реклама
Бургер менюБургер меню

Альфред Адлер – Yaşamın Anlamı ve Amacı (страница 11)

18

Her bir bireydeki üstünlük kurma hedefi kişisel ve eşsizdir. Kişinin yaşama yüklediği anlama bağlıdır ve bu anlam kelimelerle anlatılmaz. Kişinin yaşam tarzında gelişir ve kendi yarattığı tuhaf bir melodi gibi yaşamı boyunca akıp gider. Yaşam tarzında hedefini nihai olarak formülünü çıkarabileceğimiz biçimde ifade etmez. Hedefini belli belirsiz ifade eder bu yüzden de bize sunduğu emarelerden tahmin etmek zorunda kalırız. Kişinin yaşam tarzını anlamak bir şairin eserini anlamak gibidir. Ancak bu anlam şairin kullandığı sözcüklerden öte bir şeydir. Bu anlamın büyük bir kısmı tahmin edilmelidir. Satırlar arasını okumak zorundayız. Aynı şey en bilgili ve en karmaşık canlı olan bireyin yaşam tarzı için de geçerlidir. Psikolog satır arasını okumayı öğrenmek zorundadır; yaşama yüklenen anlamları değerlendirme sanatını öğrenmelidir. Bunun aksi düşünülemez. Yaşamın anlamına bireyin yaşamının ilk dört ya da beş yılında ulaşılır ve buna matematiksel bir süreçle değil aksine el yordamıyla, tam olarak anlaşılamayan hislerle, ipuçlarına tutunarak ve beceriksizce yorumlarda bulunarak varılır. Üstünlük kurma hedefi de benzer biçimde el yordamıyla ve tahmin edilerek belirlenir. Yaşam boyu süren bir mücadele, devingen bir eğilimdir. Planlanmış ve coğrafi olarak konumlandırılmış bir nokta değildir. Hiç kimse tam anlamıyla tanımlayabilecek derecede kendi üstünlük hedefini bilemez. Belki mesleki hedeflerini bilebilir ancak bunlar da bireysel çabalarının küçük bir kısmından fazlasına karşılık gelemez. Hatta hedefin somutlaştığı durumda bile bu amaca ulaşmak için binlerce farklı çaba ortaya çıkabilir. Örneğin bir insan doktor olmak isteyebilir ancak doktor olmak pek çok şey anlamına gelebilir. Mesela iç hastalıkları uzmanı ya da patoloji uzmanı da olmak isteyebilir. Yaptıklarında kendine yönelik hususi ilgisini ve diğerlerine karşı olan ilgisini gösterir. Hemcinslerine yardımcı olmak için ne kadar çok kendini eğitebileceğini ve yardımseverliğini ne kadar sınırlandırdığını anlarız. Bunu belirgin bir aşağılık duygusuna telafi olarak amaç edinmiştir. Mesleğinde ve diğer şartlarda ortaya koyduğu dışavurumlardan telafi etmeye çalıştığı özel duyguyu tahmin edebilmeliyiz.

Örneğin çoğu kez doktorların çocuklukta çok erken dönemde ölüm gerçeğiyle tanıştığını ve ölümün onlar üstünde en büyük etkiyi bırakan güvensizlik hissinin bir parçası olduğunu görmekteyiz. Muhtemelen ailede bir kardeş ya da ebeveyn ölmüştür ve bu gibilerin eğitimleri daha sonra hem kendileri hem de diğerleri için ölüme karşı korunmanın bir yolunu bulmaya doğru yönelmiştir. Bir başkası ise öğretmen olmayı somut hedefi haline getirmiştir. Ancak öğretmenlerin ne kadar farklı olabileceğini çok iyi biliyoruz. Eğer bir öğretmen düşük düzeyde bir sosyal duyguya sahipse öğretmen olmadaki üstünlük kurma hedefi daha aşağı konumda olanlar arasında hüküm sürme olabilir. Ancak kendisinden daha zayıf ve daha az deneyimli olanların yanında kendini güvende hissedebilir. Aksine yüksek düzeyde bir sosyal duyguya sahip olan öğretmen öğrencilerine kendisiyle eşitlermiş gibi davranacaktır. Gerçekten de insanlığın refahına destek olmayı diler. Öğretmenlerin yeterlikleri ile ilgilerinin ne kadar çok farklılık gösterebileceğinden ve ayrıca hedefleri ne denli büyük olursa olsun bu dışavurumların hepsinin de ortaya çıkabileceğinden bahsetmemize bile gerek yok. Bir hedef somutlaştığında bireyin gizilgüçlerinin kısıtlanması ve hedefine uyacak biçimde sınırlandırılması gerekir. Ancak bütün hedef, prototip daima bu sınırları çekiştirecek ve her koşulda yaşama yüklenen anlam ile nihai üstünlük arayışına dair ideali ifade etmenin bir yolunu bulacaktır.

