Анонимный автор – 60'lardan Günümüze Azerbaycan Hikâyesi (страница 15)
Pençesi keskin, eli kemikli görmüştüm ben onu, ölümü. Bir yapışırsa bırakmazdı.
Bu ölüm şimdi annemin etrafında dolanıyordu, annemin yanındaydı. Hem ruhtu hem de kanlı canlı biri.
Gitmeyeceğim.
Durdum ve yerimden kımıldamadım.
Taş gibi sustum, kaya misali lal oldum.
Birden “o” (kimdi bu “o”; ölüm mü? Annem mi?, hem “o” hem de “o”. Çünkü “onlar” benim korkularımda birleşmişti.) yakamdan tuttu! Aniden bana: “Haydi sen de gel, gidelim!” dedi!
İstemiyorum!
Gitmeyeceğim!
Evet korkuyorum!!!
Ahmak, vahşi korku!
Taş devri adamı, ilkel…
İlk kaygım…
Bir yıla yakın devam etti benim bu ilk kaygım…
Sokağımızın yokuşu anneme eziyet vermeye başladı, iş dönüşünde kendi başına çıkamadı.
Bir de karanlık…
Sokaklar akşam karanlığa gark oluyor, hiçbir ışık görünmüyor, çünkü savaş vardı.
Karanlık sokaklar pek tekin değildi, dehşete bile düşürebilir, çünkü savaş vardı… Asıl olan ise kalp, kalbin günden güne şiddetlenen hastalığı. Annemle yan yana yürürken kalbinin çarpıntısını duyuyorum. Sanki, annemin kalbini görüyordum, daralıyor, göğsüne sığmıyor ve temiz havaya muhtaç kalmış, hava yetmiyor, kanı vücutta dolaştırmaya gücü yetmiyor. Sanki birden duracak ya da patlayacak… Göğüs de daralıyor, kalbi sıkıyor, kalp bu sineye sığmıyor ki, sığamıyor!..
Annem, hemşire olarak çalıştığı doğum evinden çıkarken ben onu kapıda karşılıyorum. Kolumdan tutup bana yaslanarak yavaş yavaş yürüyoruz. Önceden taşlarından bile iyot kokusu gelen doğum evi binasını ve küçük bahçesini çevreleyen demir parmaklıkların yanından geçiyoruz. Köşeyi dönüp, dar Basin Sokağı’ndan tramvaya biniyoruz ve bu üç numaralı tramvay bizi gürültüler içinde getiriyor ve tozlu, topraklı Bazar Sokağı’nda indiriyor.
Ve bütün zorluklar işte bu tramvaydan sonraydı: Sokağımızın yokuşu.
Ağır ağır, yavaş yavaş yukarı çıkıyoruz. Kör pencereli, tek katlı evlerin arasından. Sokak dardır. Duvarlara dokunarak, tutunarak bir köşeyi geçtik. Eski iki katlı evin kapısında annem duraklıyor. Karanlık gecede onun mavileşen, rengini kaybetmiş dudaklarını görüyorum sanki. Bir şeyler demek istiyor ama nefesi yetmiyor ki sözleri birbiri ardınca sıralasın, konuşsun. Çaresiz kalıp başını öne eğiyor, elini evin oyulmuş, rüzgârdan ve zamandan pütürleşmiş duvarına dayıyor. Ben de yanındayım, biraz geri çekilmişim ki havası artsın, benim yakın durmam onu daraltmasın, kalbini sıkmasın… Yüreğinin çarpıntısını da net olarak duyuyorum… Az kalsın ağzından fırlayıp yere düşecek… Epey gelmişiz, evimize ulaşmamıza sadece bir köşe kalmış. Annem başını öne eğiyor, kendisini cesaretlendirdiğini, kalbini yüreklendirdiğini, içine telkin ettiğini, ona geçmişi hatırlatıp: “Ey kalbim! sen böyle değildin” dediğini hissediyorum. “Bir zamanlar sen bu yokuşu bir nefeste çıkardın, şimdi ne oldu sana, ey yürek!!” “Beni neden böyle üzüyorsun, nedir benim suçum, ey yürek!” Fırça atıyor, ancak aklı artık bu yokuşta değil, merdivenlerdedir, ikinci kata bizi çıkaracak olan merdivenlerde! Anneme; “sorun değil, onu da geçeriz, hiç darlanma, yeter ki evimize ulaşalım!…” diyorum.
