18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Kardeş Sesler 2020 (страница 9)

18

UMUDA ÇEVİR YÜZÜNÜ

Bugün Pazar. Dün akşam, “Yarın erken kalkmam gerekmiyor.” diye düşünüyordum. Ama gel de sen bunu kurulmuş saat gibi kapımın önünde bekleyen iki kedime ve yatağın ayak ucunda kalkmam için homurdanan köpeğime anlat. Her ne kadar duymazlıktan gelsem de bu defa patileri ile kolumu, bacağımı tırmaladığı için mecburen kalkmam gerekti…

Balkona çıktım. “Oh! Mis gibi hava” diyerek temiz havayı ciğerlerime çekip yaşadığımıza bir kez daha şükrettim. Bahçedeki erik ağacımın çiçek açtığını “Bugüne kadar nasıl fark etmedim?” diye kendime şaştım. Kuş sesleri daha mı fazlaydı bugün, yoksa bana mı öyle gelmişti? Önce kapıda sabırsızlıkla bekleyen kedilerin mamalarını verdim. Merdivenlerden aşağıya inerek köpeğim Kira ile kısa bir gezintiye çıktım. Korona salgını yaşamı tehdit ettiği günden beri hayatımıza dair bir sürü yasaklar gelirken, Allah’tan henüz kısa yürüyüşlere çıkabilme imkânımız vardı.

Bizden üç ev ilerde, tam dondurmacının karşısında, iki katlı evin önündeki kırmızı boyalı banka oturmuş, dalgın dalgın düşünürken gördüm Ayşe Teyze’yi. Eşini seneler önce bir trafik kazasında kaybetmişti. İki oğlunu da evlendirince yalnız yaşamaya başlayan Ayşe Teyze, güler yüzlü ve hoş sohbet birisi olduğundan herkes gibi ben de severdim. Her karşılaştığımız da ayak üstü de olsa konuşurduk, onun da beni sevdiğini bilirdim. Öyle dalgın oturduğunu görüp te “Yanına uğramadan, geçip gitmek olmaz!” diyerek yanına yaklaştım.

–Hayırlı sabahlar Ayşe Teyze! Nasılsın, diye seslendim.

–Hayırlı sabahlar kızım, çok şükür bu günümüze! Ben iyiyim de canım çok sıkılıyor be kızım.

– Kötü bir şey yoktur inşallah!

–Yok, yavrum yok! Ama çocukları, torunları çok özledim. Şu Korona mı, her neyse yavrularıma hasret kaldım.

–Haklısın teyze, ama bu kötü günleri atlatabilmek için hep birlikte sabretmemiz lâzım, onlar senin iyiliğini düşündükleri için gelemiyorlardır. Bir şeye ihtiyacın olursa ben yine uğrarım, sen üzme kendini, dedim ve oradan ayrıldım.

Ayşe Teyze’ye öyle derken, aslında o ara benim yüreğimde de fırtınalar kopuyordu. Hasta babam her ne kadar biraz iyileşmeye başlamış olsa da aklım hep ondaydı. Gümrükler kapandığı için ziyaretine gidemiyordum. İspanya’da, salgının en yoğun olduğu şehirlerden birinde yaşayan büyük oğluma, ne “Gel!” diyebiliyordum ne de ben yanına gidebiliyordum. Diğer oğlum bizden yirmi kilometre uzaklıkta olmasına rağmen, o da bize bir zararı olur diye sık gelmek istemiyordu. Geldiğinde sıkıca sarılamıyordum, öpüp koklayamıyordum, kokusunu içime çekemiyordum doyasıya. Kızım, bir taraftan jimnastik dersi verdiği öğrencileri ile internet bağlantısı kurup sporlarını yaptırırken, diğer taraftan kendi tezini hazırlamaya uğraşıyordu. Onunla bazen kahvaltıda, bazen akşamları izlediğimiz filmlerle unutmaya çalışıyorduk yalnızlığımızı. Ara ara duygulandığım zamanlar ağlamak istiyordum ama buna da boğazımda takılıp kalan yumrular engel oluyordu. Sevdiklerime ulaşamayıp, onlara sarılamadıktan ve hatta duygulandığımda ağlayamadıktan sonra özgür olmanın ne anlamı vardı ki? Açık hava hapishanesinde gibi hissediyordum kendimi. Hep tedirgin ve bendeki beni tamamlayamayan eksik bir yanım vardı. Yarın ne olacaktı? Acaba sonraki günler de bizi daha neler bekliyordu?

