Афаг Масуд – Kalabalık (страница 2)
Ev çocukla doluydu. Çocuklar odalarda, koridorda durmadan koşturuyorlardı. Beş altısı koridorda biskilet sürüyor, azıcık büyükleriyse perdelere, avizelere tutunarak odanın için de dolaşıyorlardı. Geriye kalanlarıysa odanın zemininde emekliyorlardı. Bir ikisi annesinin kucağındaydı, açgözlükle annesinin göğüslerini emiyorlardı.
Annesinin saçları uzamış, omuzlarına dağılmıştı. Kucağındaki çocuklar bir taraftan göğüsünüi emerken bir taraftan da annesinin saçlarını örüyorlardı.
Çocuğu kucağından indirdikten sonra tüyleri diken diken annesine baktı:
“Bu ne böyle?”, diye sordu.
Annesi çocukarı perdelerden kopararak:
“Bunu asıl sana sormalı”, dedi. Sonraysa çocuklar göğüslerinden asılı halde, elleri sırtında onunla karşı karşıya durdu.
“Şimdi diyeceksin ki, haberin yoktu. Öyle mi? “, dedi.
Vücudu garip bir sızıyla doldu.
Çocuklardan ikisi ayağına kadar ulaşıp topuğuyla yukarıya tırmanıyor, aşağıdan yukarıya onun yüzüne bakarak miyavlıyorlardı.
Annesi evin kıyısından köşesinden, dolapların altından, sandalyelerin altından çocuk topluyordu. Topladıkça hüzünlü sesiyle:
“Bin kez söyledim, iki çocuk yeter sana. Söyledim değil mi?”
“Söyledin.”
Annesi söylenerek çocukları büyük, tozlu keselere topluyordu:
“Peki, o zaman neden dinlemedin?”
.Sonuncu çocuğu yastığın altından çıkarıp tıkabasa çocuklarla dolu kesenin içine bastı, kesenin ağzını kapattı, çıldırmış gözlerle ona bakarak:
“Haydi, acele et”, dedi.
Mutfakta eli, ayağı eserek kibrit aradı, adeta sürünerek getirip kibriti annesine verdi. Annesi kibriti aldıktan sonra:
“Peki, benzin nerede?”, diye sordu.
Benzin annesinin yatak odasında, elbise dolabının için dey-di.
Benzini annesine verdikten sonra duvara yaslanarak gözlerini kapattı. Sonra parmaklarının arasından annesinin çocuk larını nasıl yaktığını izledi. Annesi benzin dolu şişeyi açarak şişedeki benzini içinde çocukların bulunduğu kesenin üzerine boşaltıyor, daha sonraysa geri çekilerek yanan kibrit çöpünü ke seye atıyor.
Kese ateş aldıkça acayip sesler çıkarıyor, çığlık çığlık bağırıyor, büyük adamlar gibi oturup kalkıyor, ateş vücuduna geçtikçe odanın içinde koşmaya, kendini duvarlara vurmaya başlı yor. Sonra ansızın kese simsiyah oldu, çığlık atarak yere yığıldı. Simsiyah duman ortalığı kapladı.
Dumandan boğularak evin içinde dolaşarak:
“Anne!”, diye bağırdıysa da kimse ona yanıt bile vermedi.
Sonra dumanın içinde uzun süre yürüdü. Evin duvarları, koridoru simsiyah dumanın içinde eriyip kaybolmuştu. O yüzden karanlığın içiyle bir süre daha yürüdü.
Bir süre daha yürüdükten sonra birisiyle çarpıştı, çarpıştığı onun kimliğini ekşimsi ter kokusundan, bir de ucuz parfüm kokusundan anladı.
Okulun müdürü Süreyya hocaydı. Kırışıklarla dolu çehresi dumanın içinde kalın, ağır bayrak gibi dalgalanıyordu.
Süreyya hoca ona çarparak durdu, sağ gözünün üzerine inen kırışı yukarıya kaldırarak bir gözüyle onu izledi, erkek sesini andıran kalın bir sesle:
“Ellerini göster bakalım.”, dedi.
