Анна Франк – Anne Frank'ın Hatıra Defteri (страница 3)
O akşam, ödevimin tamamını bitirdikten sonra, yazdığım şeyle ilgili bir bölüm dikkatimi çekti. Kalemi dişlerimin arasında gezdirirken bu konuyla ilgili kafa yormaya başladım. Herkes lafı döndürür dolaştırır ya da herkes süslü kelimeler kullanır ama önemli olan bahsettiğin konunun gerekliliğini kanıtlayacak tartışmalar öne sürmek. Düşündüm, düşündüm… Aniden kafamda bir ampul belirdi. Bay Keesing’in bana verdiği ödev için gerekli olan üç sayfanın üçünü de doldurdum. Bundan oldukça memnundum. Konuşkanlığın, kadınların bir davranış tarzı olduğundan, bunu bastırmaya çalıştığımdan, kendimi bildim bileli annemin de çok konuştuğundan ve bunun kalıtımsal olduğundan bahsettim.
Bay Keesing yazıma bayağı bir güldü. O gün yine konuşmayı bırakamayınca ikinci ödev de kaçınılmaz oldu. Bu seferki ödevim “İflah Olmaz Bir Çenebaz” olmuştu. Bununla ilgili de bir sürü şey yazdım ve Bay Keesing iki ders boyunca hiçbir şekilde söylenmedi. Fakat üçüncü ders esnasında sabrı son raddeye geldi ve şunları söyledi: “Anne Frank! Sınıfta konuştuğun için sana şu başlıkla ilgili yazı yazma cezası veriyorum: ‘Vakvak etti Bayan Laklak.’ ”
Sınıftakiler bir kahkaha patlattı. Gevezelikle ilgili yazı yazmaktan beynim yorulmuş olsa da ben de çok güldüm buna. Başka bir şey bulmalıydım, daha özgün bir şey. Şiir yazmakta iyi olan arkadaşım Sanne, konuyu baştan sona şiirsel bir şekilde yazma önerisinde bulundu. Mutluluktan havalara uçtum bunu duyunca. Keesing, bu konuyu seçerek benimle oyun oynuyordu ama ben ona altından kalkamayacağı bir şey yapacaktım şimdi. Şiirimi bitirmiştim ve harika olmuştu. Anne ördek, baba kuğu ve çok vakladıkları için babaları tarafından öldüresiye dövülen üç küçük ördekçikti konusu. Allah’tan, Keesing’in espri anlayışı vardı. Şiiri, hem kendi yorumunu ekleyerek bizim sınıfa hem de başka sınıflara okudu. O gün bu gündür ne konuşmama bir laf edildi ne de fazladan ödevler aldım. Hatta tam tersi, Keesing bu sıralar espriler de yapıyor.
24 Haziran 1942, Çarşamba
Sevgili Kitty, Bugün hava aşırı sıcak. Herkes oflayıp pufluyor. Bu sıcakta her yere yürümek zorundayım. Tramvayın ne kadar güzel olduğunu şimdi fark ediyorum ama bize şu an lüks gelen bu tramvaylara Yahudi olduğumuz için binemiyoruz. Ayaklarımız bizi idare edermiş. Önceki gün öğle vakti, Jan Luykenstraat’ta dişçi randevum vardı.
Okuldan oraya gitmek ölüm gibiydi. O gün, öğleden sonra neredeyse uyuyakalacaktım. Neyse ki insanlar seni öyle gördüğünde bir şeyler içmeyi teklif ediyor. Asistan dişçi çok kibar birisi.
Kullanabileceğimiz toplu taşıma aracı vapur. Diğer tarafa geçmek istediğimizde, Jozef Israëlskade vapurunu kullanan adam bizi aldı. Tabii biz Yahudilerin böylesine bir hayat sürmek zorunda olmamızdan yana Hollandalıların bir kabahati yoktu.
Okula gitmek zorunda olmasaydım keşke. Paskalya tatilinde bisikletim çalındı. Babam da çalınmaması için annemin bisikletini Hristiyan tanıdıklarımıza verdi. Hele şükür yaz tatiline az kaldı. Bir hafta sonra bu çile sona erecek.
Dün sabah ilginç bir şey oldu. Bisikletlerin olduğu yerin önünden geçerken birinin bana seslendiğini duydum. Arkamı dönüp baktığımda, bu hoş çocuğun önceki akşam Wilma’nın evinde karşılaştığım çocuk olduğunu gördüm. Wilma’nın kuzeniymiş. Önceden Wilma’nın iyi bir kız olduğunu düşünürdüm ama şimdi erkeklerden başka hiçbir şeyden bahsetmiyor ve bu gitgide sıkıcı bir hâl alıyor. Çocuk utangaç bir şekilde bana doğru yaklaştı ve Hello Silberberg olarak kendini tanıttı. Birazcık şaşırmıştım ve ne istediğini bilmiyordum ama biraz sonra ne istediği belli oldu. Okula kadar bana eşlik etmek istiyordu. “Aynı yoldan gidiyorsak beraber gidebiliriz.” dedim. Sonra da beraber yola koyulduk. Hello, on altı yaşında ve eğlenceli hikâyeler anlatmakta üstüne yok.
Bu sabah yine beni bekledi ve sanırım daha çok beklemeye devam edecek.
1 Temmuz 1942, Çarşamba
Sevgili Kitty,
Dürüst olmak gerekirse bugüne kadar sana yazmaya pek vaktim olmadı. Perşembe, tüm gün arkadaşlarlaydım. Cuma günü misafir geldi. Yani bugüne kadar doluydum.
Hello ve ben geçtiğimiz hafta birbirimizi iyice tanıdık. Bana hayatıyla ilgili şeyler anlattı. Gelsenkirchen tarafından geliyormuş. Büyükannesi ve büyükbabasıyla yaşıyormuş. Ailesi hayatına Belçika’da devam ediyormuş ama Hello oraya gidemezmiş. Önceden Ursula adında bir kız arkadaşı varmış. Kızı biliyorum. Çok güzel ve bir o kadar da sıkıcı biri. Benimle buluşmaya başladığından beri, Ursula’nın yanında yorgunluktan bitkin düştüğünü fark etmiş. Yani bir nevi onu zinde tutuyorum. Asla ne konuda iyi olduğunu kestiremiyorsun işte.
Jacque cumartesi günü bizde kaldı. Pazar günü Hannelilere geçtiği için sıkıntıdan patladım.
Hello’nun bize gelmesi gerekiyordu. Saat altı gibi telefon çaldı. Telefonu açtığımda şöyle bir konuşma geçti aramızda: “Ben Helmuth Silberberg. Anne ile konuşabilir miyim?”
“Ah! Hello, ben Anne.”
“Merhaba Anne, nasılsın?”
“İyiyim, teşekkürler.”
“Şey, çok üzgünüm ama bugün size gelemeyeceğimi söylemek istedim. Seninle konuşmak istedim, on dakika içinde oraya gelsem kapıya çıkabilir misin?”
“Tabii, olur. Görüşürüz.”
“Tamamdır, geliyorum. Görüşürüz.”
Telefonu bıraktım ve hızlıca saçıma başıma çekidüzen vermeye başladım. Gergin bir şekilde camdan dışarı sarktım ve gelmesini bekledim. Sonunda geldi. İşe bak ki alelacele merdivenlerden inmek yerine kapıyı çalmasını bekledim. Sonra sakince kapıyı açtım ve hemen konuşmaya başladı.
“Bak Anne; büyükannem düzenli olarak görüşmemiz için senin çok küçük olduğunu düşünüyor. Bana Lowenbachlara gitmem gerektiğini söylüyor ama senin de bildiğin gibi artık Ursula ile sevgili değiliz.”
“Öyle mi? Bilmiyordum. Ne oldu ki? Kavga mı ettiniz?”
“Yok, öyle olmadı. Ona, birbirimize uygun olmadığımızı, sevgili olmamızın pek bir anlamı olmadığını ama kapımın ona açık olduğunu, onun da aynı şeyleri benim için düşündüğünü umduğumu söyledim. Aslında, Ursula’nın başka biriyle takıldığını düşünmemin de tüm bunlarda payı vardı. Olay düşündüğüm gibi değilmiş. Amcam, ondan özür dilemem gerektiğini söyledi ama bunu yapmak içimden gelmedi ve ben de ilişkiyi bitirdim. Tek neden bu değildi tabii.
