Афаг Масуд – Kalabalık (страница 8)
“Baba! Peki, ben ne olacağım, baba?”
Babasındansa yanıt yoktu.
Rüzgar dalları korkunç bir biçimde sallıyordu.
.Rüzgar bu kez baya hızlı esti, onu götürüp aşağıya fırlattı ve o ağacın bir yerindeyken gözlerini kapattı. Kalbi duracakmış gibi oldu. Onun çığlığını annesi duydu ilk önce, ağacın altına gelip bir yaygara kopardı hemen:
“Böyle dert mi olur ya?”, diye ağladı, bu zavallı çocuğun suçu neydi ki?
Sonra iç geçirerek onu tatlı dille ağaçtan indirmeye çalıştı: “Kızım! Benim akılllı kızım, in aşağıya. Akıllı ol, in aşağıya” Kocası da geldi. Kocası üç tekerlekli çocuk biskletiyle geldi. Gelip annesiyle beraber durdu. Ve yukarıya bakarak:
“Ne yaptığını zannediyorsun sen? Çıldırdın mı?”, diye sordu.
“Ne diye çıldıracak mışım ki?”
“İn aşağıya”, diye kocası bağırdı.
Ne kadar çalışsa da, dallar onun inmesine izin vermediler. Dönüp baktığında elbisesinin dallara takılan bölümünün yeşillendiğini gördü. Daldan asılıp kafasını aşağı indirdi. Bu bir nevi teslimiyet işaretiydi.
Kocası pantolonunun paçalarını sıvayarak onu daldan koparmak için ağaca tırmanmak isteği bir sonuç vermedi. Onun bu tırmanma isteği sadece gövdenin kuru kabuğunu ovdu. Hal böyle olunca kocası:
“Adam ol yahu, in aşağı” dedi ona.
Sonra bir yerlerden büyük, paslı bir testere buldu ve ağacı testereyle kesmeğe başladı.
Testerenin eğri dişleri ağacın gövdesine işledikçe kolları acıdı, ayaklarının dermanı kesildi. Daldan koparak yere yeşil elmaların arasına düştü. Toprak boyunca yuvarlanarak iki üç elmaya çarparak durdu.
Kocası testereyi atarak yakına geldi, annesiyle beraber aşağı eğilerek gözlerini kısıp onu bir süre aradılar.
Kocası ilk önce onu, sonraysa elmaları inceledikten sonra:
“Nereden bileceğiz onun hangisi olduğunu?”, diye sordu.
Annesi omuzlarını kaldırdı, gözlerini kısarak onu başka elmaların arasında aramaya başladı.
Kocası en yakınındaydı, sık sık gözlerini kısarak:
“Yeter, akıllı ol.”, dedi.
Annesiyse dizlerinin üzerine çökerek elmaları tek tek sıvazlıyordu:
“Doğru söylüyor, yavrum, akıllı ol.”
Soluğunu içine çekip kendini belli etmedi.
Kocası kalkıp öfkeyle:
“Bu ne biçim iş ya?”, dedi ve iri adımlarla yürüyerek bisikletine binerek korna çalarak gitti.
Annesi iki adım ondan kenarda oturdu, zavallı bir görüntü alarak:
“Kızım, hiç olmazsa bana acı”, dedi.
Annesi daha bir süre oturup elmalardan konuştu, ağladı, sonra kalkıp yorğun adımlarla gitti.
Uzun süre böyle bir süre elmanın arasında rüzgarın salladığı bir çift yaprağı kollayarak bekledi.
Sonra kreş çocukları geldiler. Gelip elmaları ceplerine, kucaklarına topladılar, her birisini bir iki kez ısırdıktan sonra bir birilerine attılar.
Onu yerden ufak boylu, yuvarlak kafalı çocuk kaldırdı, bir süre yumuşak, sıcak avuçlarında sağa sola döndürerek izledi, koklayıp yanaklarına sürdü, yüzünü sıvazladı. Sonra avucunun içinde sıvazlayarak kreşe götürdü.
Öğlen yemeğinden sonra da onu ısırmadı, öylece avucunun içinde bekleterek baktı, kokladı, yanağına sürdü.
Öğleğin tüm çocuklar kiyafetlerini soyunarak yataklarına yattılar, yorganlarının altında elmalarını ısırarak yediler.
Yuvarlak kafalı çocuksa yatağına yattı, onu da yastığının yanı başına koydu, yine onu ısırmadı, parmağını onun alnında, burnunda dolaştırıp sevgi dolu gözleriyle direk onun gözlerine baktı ve sessizce uyudu.
O da sessizlikten uyudu.
Rüyasında yine ağaçtaydı. Yine daldan asılı kalmıştı. Yine ağacı testereyle kesmek için çaba harcıyorlardı, yine ağacı sallı yorlardı.