Elleri yanmış kesenin dumandan simsiyah olmuştu, ellerini ileriye uzattı. Süreyya hocaya gösterdikten sonra kafasını salladı.
Süreyya hoca öteki gözünü de kırıştan kurtararak onun ellerine dikkatlice baktı, sonra kafasını kaldırarak hala bayrak misali dalgalanan çehresiyle dikkatlice onun yüzüne baktı, kaba bir sesiyle:
“Yarın okula velin gelsin”, söyledi, gözlerinin kırışını tekrar eski haline döndürerek dumanın içinde zorla yürüyerek gitti…
Sonra yine arkadan bir yerlerden Süreyya hocanın kaba sesi duyuldu. Süreyya hoca yine birileriyle çarpıştıktan sonra:
“Ellerini göster bakalım.”, dedi. Ve ekledi: “Yarın velin gelsin okula.”
Süreyya hoca fazla uzağa gitmedi. Arkasına bile bakmadan hissetti ki, Süreyya hoca bir kadar yürüdükten sonra arkada yine birilerini gördü, ama onlara hiçbir şey söylemedi, bir an yerinde durduktan sonra geri döndü, siyah dumanı yararak eğri vücuduyla gerisin geri koşmaya başladı. Geriye göz atmasa bile, Süreyya hocanın yalnız olmadığını farketti.
Az sonra bir de baktı ki, dumanın içiyle, omuzlarına dokunarak çevresinde adımlayan uğultulu siyah giysili adamların arasıyla yürüyor.
Peşinden gelenler yine elbisesine basıyor ve o da düşecekmiş gibi oluyordu, sendeliyordu. Bir ara sanki birileri onun uzun elbisesinin eteğine bindi, keyifle, kısık sesle güldü de.
Arkasına baksa da, tanıyamadı. Yuvarlak yüzlü, zayıf bir kadındı, eteğinin üzerinde oturmuştu, kafasını, kulaklarını estire rek acayip sesler çıkararak gülüyordu.
Kadının yüzü çok tanıdıktı. Fakat nerede gördüğünü hatırla yamadı, bir resimde mi görmüştü o kadını, yoksa kadın onların evine misafirliğe mi gelmişti?! Yine babasını getiriyorlardı. Ve yine babası tabutta gözü kapalı yatarak anlaşılmaz bir tarzda küçük baykuş gibi uluyordu. Babasının ulumasına siyah dumanın bir yerlerinden baykuşlar eşlik ediyorlardı. Tüyleri diken diken oldu, üşüyerek elbisesinin dekolte kısmının önünü kapatmaya çalıştı, fakat olmadı, kapatamadı. Sonra sanki baykuş sesleri çevreden duyulmaya başladı. Sanki kalabalığın içinden birileri ilk önce baykuş gibi uludular, daha sonraysa kısık sesle güldüler.
Etrafını kolaçan ederek, kalabalıktan kurtulmanın yollarını aradı. Fakat bu arada kimse sırtına tahtayla vurarak olanca sesiyle: “Yürü bakalım” , dedi.
Arkasına bakmasa da, sesinden tanıdı. Sugra hocaydı. Her halde şimdi şaşı gözleri öfkeden iyice büyümüştü, tükürüğü her zaman olduğu gibi yine dudaklarının kenarında kurumuştu, elinde kırık ucuyla haritaların eski deliklerini yırtıp büyüten büyüteci vardı.
Sonra birileri hemen yanı başında uludu, baykuş kafasını ona doğru dönerek yuvarlak gözlerini büyüttü, tüylü gerdanını estirerek korkunç bir ses çıkardı.
içini acayip bir sıkıntı kapladı, elleriyle yüzünü kapatarak ağladı.
“Ağla, yavrum, ağla. Ağlayacak zamanın geldi artık senin de.”
Yine de o madeni dişli anneannesiydi. Ön safta eğri bacaklarını arkasınca sürüyerek, kamburunun arkasından bakarak, ara sıra keyiften solumadan fışırdıyordu habire:
“Daha çok ağlayacaksınız. Hepiniz ağlayacaksınız. Ağlayarak öleceksiniz!. Ölerek ağlayacaksınız!.”