Bu sebeple her bireyde görünenin ötesine bakmalıyız. Birey tıpkı somut ifadesinin bir dışavurumu olan mesleğini değiştirebileceği gibi hedefini somutlaştırmada kullandığı yöntemi değiştirebilir. Yine de altında yatan bütünlüğe, kişiliğin değişmezliğine bakmalıyız. Bu değişmez birlik kişiliğin tüm dışavurumlarında sabittir. Yamuk bir üçgeni alıp farklı pozisyonlara yerleştirirsek her bir konum bize oldukça farklı bir üçgenmiş gibi görünecektir. Ancak yeterince dikkatlice bakarsak aslında üçgenin her zaman aynı olduğunu keşfedebiliriz. Aynı şey prototip için de geçerlidir. İçeriği herhangi bir dışavurumla asla değişmez, aksine tüm dışavurumlarında fark edilebilir. Asla birisine “Eğer bunu ya da şunu yaparsan üstünlük kurma çabanı tatmin edebilirsin,” diyemeyiz. Üstünlük arayışı değişkendir. Aslında bir birey ne kadar sağlıklı ve normal olmaya yaklaşırsa çabaları belirli bir yönde engellendiğinde kendisine o kadar çabuk yeni başlangıçlar bulabilir. Amacının somut dışavurumları hakkında “Ya buna ulaşmalıyım ya da hiçbir şeye ulaşamam,” diye düşünenler sadece nevrotik olanlardır.

Belirli bir üstünlük arayışını zahmetsizce formüle etmeye çalışmamamız gerekir. Tersine bütün hedeflerde tek bir ortak etmeni yani tanrı gibi olma çabasını bulabiliriz. Bazen kendilerini bu şekilde açıkça ifade eden ve “Tanrı olmayı isterdim,” diye konuşan çocuklarla karşılaşabiliriz. Çoğu düşünür de aynı düşünceye sahip olmuştur ve Tanrı gibi olmak için çocukları eğitip yetiştirmek isteyen öğretmenler de vardır. Eski dini disiplinlerde aynı hedef gözle görünür. Müritlerin kendilerini Tanrı gibi olacak biçimde eğitmeleri gerekirdi. Bu tanrısallık ülküsü kendini çok daha mütevazı biçimde “süper insan” düşüncesinde belli eder ve akli dengesini yitirdiğinde Nietzche’nin Strindberg’e yazdığı mektubu “Çarmıha gerilmiş” – bundan daha ötesi söylenemezdi herhalde – olarak imzalamasından açıkça anlaşılmaktadır. Aklını yitirmiş insanlar çoğunlukla üstünlük kurma hedeflerini açık bir biçimde ifade ederler: “Ben Napolyon’um,” ya da “Ben Çin imparatoruyum,” diye iddialarda bulunurlar. Tüm dünyada ilginin merkezi olmayı, her yerden görünmeyi, tüm dünyayla bağlantılı olmayı ve tüm sohbetleri işitmeyi, geleceği öngörmeyi, doğaüstü güçlere sahip olmayı dilerler. Muhtemelen daha makul bir biçimde aynı tanrısallık aynı her şeyi bilme, evrensel bilgiye sahip olma arzusunda ya da yaşamımızı ölümsüz kılma isteğinde ortaya çıkmaktadır. İster fani yaşamımızı ölümsüz kılma arzusu olsun, isterse pek çok yeniden canlanmayla yeryüzüne geri geldiğimizi hayal edelim ya da bir başka dünyada ölümsüzlüğe ulaşacağımızı öngörelim, tüm bu olasılıklar Tanrı gibi olma arzusuna dayanmaktadır. Dinsel öğretilerde ölümsüz varlık olan, tüm zamanlarda hayatta kalıp sonsuza kadar yaşayan Tanrı’dır. Burada bu düşüncelerin doğru ya da yanlış olduğunu tartışmıyorum. Bunlar yaşamın yorumlamaları, yani yaşama yüklenen anlamlardır. Ve bir dereceye kadar bu anlama, Tanrı ve tanrısallığa istemeden de olsak katılırız. Hatta ateist insan bile Tanrı’yı yenmeyi, ondan daha yüce olmayı ister. Bunun alışılmadık derecede güçlü bir üstünlük kurma hedefi olduğunu anlarız.