“Büyükannem, Ursula ile birlikte olmamı istiyor ama ben istemiyorum ve olmayacağım da. Bazen yaşlı insanlar bağnazca düşünüyor. Bu, onların dediklerini yapacağım anlamına gelmiyor. Biliyorum ki benim onlara ihtiyacım olduğu kadar, onların da bana ihtiyacı var. Bundan sonra çarşamba akşamları bir işim yok çünkü ağaç oymacılığı kursuna artık gitmiyorum. Aslında bu, siyonist bir parti grubu. Büyükannem ve büyükbabam siyonist karşıtı oldukları için gitmemi istemiyorlar zaten. Ben de fanatik bir siyonist sayılmam. Sadece ilgimi çeken bir konu. Her neyse, son zamanlarda çok karışık şeyler döndüğü için oradan ayrılacağım. Yani, haftaya çarşamba oraya son gidişim olacak. Bu da çarşamba akşamı, cumartesi öğleden sonra ve akşam, pazar öğleden sonra, belki daha da uzun görüşebileceğimiz anlamına geliyor.”
“Ama büyükannen ve büyükbaban istemiyorsa onların arkasından iş çevirmen yanlış olmaz mı?”
“Aşkta ve savaşta her şey mübahtır.”
Bu arada, yürüye yürüye Blankevoort Kitabevinin önüne kadar geldik. Kitabevinin önünde iki çocuk ile birlikte Peter Schiff’i gördük. Uzun zamandan sonra bana selam verdi ve buna mutlu oldum.
Hello, pazartesi akşamı annem ve babamla tanışmak için bize geldi. Bir tane pasta, biraz da şeker almıştım. Yanında çay ve kurabiye de vardı. Hello da ben de öylece evde pineklemek istemedik ve yürüyüşe çıktık. Saat sekizi on geçeye kadar dışarıda dolandık. Eve geldiğimde babam çok sinirliydi çünkü zamanında eve gelmemiştim. Onlara, bundan böyle sekize on kala evde olacağıma söz vermek durumunda kaldım. Önümüzdeki cumartesi Helloların evine davetliyim.
Wilma’nın dediğine göre, Hello bir akşam onlara gitmiş. Wilma da ona “Ursula mı yoksa Anne mi daha çok hoşuna gidiyor?” diye sormuş.
Hello: “Bu seni alakadar etmez.” diye yanıtlamış.
Bunun üzerine, Hello gidene kadar hiç konuşmamışlar. Gitmeden önce de “Anne daha çok hoşuma gidiyor ama kimseye söyleme. Görüşürüz.” demiş ve vınnn! Oradan tüymüş.
Şu zamana kadar olan şeylerden anladığım kadarıyla, Hello’nun bana abayı yaktığını söyleyebilirim. Bu değişiklik bana iyi geldi. Eminim Margot, Hello’nun bana oldukça yakıştığını söylerdi. Ben de öyle düşünüyorum, belki de daha da fazlasıdır… Annem de onu övüp duruyor: “Ne hoş çocuk, hem de nazik.” Her yerde ondan bu kadar söz edilmesi hoşuma gidiyor. Tabii, kız arkadaşlarımın konuşması haricinde. Hello, kız arkadaşlarımı çocuksu buluyor ve bunda haklılık payı var. Jacque bana takılıp duruyor ama ben ona âşık değilim. Yani aşırı değil. Erkek arkadaşlarımın olması gayet normal. Kimse bunu takmaz zaten.
Annem sürekli büyüyünce kiminle evleneceğimi soruyor. Her iddiasına varım ki o kişinin Peter olduğu aklının ucundan dahi geçmiyordur çünkü hiç istifimi bozmadan Peter’ın bana göre olmadığına onu ikna ettim. Daha önce hiç kimseye duymadığım sevgiyi Peter’a karşı duyuyorum. Umarım başka kızlarla takılmasının sebebi, bana olan sevgisini gizlemeye çalışmasıdır. Belki de Hello ve benim birbirimize âşık olduğumuzu zannediyordur ki alakası yok. O benim için sadece bir arkadaş ya da annemin deyimiyle bir kavalye.