Aslında evcimen biriydim, evimde olmak beni o kadar rahatsız etmiyordu. Ama dışarı her çıkışımda kapanan kepenklerin, çoğu boş geçen belediye otobüslerinin, ıssız yol ve çocuk bahçelerinin, eczane önündeki aralıklı sıralanmaların daha da arttığını gördüm. Felâketin soğuk nefesini her gün ensemde hisseder oldum. Evet, korkuyordum. Babamı, sevdiklerimi bir daha görememekten, yavrularıma bir daha sıkıca sarılamamaktan, onları doyasıya öpüp koklayamamaktan korkuyordum. Boşa geçirdiğim her dakikanın hesaplaşmasını yapıyordum kendimle. Üzdüğümden çok üzüldüğüm, kırdığımdan çok kırıldığım, ağlattığımdan çok ağladığım o zamanları keşke geri getirebilseydim. Ya da ileriyi daha iyi görebilseydim…

Hayatı boyunca özgürlüğü savunan ben, kafese kapatılmış bir kuş gibiydim. Basbayağı tutukluydum işte… Öyle veya böyle, insanın kendi kendisiyle hesaplaşacağı gün de geliyordu demek.

Başımı kaldırıp, masmavi gökyüzüne baktım. Dün kara bulutlarla kaplanan gökyüzünde, bugün güneş sıcacık kolları ile etrafa âdeta umut saçıyordu. Kafamı, bu zamana kadar gömdüğüm kumlardan çıkarmaya karar verdim. Belki evde tutukluydum, belki bir süre sevdiklerime dokunamayacak, onları koklayıp, öpemeyecektim. Ama biliyordum ki ben iyi olursam sevdiklerimde iyi olacaklardı, ben onlara ihtiyaçları olan enerjiyi, umudu verebilirdim. Belki de yeniden sevmeyi öğrenerek, affedebilmenin erdemine erişeceğimiz gün, bu gündü. Bir sokak çocuğunun başını okşadığımızda, o ışıl ışıl bakan gözlerindeki ışık, sokakta aç ve susuz kalmış can dostlarımıza vereceğimiz bir tas su, bir lokma ekmek bize merhametli olmayı yeniden öğretebilirdi.

Herkesin hayatı zaten zor geçerken, şu Korona denen salgının benim ruhumu da esir almasına izin veremezdim…

(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi, Nisan 2020)

GEÇMEYEN GEÇMİŞ

Kahvemi alıp balkondaki sallanan koltuğuma doğru ilerlerken güneş de aydınlatıcı sıcaklığını toplayıp, yavaş yavaş tepelerin arkasında kaybolmaya başlamıştı. Tatlı bir kızıllık kaplamıştı ufku. Ne kadar huzur vericiydi bugün her şey. Güneş, çocuklar ve torunlar… İşte tam da benim aradığım buydu.

Elimdeki kahveyi koltuğun yanında duran sehpaya bırakarak oturdum. Derin bir iç çekerek, elimdeki son yazdığım notlara bir göz attım.

“Başardım, evet ben, bunu da başardım.” diye kendi kendimle bir kez daha gurur duydum. Bugüne kadar hiçbir işten zor diye kaçmamış, “Ben bunu yapamam.” dememiştim. Sorumluluklarımın her zaman bilincindeydim. Aldığım tüm kararların ve verdiğim sözlerin arkasında durarak bugünlerime kavuşmuştum.

Duygu ve düşüncelerimin tam dokunaklı bir noktasında bir ses duyarak geri döndüm. Yedi yaşındaki torunum Işıl’ın, elinde gelinimin hazırlamış olduğu tabaktaki meyveleri düşürmekten korkarcasına dikkatli adımlarla bana doğru yaklaştığını gördüm. Bütün gün dışarda oynadığından kızaran yüzünü tatlı bir gülümseme kaplamıştı. Tabağı elinden aldım, masaya bıraktım. Kollarımı açarak:

“Sarıl bakalım babaanneye!” dedim. Gelip kollarıma bıraktı kendini, sarıldım sıkıca, öptüm kokladım. Ne güzel de kokuyordu yavrum, tıpkı yeni açan bir çiçek gibi! Yavaşça başını kaldırdı, o adı gibi ışıl ışıl bakan gözlerini gözlerime dikti.

