın suyla yıkanan taşların üzerine çıtırtıyla hafifçe çarpıyordu. Sıkışıklıkta hiçbir azalma yoktu, öylece duruyordu. İş her gün daha sıkıcı, daha uyuşuk bir hal alıyor, aylaklar birbirleriyle dalga geçiyor, kendi hallerine gülüyorlardı:

“Birimiz çalışıyor da geri kalanlar yatıyor mu acaba?”

Akşam yaşlı işçiler kıyıya ön tarafa ateş götürdüler, su kaynattılar, peksimet yediler, çorba içip, bayat ekmek yediler. Bazen, kimde tuzlu balık varsa pişiriyor, akşam yemeğini yiyip, bol bol konuştuktan sonra uykuya hazırlanıyorlardı. Gençler aceleyle yemek yiyerek yıkanıyorlar, yirmi kişi tek tarak ile taranıyor, karadan geçer gibi köprü aracılığıyla nehir üzerinden tıkanıklığın üç verst ötesinde bulunan ıssız köye geçiyorlardı. Köy büyüktü, çok fazla kadın, az sayıda erkek vardı ve aylaklar kaçamak ve eğlenceler için istenen misafirlerdi. Hava henüz aydınlıktı, ama soğuktu, akordeonun sesi eşliğinde ritim tutarak her biri kendi eşini seçti ve köyün ortasında Polonyalı kızlar gibi chaine18 oynadılar. Sonra da her biri kendi eşini alarak, oturmak için harman yerinin ya da hamamın arkasına geçti. Sabah işe değil de küçük ormana döndüklerinde ise uykuya daldılar. Öğle yemeğinden sonra zaman zaman esneyerek ve ellerine tükürerek, sıkışıklık içerisinde yer alan kütükleri zıpkınla çektiler, fakat tıkanıklığı açmaya çalışmak amaçsız bir işten başka bir şey değildi. Görünüşe göre işçiler, kütüklerin oluşturduğu tıkanıkla güçlenmiş ve bütün bir yıllığına nehre yerleşmişti.

Komiser geldi, uzun uzun ve dikkatli bir şekilde işçilere baktı. Bütün çabalara karşın tıkanıklığın kalkmamasına şaşırıp kaldı.

Gece mehtap vardı. Nehrin arkasındaki köyde genç aylaklar yoğun sisten faydalanarak kaçamak yapmak istediler, kadınlarla birlikte sisin ardına saklandılar. Ancak hiç de umdukları gibi olmadı, çünkü köyün erkekleri onları kovaladı:

“Her gece harman yerine sigara içmeye geliyorsunuz, bir de yangın çıkarıyorsunuz, defolun buradan yabancılar!”

Delikanlılar bezmedi. Gece tatlı ve ılıktı. Kendilerine kaçamak arayan kadınlar ise eğlence için bir izbe kiraladılar ve gece yarısından sonra oraya eğlenmeye gittiler.

Tıkanıklığın yanında duran aylaklar uzun bir süre yatmaya gidemediler, kaçamak yapmaya gitmek için hazırlanan arkadaşlarıyla dalga geçtiler:

“Nereye çocuklar! Daha uzun süre burada kalacağız. Ormanda kütük çok, bari izbe yapalım. Kızları buraya getirin de hep beraber eğlenelim.”

“Sen evli değil misin? Karının kulağına gitsin de gör!”

Uzun köprü üzerinde, tam da sıkışıklığın olduğu yerden tüylü bir gölge fırladı. Tıkanıklığın üzeri köpükler yüzünden gri bir renk almıştı. Köpükler daha da yukarı yükseldi, rüzgâr ile birlikte döndü ve mavimsi ayın çıktığı havada uçuştu.

Şelalelerin altında, sıkışıklığın üzerinde küçük damlaların oluşturduğu mavi parlak sütun gökyüzüne doğru uzanıyordu. Uykulu tarlaların üzerinde bir baykuş yavaş ve maharetli bir şekilde uçuyordu. Bazen de çitin üzerine tünüyor, ıslık çalarak gagasını şaklatıyordu.

Şelaleler, yüzyıllardır bilinen aynı şarkıları mırıldanıyordu.

Komiser, çağlarcanın eğimli yerinde kalbi arada duraklayarak bekliyor, beyazımsı açık renkli suyun bulunduğu devasa alana uçsuz bucaksız bir şekilde çıkan uçurumun derinliğine bakıyor, sigara içiyor, dağın eteğindeki yangını ve tomruk sıkışıklığını seyrediyordu sakin sakin. Tepedeki hamama yaklaştı, nöbetçi ise görevini devretti. Daha sonra aylakların konaklamak için mutlu bir şekilde toplandığı tarafa indi ve ambardan yaşlı işçi başına seslendi: