реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – 60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi (страница 8)

18

“1. Şahıs, yer ve hadiseler hakkında anlatılırlar.

2. Anlatılanların inandırıcılık vasfı vardır.

3. Umumiyetle şahıs ve hadiselerde tabiatüstü olma vasfı görülür.

4. Efsanelerin belli bir şekli yoktur. Kısa ve konuşma diline yer verilen anlatmalardır.” (s. 10)

Belirtilen söz konusu hususlar diğer efsane tanımlarında yer alan özelliklere az veya çok temas eder. Birçok bakımdan masal, halk hikâyesi, mit vb. sözlü türlere yakınlığı olan efsaneleri bu özellikleri ile tanımak mümkündür. “Kızbike-Kız Kulesi” de anlatanın ve dinleyenin inandığı ya da inanmak istediği bir hikâye temeline dayanır. Tıpkı klasik hikâye tanımında olduğu gibi anlatının temelinde olmuş ya da olabilecek bir olay vardır. Bu yönüyle de çağdaş yazarların folklorik malzemeden beslenirken en çok tercih ettikleri anlatılar arasında efsanelerin olduğunu söylemek mümkündür. Efsaneler, bünyesindeki tahkiye ile sürükleyici bir olay örgüsü imkânı sunarken, esas alınan edebî türün etnografik imkânını ve hatta şifahi üslûbun lezzetini de okura sunabilir. Azize Caferzâde’nin Kızbike Hikâyesi ile ortaya koyduğu edebî üretim de bu bağlamda anlam kazanır. Türk Edebiyatında Sabahattin Ali’nin “Hasan Boğuldu” hikâyesi, Yaşar Kemal’in “Ağrı Dağı”, “Bin Boğalar Efsanesi” gibi üretimleri de edebî türler arası etkileşimler bakımından bu duruma örnek teşkil eden hikâyelerdendir. Azerbaycan Edebiyatı’nda ise Azize Caferzâde bu tarz bir yönelimi, derin halkbilim alt yapısı ile edebî üretiminin önemli bir bölümünü teşkil edecek şekilde gerçekleştirmiştir.

Azize Caferzâde’nin Kızbike-Kız Kulesi hikâyesi şifahi halk edebiyatı tesirinde üretilen edebî eserlerinin tipik örneklerinden biridir. Caferzâde’nin folklorik kaynaklardan beslenmesi Kızbike-Kız Kulesi hikâyesinde olduğu gibi yalnızca şifahi edebî türlerden istifade ile kendisini göstermez. Yazarın hikâye ve romanlarında kullandığı dil ve üslup özelliklerinde de şifahi gelenek tesiri yoğun bir şekilde kendisini hissettirir. Bu bağlamda gerek biyografik ve tarihî romanlarında gerekse etnografik temele dayanan hikâyelerindeki üslûbunu belirleyen husus, şifahi anlatı dilinden kaynaklanan bir üslûptur. Okuyucuyla konuşur gibi samimi bir hava tesis eden bu üslûpta “nağıllarda deyerler ki heee” gibi konuşma cümleleri de hikâyeye başarıyla monte edilir ve bu öğeler metnin genelindeki hava ile bir bütünlük oluşturur (Әliyeva, 2000, s. 94-101). Onun düzyazılarındaki sade ve açıklığı, diyalektik zenginliği de yine halk edebiyatından beslenen edebî yaratıcılığının karakteristik özelliklerinden biridir. Bir başka ifade ile Azerbaycan kültürünü onun eserlerinde tüm renkleriyle görmek mümkündür. Azerbaycan’ın maddi ve manevi tarihini tanımak noktasında Caferzâdenin hikâye ve romanları güçlü birer edebî kaynak hüviyetine sahiptir.

Yazarı tarafından “Anlatıldığına göre…” ifadesiyle başlatılan hikâye, sözlü anlatı türlerinden biri üzerinde teşkil edildiğini deklare eder. Yazar Caferzâde için böyle bir kullanımın başka işlevleri de olduğunu belirten Asife Aliyeva (2000), bu tarz masal cümlelerinin Caferzâde üslubundaki yerine dâir şu düşünceleri ifade eder:

“Tasvir ve nakledilen hadiselerin başlangıcı ve sonu için anahtar rolü oynar. Olgu ve olayların doğruluğuna okuyucu inandırır.