“Babaanne! Çok mu yoruldun? Babam dedi ki: Sen dün gece çok az uyuduğun için bugün seni yormayacakmışız.”

Kucağımda, merakla benden gelecek cevabı beklediğini fark ettim. Elini avuçlarımın içine alarak bir daha öptüm.

“Ben iyiyim yavrum, merak etme!” dedim. Gözleri parladı.

“O zaman bana senden bir hikâye anlatır mısın babaanne?”

“Tabii ki anlatırım yavrum, gel şöyle yanıma otur bakalım.”

“Bundan seneler önce okulunu çok seven, büyüdüğünde öğretmen olmak isteyen bir kız varmış. Ortaokulun sonunda ailesi çok uzakta olduğu için okulunu bırakıp, yabancı ülkede yaşayan ailesinin yanına gitmek zorunda kalmış. Yabancı dil de bilmediğinden okulunu tamamlayıp öğretmen olamamış. Senelerce bunun üzüntüsünü gittiği her yerde yüreğinde taşımış. Evlenmiş, çocukları olmuş. Bundan sonra kendini çocuklarına adamış. Öğrencilerine öğretmek istediği her şeyi çocuklarına öğretmiş. Onların ellerinden tutup, bazılarının şaşırarak, bazılarının tebessümlü bakışları altında, ana vatanından uzak bir ülkede el ele gezerken sesli sesli ülkemizin marşlarını söyletmiş. Yüreğinden koparamadığı memleket aşkını, kültürünü, öğrenme ve öğretme duygusu ile birleştirip çocuklarına yaşatmak istemiş. Günler günleri, aylar ayları kovalamış, zaman su olup akmış. Yaşadığı tüm zorlukları, önüne çıkarılan tüm engelleri korkmadan, umudunu kaybetmeden ve asla vazgeçmeden atlatmayı başarmış. Ama içindeki okuma, yazma isteğini hiç kaybetmemiş. Ortaokulda başlayıp, evlendikten sonra uzun bir süre ara verdiği şiir dünyasına dönmüş yeniden. Yazmak, daha çok yazmak istemiş. Geçmişini unutmak istemediği gibi, çocuklarına ve gelecek nesillere bir ışık, bir iz bırakmak istiyormuş.”

“Kızım, bana bir bardak su getirebilir misin?”

Işıl’ım koltuktan atlayıp mutfağa doğru koşarken, ben de gözümde biriken yaşları siliyordum. Döndüğünde uzattığı sudan birkaç yudum alarak kaldığım yerden devam ettim.

“Bir gün birkaç arkadaş toplanıp şehir kütüphanesine kültürel bir gezi düzenlemişler. Çok ilgisini çekmiş gördükleri. Dünden ve bugünden birçok eserlerin duvarlarda sergilenmiş olduğunu görmüş. Ama en çok dikkatini çeken şey “Avrupa’daki Göçmen Türkleri” anlatan küçük bir bölümmüş. Dakikalarca başından ayrılamamış, en küçük noktasına kadar okumuş. Bir boşluk hissetmiş içinde. Bir eksiklik duymuş hayatında. Bugüne kadar hayatı hiç sorgulamadığını düşünmüş. Bir şehir kütüphanesinin küçücük bir duvarına sığdırılmış bu hayatları merak etmiş ve bir şekilde bu hayatlara ulaşıp onların geçmişlerine dokunabilmeyi istemiş. Birkaç yazı denemesinden sonra bırakmış, başaramamış. Çünkü eğitimine devam edemediği için yeterli birikimi yokmuş. İşte, tam bu boşlukta tanışmış “Kuray Yazarlık Atölyesi” ile. Fazla düşünmeden katılmaya karar vermiş. Çünkü beyni öğrenmeye, bilgiye açmış hâlâ, amacına ulaşabilmek, o insanların hayatlarına bir nebze olsun dokunabilmek için önce bilgiye doyması gerekiyormuş. Titiz bir çalışma ve öğretmenleri sayesinde çok güzel yazılar yazmaya başlamış. Kelime dağarcığı ile bilgi hazinesi de büyüdükçe büyümüş. Yazıları bulunduğu bölgenin sınırlarını aşarak Türkiye dahilinde de aranılıp, en çok okunan eserler arasında yerini almış. En son Avrupa’daki göçmenleri anlatan kitabı “Geçmeyen Geçmiş” kütüphanelerde yerini alırken, her evde de okunan bir kitap olmuş.