Tekrar yavaş yavaş, aheste aheste gidiyoruz. Ben bilerek bir adım geride duruyorum, kasten adımlarımı yavaş atıyorum ki, o da acele etmesin, benim de yorulduğumu zannetsin. Sansın ki yalnızca kendisi acele ediyor, durup bir az dinlenebilir, niye, neden acele ediyor?..
İkinci ve sonuncu sokağı geçiyoruz, işte, bizim sokak!.. Duvarları dairemsi, taşları pembeye çalan, rengi karanlıkta bile görünen evim; yüksek, demir büyük kapımız… Baku’da ne kadar çok demir var: Kapılar, çitler, pencere demirleri!.. Bu kapıdan merdivenlere kadar olan yol, yani avlunun içi, o kadar da rahat değil, korku vericidir, insanı devirecek çukurları, tehlikeli tümsek ve uçurumları var; demem o ki, aceleye gerek yok, adımlarını dikkatli at… Ama ben bu kısa yolun bütün sırlarına vâkıfım, gözüm kapalı geçerim, adımlarımı nerede uzun nerede kısa atacağımı bilirim. Bak burası çukurdur, burada ise bodruma giden bir merdiven var, kimse düşmesin diye başına taş koymuşlar. Burada su birikmiş, çünkü musluğu iyi sıkmamışlar, ah bizim şu musluğumuz! Atlayarak geçmek lazım, burada ise biraz sağa dönmek gerek, çünkü bir tepecik var. Sonra ise, biraz sola ve iki adım atıp elini uzatırsan elin merdivenin tırabzanlarına değecek… Ama merdivene daha var: Avludaki lağım mazgalının demir kapağı biraz diktir, onu öyle bir geçmek lazım ki ayağın takılmasın…
İşte, nihayet merdiven tırabzanları. Annem bir köşeden tutunuyor ve yine duruyor, hızlı hızlı nefes alıyor, adeta gücünü topluyor. Otuz taş basamak! Ha gayret!.. Yalnızca otuz! Ne az ne çok… Taşların ortası çukurlaşmış, bizim adımlarımız, bizden öncekilerin adımları yıllar boyu, günler boyu bu taşları yalaya yalaya, sürte sürte oymuş…
Evde annem hemen kendisine gelirdi, ne de olsa evdeydi artık!.. Sevdiği üstü meşin “yatak”a oturur, gözlerini biraz yumar ve dinlenirdi. Ayaklarındaki ağırlık çekilir, bütün vücudu kalbine hizmet ederdi ki kalbi dinlensin, sinesine vurup dağıtmasın… Kaburgalar ince, derisi de kâağıt gibi nazik, açık kestane renginde, biraz esmerce, benimki gibi.
Yürek ne yapsın, ona temiz hava lazımdır, “öz” lazımdır…
Yalnızca bunlar mı?..
İlk öfkem.
Artık biraz dinse de soğusa da geçmemiş benim ilk öfkem, belki artık bir öfke değil, yalnızca düşüncedir? İnsan zarafetiyle ilgili öfkeye benzer bir duygu mudur? Bir his midir?..
Bazen annemin dayısı Abdul adındaki kişi ile karşılaşıyorum. İhtiyarlık iğne ipliğe çevirmiş. Sürekli öksürüyor, öksürüğü de kupkuru. Acıdım ona, çünkü yaşlılıktan kendisini zor gezdiriyor. Hal hatır sorduk, ne de olsa akraba, annemin seksen yaşındaki biricik dayısı…
Şehre çok nadir zamanlarda gelir, bağda yaşar, babadan kalma bir bağ evinde… Asmalar, incir ağaçları, toprağın ve bağın ortasında devasa kara dut ağacı. Ağacın yaşı bir asrı geçkin ama yine de sapasağlam, buraların en büyük ağacı… Dutu da tatlı, hâlen tadı damağımdadır iri, içi ballı tanelerin… Daha çok annemin dayısının oğlunu görüyorum, Akif’i. İşi gücü belli değil, Kâh bir pejmürde kılığında kâh damat gibi, tuzu kuru keyfi gıcırında. Gördüğümde babası aklıma gelir, kalbimde öfkeye benzer bir şeyler kıpırdanır. Akrabalara has selamlaşıyoruz, havadan sudan konuşup hal-hatır soruyoruz! Gelecek sefere, bir dahaki görüşmeye kadar!..