Paralel yahut çok zincirli olay örgüsünün işlenişinde geçiş işlevini görür. Bedii eserin diline bütünlükte ruhuna sadelik halkîlik aşılar” (s. 96).

Kızbike-Kız Kulesi hikâyesinin ilk cümlesinden itibaren kendisini hissettiren halk edebiyatı tesirini eserin sonunda verilen “bayatı” ile görmek de mümkündür. Bu hikâye sonundaki ilave metin, bazı yazarların metin sonunda yer verdikleri türden bir montaj tekniği değildir. Caferzâde’nin hikâyeyi bir bayatı ile sonlandırması onun birçok eserinde görülebilen bir üslup özelliğidir. Metnin sonunda yer alan bayatı da Kız Kulesi hakkında söylenmiş bir bayatıdır ve bir bakıma hikâyenin şiir tarzında sunulmuş bir özetini ihtiva eder:

“Əziziyəm qız qala, Tikdiribən qız qala. Namərd oğullar ölə, Vətən üçün qız qala”

Hikâyede anlatılanları kısaca özetleyecek olursak olay örgüsünün birbirine âşık iki gencin iki düşman taraf arasında kalması üzerine şekillendiğini söyleyebiliriz. Belirtilmeyen bir zamanda hikâyedeki ülkenin hükümdarı ölür ve yerine kimin geçeceği meselesi ortaya çıkar. Ülkenin aksakalları ve sözü dinlenenleri ölen hanın oğlu akıl ve cesaret noktasında yetersiz olduğu için aklı ve cesareti ile ün kazanmış “Kuşlu” isminde bir başka genci tahta çıkarırlar. Ölen hanın oğlu Kuzey’e de kıymazlar ve onu yetişmesi için Kuşlu Han’ın yanına verirler. Ancak Kuzey bu durum karşısında içten içe kıskançlık ve kin besler. Kuşlu Han’ın bir kızı ve Kuzey’in de bir oğlu olur. Bu çocuklara ülkenin aksakalı Kızılkaya tarafından Kızbike ve Ayaz isimleri verilir. Kızbike ve Ayaz çocukluktan itibaren bir arada büyürler ve birbirlerine küçük yaşlardan itibaren büyük bir aşkla bağlanırlar.

Günün birinde Kuşlu Han hastalanınca Kuzey tahta geçebilmek ümidiyle ihanete kalkışır. Oğlu Ayaz bu fikre sıcak bakmaz ama Kuzey, oğlunu “aslında bu ülkenin vârisi biziz” diyerek kandırır. Ayaz, Kızbike’ye bu suretle daha kolay kavuşacağını da düşünerek babasının bu ihânetine ortak olur. Hâdise ülkenin aksakalları tarafından haber alınır ve Kuzey ülkeden gönderilir. Elbette Ayaz da. Sevgililer için artık ayrılık yılları başlamış ancak aşkları giderek büyümüştür. Kaçak durumdaki Kuzey diğer ülkelerden de yardım alarak Kuşlu Han’ın ülkesine bu kez daha güçlü bir şekilde saldırır. Kuşlu Han iyileşmiş ve bu saldırıya karşılık vermiştir. Kuşlu ve Kuzey savaşta karşı karşıya geldiğinde Kuzey, Kuşlu Han’ın karşısına kendisi yerine oğlunu çıkartır. Ayaz babasından öğrendiği bir dövüş hilesi ile Kuşlu’yu namertçe öldürür. Kuşlu Han ve ülkesinin mağlup olacağı düşünülürken erkek dövüşçü kıyafetleri içerisinde kendisini gizleyerek savaş meydanına gelen Kızbike savaşın seyrini değiştirir. Ayaz hariç düşman askerlerini kılıçtan geçirir. Bu sırrı ile yaşayan Kızbike bir taraftan da ateşgâhta ibadetine devam etmektedir. Kızbike’nin kendi halkı da savaş meydanlarında bir anda zuhur ederek düşmanları dağıtan bu cengâverin Kızbike olduğunu bilmez.