Üstünlük hedefi bir kez somutlaştırıldığında yaşam tarzında hiçbir hata yapılmadığını görürüz. Bireyin alışkanlıkları ve belirtileri somut hedefini elde etmesi için tam olarak haklı görülür ve tüm eleştirilerin ötesindedir. Her sorunlu çocuk, her nevrotik, her ayyaş, suçlu ya da cinsel sapık üstün konumda olmak için gereken ne varsa başarmak için doğru hareketleri yapmaktadır. Sırf belirtilerin kendisine saldırmak imkânsızdır; bunlar tam olarak böyle bir hedefe ulaşması için göstermesi gereken belirtilerdir. Bir okulda bir sınıfın en tembel öğrencisine, “Neden derslerinde bu kadar kötüsün?” diye sorulmuş. Öğrenci, “Eğer buradaki en tembel öğrenci olursam her zaman benimle ilgileneceksiniz. Sınıfta sorun çıkarmayan ve derslerini doğru dürüst yapan başarılı öğrencilerle hiç ilgilenmiyorsunuz.” Öğrencinin amacı öğretmeninin dikkatini çekmek ve ona hükmetmek olduğu için bunu yapmanın en iyi yolunu bulmuş. Tembelliğinden kurtulmaya çalışmak onun işine yaramazdı. Hedefine ulaşmak için buna ihtiyacı vardı. Bu konuda tam anlamıyla haklıydı ve davranışını değiştirmiş olsaydı ahmaklık etmiş olurdu. Bir başka çocuk ise evde çok itaatkârdı ancak aptal gibi görünüyordu. Okulda çok geriydi ve evde de aslında pek o kadar cin gibi değildi. Kendisinden iki yaş büyük bir erkek kardeşi vardı ve kardeşi yaşam tarzında kendisinden çok farklıydı. Zeki ve aktifti ancak arsızlığı yüzünden her zaman başı belaya giriyordu. Küçük kardeşin bir gün ağabeyine “Senin kadar arsız olmaktansa benim kadar aptal olmayı tercih ederdim,” dediği duyulmuş. Hedefinin beladan kaçmak olduğunu düşünürsek aptallığı aslında oldukça akıllıcaydı. Aptallığı yüzünden kendisinden daha az şey talep edildiği için şayet hata yapmış olsaydı bundan dolayı suçlanamazdı. Hedefi yerine gelseydi aptal değil budala olurdu.

Günümüze değin genel yaklaşım belirtilere saldırmak olmuştur. Bu tip bir yaklaşıma bireysel psikoloji hem ilaç hem de eğitim bağlamında tam anlamıyla karşıdır. Bir çocuk aritmetikte geri kaldığında ya da kötü notlar aldığında tüm ilgimizi bu noktalara yönlendirip çocuğu bu özel dışavurumlar konusunda iyileştirmeye çalışmak boşunadır. Belki öğretmenine zahmet vermek istiyordur ya da hatta okuldan atılarak büsbütün okuldan kaçmayı arzuluyordur. Şayet bir noktada kendisini frenlersek hedefine ulaşmak için yeni bir yol bulacaktır. Aynı şey yetişkin nevrotik birey için de geçerlidir. Örneğin migren ağrısı çektiğini varsayalım. Bu baş ağrıları kendisi için çok yararlı olabilir ve tam da en çok ihtiyaç duyduğu anda gerçekleşebilir. Baş ağrıları sayesinde toplumun sorunlarını çözmekten kaçabilir. Bu baş ağrıları ne zaman yeni insanlarla tanışma ya da yeni bir karar alma gereksinimiyle karşılaşsa ortaya çıkabilir. Aynı zamanda ofis çalışanları ya da eşi ile ailesi üzerinde baskı kurmada kendisine yardım edebilir. Neden böylesine doğruluğu kanıtlanmış bir araçtan vazgeçmesini bekleyelim ki? Kendisine verdiği acı, elbette halihazırda kendi bakış açısından, bilgece bir yatırımdan başka bir şey değildir. Bu yatırım dilediği her türden kazanımı geri ödeyecektir. Şüphesiz tıpkı bir zamanlar savaş döneminin nevrotik bireylerinin bazen şok tedavisi ya da sahte operasyonlarla bu belirtilerinden korkutulmaları gibi biz de bu belirtilere kendisini şok eden bir açıklama getirerek korkmasını sağlayabiliriz. Belki, ilaç tedavisi onu bu noktada rahatlatıp seçtiği belli bir belirtiyle devam etmeyi onun için zorlaştırabilir. Ancak hedefi aynı kaldığı sürece bir belirtiyi bırakırsa bir başkasını seçmek zorunda kalır. Baş ağrıları “iyileştiğinde” uykusuzluğu ya da başka bir yeni belirtiyi adet edinecektir. Hedefi aynı kaldığı müddetçe bunun peşinden gitmeye devam etmek zorundadır. Şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde belirtilerini bırakıp bir an bile tereddüt etmeden yenilerine tutunabilen nevrotikler bulunmaktadır. Nevroz konusunda ustalaşırlar ve sürekli olarak repertuarlarını genişletirler. Psikoterapi hakkında bir kitap okumak bu tiplere henüz deneme imkânı bulamadıkları başka sinir bozuklukları önerecektir. Her zaman asıl aramamız gereken şey belirtinin benimsediği amaç ile bu amacın genel anlamda üstünlük hedefiyle uyumluluğu olmalıdır.