O yıl savaş, nihayet, galibiyet ile sonuçlandı… Cebimiz boş, anneme ise dinlenmek hava su gibi lazım! Yazı şehirde geçirmek olmaz, sıcaktan pişip yanar. Hasta bir kalple seyahate çıkmak da zordur, nereye gideceksin? Nasıl?.. Kalbe üzüm lazımdır, dut lazımdır; ak ya da kara!
Öz dayısına ağız açtı. Durumları fena değil, geliri güzel. Şehir merkezinde bakkal dükkânında çalışıyor. Geçen yıl savaşın kızıştığı zamanlarda, bağdaki güzel, iki katlı evini tamir ettirebildiler.
Ağız açtı.
Hayır hayır, sohbet ikinci kattaki odalardan açılmadı. Dutu da bedava yemeyeceğiz, inciri de. Bize küçücük bir oda lazım, hangi odayı kastettiğimi biliyor musunuz? Merdivenin altındaki, sokağa bakan ufacık pencereli, kuyuya yakın oda. Bu odada evden kimse kalmıyor, burada yalnız ekim dikim işlerine yarayan alet edevat benzeri şeyler var, bunları odun ambarına koymak da mümkün…
Abdul denilen adam suratını astı, karısına baktı… Karısının yüzünde zaten hep bir hoşnutsuzluk vardı, sanırsın, ya patlıcan turşusu yiyor ya limon dilimine gözü kaymış veyahut yağ bağlamış boğazını sivrisinekler dalamış. Sesi de yüz ifadesine uygun, konuşurken sanki ağladı ağlayacak, incinmiş, şikâyet eder gibi.
Annem dayısının hanımı ağzını açarsa ricamızın reddedileceğini anlamış olmalı ki o konuşmadan önce “Odayı bedava istemiyorum.” dedi. Para konusu açılınca çok şaşırdım, çünkü paramızın olmadığını biliyordum.
Akrabam konuşmaya başladı: Annemin dayısı!
Dedi ki: “Odayı başkasına söz verdik. (Adını söyledi, uzun uzadıya onun hakkında konuştu, ‘aksakal bir adamdır’, ‘mümin bir kişidir’, ‘kableyidir’18 ve saire…). Hatta paranın bir kısmını aldık (üç basamaklı bir sayı zikredildi). Tabii çok büyük bir para değil ama yine de paradır, ayrıca harcandı bile, maaşa ise daha çok çok var…”
Annem: “Parasını iade ederiz” diyor, yani annemin vereceği parayı dayısı hemen mümin kişiye iade eder.
Dayı sözünü bitirince, dayının karısı başladı: “Mevzu ‘kapora’ ile ilgili değil, paranın tamamı üzerinedir. Alacağımız parayı da şimdiden borca girip tamamını harcadık, rençber tutup parayı önceden ödedik ki kaçıp gitmesin. Bahçe işi ağırdır; asmalar vs. onların üzümünü de almayacağız! Dut ağacı, dutu elbette parasız bile yiyebiliriz, ne de olsa akrabayız.”
Annem “Bütün parayı ödeyelim…” diyordu.
“Paramız var mı?!” Neden “Yahu dayımsın, böyle akrabalık olur mu?” demiyordu?!
Annem de parayı düşünüyordu: Değerli şalını, babamın ilk hediyesini satar, yüzüğünü rehine bırakır, bir şekilde toplardı bu parayı, yeter ki anlaşabilsinler.
Susup sohbete karışmak istemiyordum, çünkü annem sinirlenir, bakışımla yanan yüreğimin korlarını akrabalarıma saçarım. Ancak annemin dayısı bunu görmüyor, hiddetimi görmezden geliyordu.
O yaz annemin son yazı idi…
Yine de ilk günler bağ havası anneme iyi geldi. Kendisine birden bire iyi hissetmeye başladı. Hatta bir defasında benim yardımım olmadan dağcı bastonuyla ikinci kata çıktı. Merdivenlerden değil, merdivenin kenarından birazcık dışarı taşan taşlardan tutuna tutuna, benim gösterdiğim gibi acele etmeden yukarı tırmandı. Sonra elini uzatıp balkonun tırabzanlarından geçti, diğer tarafa, balkona çıktı. Öyle mutluydu ki!.. Balkondan denize doğru bakıyordu; masmavi, ipek gibi ışıldayan denize hasretle, umutla baktı!.. Sonra başını eğip yukarıdan aşağı beni süzdü. Gülümsedi saçını düzeltip. Tekrar yüzünü denize doğru çevirdi; engin, müşfik, ılık sulu, yumuşak kumlu denizin seyrine daldı. Doymadı da doymadı.