Hikâyenin sonuna doğru Kızbike, aksakal Kızılkaya ve diğer ileri gelenlerden ülke savunmasının güçlendirilmesi için yüce bir kule inşa edilmesini ister ve kulenin yapımına başlanır. Ateşgâhın ortasında inşa edilen bu mabette Ayaz ve Kızbike son kez karşılaşırlar ama Kızbike Ayaz’ı kendi ülkesinde ifşâ ederek ölümüne sebep olmak istemez. Ayaz daha da güçlenerek bu kez kuleyi fethetmek üzere yeniden saldırır. Kızbike ise aşkıyla vatanı arasında iyice sıkışmıştır. Son saldırıda Ayaz’ı öldürmeye mecbur kalır ancak;“Ben sensiz yaşayamayacağım. Ama vatanıma ihanet eden sen de olsan, kalbim de olsa onu kesip atarım, gözlerim olsa onları oyup çıkarırım. Bu sensin, sevdiğim, sensin!” (Caferzade, 2020, s. 47) sözleriyle kendi canına da kıyacağını söyler. Ayaz’ın ölümü sonrasında düşman askerleri Kızbike’yi takip ederek kuleye kadar kovalar. Kızbike dövüşe dövüşe kulenin üstüne çıkar ve düşman askeri tarafından öldürülmektense kuleden aşağı atlayarak kendi canına kıyar. Bu esnada Kızılkaya ve askerler de Ayaz’ın ordusunu püskürtmüştür. Ülke kurtulur ancak Kızbike’nin aslında kim olduğu ve canına neden kıydığı da ölümüyle birlikte anlaşılır. Bunun üzerine ülkenin yaşlı kadınları, kız ve gelinleri gelerek, örtüsü yüzünden açılmış, saçları dağılmış, ateşler kızı Kızbike’ye gelinlik kıyafetini giydirerek defin için hazırlarlar. O esnada söylenen bayatı ile hikâye sona erdirilir:

“Əziziyəm qız qala, Tikdiribən qız qala. Namərd oğullar ölə, Vətən üçün qız qala” 6

Hikâyede anlatım hakim bakış açılı üçüncü tekil (O) anlatıcı dilinden gerçekleştirilir. Anlatıcı, anlattığı olayların dışında durduğu ve gören durumunda olduğu için bu anlatıcı tipi ilâhî/tanrısal bir bakış açısına sahiptir; yeri geldiğinde kahramanların duygularını ya da ileride olabilecek olayları belirtmekten de geri durmaz. Anlatım üçüncü tekil şahıs ağzıyla ve yazarın dili kullanılarak gerçekleştirildiği için hikâyedeki anlatıcıya “yazar-anlatıcı” da demek mümkündür.

Kızbike-Kız Kulesi hikâyesinde gördüğümüz bu anlatıcı tipi anlatma esasına dayalı sözlü türlerin anlatıcılarına büyük oranda benzer ve köken itibariyle de ilâhî bakış açısı, destandan romana geçmiş bir unsurdur. Şifahi anlatmalarda dinleyicilerin karşısına somut bir varlık olarak çıkan bu anlatıcı tipi yerini Kızbike hikâyesinde Azize Caferzâde’nin manevi şahsına bırakır. Bir bakıma Caferzâde hikâyede gölge bir anlatıcıdır ve şahs-ı manevisi ile okurun karşısında kendisini var eder. Bu anlatıcı “Anlatıldığına göre eski zamanlarda bu yerlerde zalim bir hükümdar yaşardı” diyerek söze başlar; “Kızbike’nin gönlü bin yerden yaralanmıştı. Ayrılık Kızbike’yi kavururdu” sözleriyle kahramanın ruhundan haber verir; “Ülkemizin büyükleri ‘düşmandan dost olmaz’ demişler” sözleriyle okuyucusuna öğütler ve hulâsa “ülkenin namuslu kızı, alınmaz kule gibi sağlam çıktı” diyerek kendi fikriyatını izhar etmekten de geri durmaz; samimi ve içten bir masal anası gibi kendisini okura sevdirir (Caferzade, 2020, s. 45, 47). Hikâyede kullanılan dil yalın, açık, anlaşılır bir konuşma Türkçesidir. Yer yer bir şifahi edebiyat anlatıcısından izler taşıyan anlatım zarif ve işlek bir tarzda gerçekleştirilmiş ve bu itibarla da hikâyede belirgin bir akıcılık yakalanmıştır.