Anneannesinin yine boz serçesi omzundaydı, yine küçük gözleriyle onu izliyordu. Pembe solucan da kendi yerindeydi, kıvrılarak küçücük kafasıyla kuyruğunu anneannesinin boynunda düğümlemişti.
Deminden beri Sugra hocaların safında sinek kovalayarak ilerleyen adam elinde bulunan sinekleri öldürmek için kullanılan araçla onu nasıl vurduysa anneannesi asfalta yapıştı. Anneannesinden geriye kalan sadece nokta kadar bir leke oldu.
Birileri kolundan tutup onu çekiştirdi o, eteği peşinden gelenlerin ayakları altında kalarak yırtıldı. Fatma’ydı. Beyaz okul önlüğü de, bir ucu kafasından omzuna sarkan beyaz bantı da mürekkep lekeleriyle kaplıydı.
Gözlerini kısarak kafasıyla bir şeylere işaret ediyordu.
…Fatma’yla beraber koşarak siyah kalabalıktan uzaklaştıkça, arka taraflarında Sugra hocanın ince tahtasının sesini duyuyorlardı. Sugra hocanın sopası arkalarında vınladıkça, vücutları sızıyla dolu bir halde kendilerini okulun arka bahçesine attılar. Spor salonun önündeki köşede bulunan büyük demir fıçının içinde saklandılar ve fıçının kapağını kapattılar. Fıçının içinde demirler vardı ve zemini narın kumla kaplıydı. Fatma karanlık fıçının içinde kendini rahatladıktan sonra:
“Artık merak etme, kimse bizi bulamaz.”, dedi.İkinci zilden sonra çıkarız buradan.
Fıçıda zaman adeta aktı, ikinci hayli zaman çalındı ve çocuklar avluya çıktılar. Fıçının kapağını at ayaklarıyla vurarak bir bu tarafa, bir öbür tarafa koşturdular. Sonra sessizlik. Birisi fıçının kapağını kapı gibi çalmaya başladı.
Soluk almayı bırakarak fıçıda bulunan küçük delikten dışa rıya baktı. Sugra hocanın yeşilimsi kulaklarıydı gözüken. Fıçı da bulunan küçük delik boyunca bir şeyler arayan büyük el gibi yukarıya, aşağıya dolaşıyordu. Sonra fıçının kapağı aralandı ve içeriye Sugra hocanın çekiç gibi sivri burnu girdi. Bir süre fıçının içini kokladı. Sonra fıçının küçük deliğinden içeriye Sugra hocanın çatala benzer eğri parmakları girdi. Parmaklar bir süre kör akrep gibi fıçının içini dört dolandı, galiba onları arıyordu.
Sugra hocanın akrebi bir süre parmaklarının üzerinde dola şarak sonunda Fatmanın bacağını yakaladı.
Fatma bacağı Sugra hocanın elinde sonuncu kez hüzünlü bir çehreyle karanlığın içinden ona son kez baktı, küçük, yuvarlak gözleri bulut bulut doldu.
Sugra hoca bir süre Fatma’yı fıçının içinde tersine bekletti, sonra yukarıya doğru çekerek, üzerindeki elbiselerini yırtarak dışarıya çıkardı.
Sonra bir süre tüm vücudu titriyerek Fatma’nın fıçının dışından duyulan sesini dinledi. Fatma ilk önce kedi gibi miyavladı, tavuk gibi gıdakladı, sonraysa soluğu kesilirmişcesine uzun uzun kişnedi.
Dizleri eserek fıçının deliğinden baktı ki, Sugra hoca Fatmanın sırtında ucu kırık sopasını havada sallayarak, Fatmanın arkasına vurarak bağıra bağıra okula doğru koşturuyor.
…Fatma kişneyerek uzaklaştıkça fıçının içini karanlık kaplı yordu. Belki de her tarafı böyle karanlık bastırıyordu, kim bilir?! Ne olduğunu anlamıyordu, fakat anladığı bir şey varsa o da fıçının hızla ısınmasıydı.
İçi daraldı. Fıçının kapağını kaldırmaya çalışsa da başaramadı. Sanki birileri fıçının kapağının üzerinde oturmuştu.