Gözünü açtığında Zerkalem hocanın onu omzundan silktiğini gördü:
“Öldün mü?”
Kalkıp yatağın içinde oturdu. Çocuklar uyanalı çok olmuştu, çevresinde toplanarak ona gülüyorlardı:
“Ölü! Ölü!”, diye bağırıyorlardı.
Yuvarlak kafalı çocuk da onların arasındaydı, parmağı ağzında, şaşkın bakışlarla onu izliyordu.
Kareli şal elbisesini giydi üzerine, kollarını içine geçirerek:
“Ölü sizsiniz!” diye yanıt verdi onlara ve sonra yatağın altına sakladığı çoraplarını giydi.
Zerkalem hoca kapının ağzında duruyordu, çocuklara bakarak:
“Her kes sıraya!”, diye bağırdı, sonra ellerini sırtına vurarak ileri geri haraketler yaparak:
“Spor yapacağız şimdi”, dedi ve zıplamaya başladı: “Bir iki, bir iki!”
Hoca zıpladıkça büyük karnı da onunla beraber zıplıyordu, göğüsleri ağır toplar gibi birbirine çarparak sallanıyordu, zeminin eski tahtaları hocanın şişman ayakları altında acayip sesler çıkarıyordu. Zemin sanki hemen şimdi ortadan ikiye ayrılacaktı.
Çocuklar da ellerini sırtlarına vurarak Zerkalem hoca gibi yerlerinde zıplamaya başladılar. Sonra Zerkalem hoca daha yükseğe zıplamaya başladı. Saçları zıplamaktan bir karış yu karıya kalktı, gözleri büyüdü ve Zerkalem hoca kafası az daha tavana değecek biçimde zıplayarak:
“Yukarı, az daha yukarı!”, diye deli gibi gülmeye başladı.
Çocuklar da Zerkalem hocaya bakarak daha yüksek zıplamaya ve onun gibi çılğınca gülmeye koyuldular.
Yalnız o yuvarlak kafalı çocuk yükseğe zıplayamıyordu, ellerini sırtına vurarak serçeler gibi yerinde tekliyordu.
Zerkalem hoca ansızın o yuvarlak kafalı çocuğu farketti, kaşları çatıldı, çehresi eğile eğile ayağa kalktı ve çocuğun üze rine yürüdü:
“Bu ne biçim zıplamak böyle?”
Yuvarlak kafalı çocuk bir gözü Zerkalem hocada, yüzü bembeyaz tüm vücudunu toplayarak kendini yukarıya fırlattı, fakat olmadı, demin zıpladığından daha yükseğe zıplayamadı.
Hal böyle olunca Zerkalem hoca dişlerini gıcırdatarak yuvarlak kafalı çocuğun kulağından tuttu, onun kulağını anahtar çeviriyormuşcasına üç dört kez çevirdi.
Çocuk kedi yarvusu gibi miyavlayarak sustu, dizlerinin üze rinde emekleyerek yatakların arasında sürünüp duvarın dibine kadar geldi, orada oturup kulağını sıvazlayarak ağladı.
…O, atılıp Zerkalem hocanın omzuna bindi, dişlerini kulağına geçirip gücü geldiğince sıktı.
Zerkalem hoca ne kadar bağırsa da, onu kulağından ayırmak istese de, bunu yapamadı, hoca kulağı onun dişlerinin arasında bir süre böyle koridor boyunca koştu.
…Onu Zerkalem hocanın kulağından kelpetenle ayırdılar, sonra usul usul hocanın kulağını onun ağzından çekip çıkardılar.
Sonra bilmediği birisi tebessümlü çehresiyle ona yaklaştı, kolundan tuttu, saçlarını okşayarak kreşin içiyle de götürdü, eline şeker verdi, kreşin dış kapısını açıp onu dışarı çıkardı.
Elinde şeker dışarı çıkıp durdu.
O, dışarı çıktıktan sonra arkadan kapıyı aceleyle kitlediler. Üç dört kez anahtarı çevirdikten sonra bir de kapının arkasına büyük boy demir parçası da geçirdiler.
Hocalar, çocuklarla beraber kreşin küçük, dörtköşeli camlarından korkmuş çehreleriyle onu seyrediyorlardı. Yuvarlak kafalı çocuk da onların arasındaydı, onu seyrederek sessiz sessiz ağlıyordu.
İlk önce kapıyı yumruğuyla çaldı, sonraysa tekmelemeye başladı. Sonra zıplayıp pencerenin korkuluğuna tırmandı. Yüzünü cama yaslayarak içeriye baktı, camın öbür tarafındakiler korkarak gerisin geri koşmaya başladılar.
Her kes ondan korkunca o da yere inerek kreşin sonsuz avlusunda öfkeyle, yapayalnız adımladı.